Karanlığın içinden kürk yakalı siyah kaşe kabanı ve fönlü saçlarıyla Merve Abla belirdi. Elinde eczane poşetiyle acele adımlarla yürürken Alparslan’ı gördüğü an adımlarını yavaşlattı.
"Durun bir saniye..." diye fısıldadım, kalbim az öncekinden bambaşka bir sancıyla sıkışırken. "Merve Abla geliyor."
Selin alttan homurdandı. "Ablam mı? Nereden çıktı bu kız bu saatte ya? Nöbetçi eczaneye gidecekti, yolu uzatmış belli ki."
Alparslan kapıyı kapatmadan duraksadı, başını çevirip Merve Abla’ya baktı. Merve Abla arabanın yanına kadar sokuldu, aralarındaki mesafe bir adıma indiğinde yüzüne o hafif, yalnızca Alparslan’a sakladığına emin olduğum incecik tebessümü yerleştirdi.
"Alparslan? Bu saate kalmazdın pek," dedi Merve Abla. Sesi yumuşak, sokağın ayazına inat fazla sıcaktı.
"İş uzadı," dedi Alparslan düz bir sesle ama bakışları Merve Abla’nın üzerindeydi. "Sen bu saatte nereden böyle?"
"Vitamin ilaçlarımı aldım nöbetçi eczaneden." dedi Merve Abla poşeti hafifçe kaldırarak. Sonra bakışları Alparslan’ın göğsüne, montunun tam mektubu sakladığı iç cebinin hizasına kaydı. "Sen iyi misin? Bir gariplik var üstünde... Dünden beri bir dalgınsın sanki."
Bunu söylerken Merve Abla’nın eli gayriihtiyari bir hareketle havalandı, sanki Alparslan’ın montunun yakasındaki hayali bir tozu silkeler gibi yaklaştı ama tam temas etmeden geri çekti. Bu küçücük, cüretkâr tereddüt bile kanımı beynime sıçratmaya yetti.
Alparslan hafifçe geriye çekilip başını yana eğdi. "Yok bir şey. Yorgunluk."
"Kendini çok hırpalıyorsun," dedi Merve Abla, gözlerini Alparslan’ın gözlerine dikip sesini biraz daha alçaltarak. "Komşular sabah sizin evi konuşuyordu... Haluk Amca bir şeyler demiş galiba. Fazla yalnızsın buralarda Alparslan. Bir omuz arıyor insan bazen, bilirim."
Dükkânın tülünün arkasında nefesim kesildi. Merve Abla’nın o mesafeli, kimseye eyvallahı olmayan kadın kimliği gitmiş; yerine Alparslan’ın kapalı kapılarını yoklayan, onun yalnızlığına sızmaya çalışan bir kadın gelmişti.
Tam o sırada yanımdaki Feride’nin nefesi sertleşti. Şalının ucunu sıkan parmakları kaskatı kesildi. Başını hafifçe kaldırıp dışarıya öyle bir baktı ki, gözlerindeki o tereddüt ve şüphe bir anda somutlaştı. Kaşlarını çatarak önce Merve Abla’ya, sonra bana baktı. Göz göze geldiğimiz o saniyede Feride’nin dudakları aralandı ama Selin hemen altımızda olduğu için tek kelime edemedi. Sadece kolumu öyle bir sıktı ki, 'Ben de gördüm' der gibiydi.
Selin ise hiçbir şeyin farkında olmadan kıkırdadı. "Ayy benim bu ablam da herkese akıl hocası mübarek! Adamı yakaladı ya, ayaküstü hayat dersi veriyor kesin. Bilmiyor ki adam az önce Fuzûlî’nin aşk mektubuyla vuruldu!"
"Öyle Selin... Akıl veriyordur," diye mırıldandım güçlükle. Sesimdeki titremeyi gizleyemedim.
Dışarıda Alparslan başını kısa bir hareketle salladı. "Kısmet o işler Merve. Hadi geç oldu, sokakta kalma sen de."
"İyi geceler o zaman," dedi Merve Abla. Birkaç saniye daha Alparslan’ın yüzüne baktı; o bakışta vazgeçmemiş bir kadının sabrı ve ısrarı vardı. Ardından topuklarını vura vura sokağın diğer ucuna doğru yürüdü.
Alparslan onun arkasından sadece bir an baktı, sonra başını çevirip son bir kez bizim karanlık dükkânın camına dikti gözlerini. Sanki az önceki konuşmanın ağırlığını değil de montunun içindeki o kâğıdın sızısını taşıyormuş gibi derin bir nefes alıp arabaya bindi. Motor gürültüyle çalıştı, farlar sokağı yarıp geçti ve araba uzaklaştı.
Dükkânın tabanına çöktüğümüzde Selin heyecanla doğrulup montunu silkelerken, Feride karanlıkta bana doğru eğildi. Yüzündeki o şüpheci ve endişeli ifadeyi Selin’e çaktırmadan sadece bana fısıldadı:
"Dila... Merve Abla’nın o bakışı... Hiç hayra alamet değildi kızım."
Feride’nin fısıltısı karanlık dükkânın tavanında asılı kalırken, Selin arkasını dönüp üzerindeki tozu çırptı.
"E hadi kalkın, operasyon başarıyla tamamlandı!" dedi Selin hiçbir şey sezmeden, yüzünde koca bir zafer sırıtışıyla. "Ablam da eve geçtiğine göre ben de geçeyim artık."
Feride’yle göz göze geldik. İkimiz de dudaklarımızı birbirine bastırıp sustuk. Dükkânın kilidini usulca açtık, sokağın ayazında birbirimize sarılıp ayrıldık. O gece yatağa girdiğimde ne mektubun Alparslan’ın göğsündeki ağırlığını tam olarak düşünebildim ne de sileceğin çıkardığı o sesi. Aklımda sadece Merve Abla’nın o cüretkâr eli ve Alparslan’ın yalnızlığına dokunmaya çalışan o tavırları vardı.
Sabah güneşli ama bıçak gibi keskin bir ayazla uyandı mahalle.
Dükkânımı erkenden açtım. Karşıda Alparslan yine tulumunu çekmiş, her zamanki heybetiyle tezgâhın başında duruyordu ama hareketleri gergindi; gözleri sık sık montunun durduğu ofis kapısına kayıyordu. Öğlene doğru Feride ders arasını fırsat bilip elinde poğaçalarla dükkânıma damlamıştı.
Kapı çıngırağının sesiyle içeri giren Feride, elindeki yağlı kâğıda sarılı poğaçaları tezgâhın kenarına bıraktı. Şalını her zamanki gibi çenesinin altından sıkılaştırırken ela gözleri bir radar gibi dükkânın içini taradı, ardından hemen arkasındaki kapıyı ardına kadar kapatıp sürgüyü çekti.
"Selin yok değil mi?" diye fısıldadı Feride, sesini neredeyse nefes seviyesine indirerek.
"Yok," dedim elimdeki mezurayı boynuma asıp sandalyeye yığılırken. "Anaokulunda öğretmen eksiği varmış bugün. Akşama kadar gelemez."
Feride derin bir "Elhamdülillah" çekip tabureyi önüme doğru çekti. Yüzündeki o her zamanki dingin tebessüm tamamen silinmişti; dudakları endişeyle büzülmüş, kaşları çatılmıştı. Masaya doğru eğildi, ellerimi buz kesmiş parmaklarıyla kavradı.
"Dila, dün geceden beri gözüme bir damla uyku girmedi kızım," dedi Feride, gözlerini gözlerime dikerek. "O camın ardından gördüklerim kuruntu falan değildi. Merve Abla'nın Alparslan Abi’nin yanındaki o duruşu... O yakasına uzanan eli, 'Fazla yalnızsın buralarda' deyişi... Açıkça adamın kalbine yol yapmaya çalışıyor bu kadın!"
Yutkundum. Boğazımda bir yumru büyüdü. "Ben de öyle hissettim Feride... Kadınlar gününden beri şüpheleniyordum zaten, dün emin oldum gibi. Bir de üstüne Selin hiçbir şeyin farkında değil. Ablasını dünyada herkesten ayrı bir yere koyuyor. Nasıl söyleyeceğiz ki kıza?"
"Söylenmez zaten, sakın ha!" dedi Feride işaret parmağını sallayarak. "Selin ablası için canını verir. 'Ablan Alparslan Abi'ye yürüyor' desek dünya tersine döner, ikimizin de kafasını koparır. Ama iş çok tehlikeli bir yere gidiyor Dila. Merve Abla hırslı kadındır, istediğini almadan da kolay kolay geri basmaz. Alparslan Abi gibi bir adamın o koca yalnızlığını boş bırakırlar mı sanıyorsun?"
Tam ağzımı açıp içimdeki o kördüğümü dökecektim ki, karşı dükkândan gelen tanıdık bir ses sokağın sessizliğini yardı.
İkimiz de gayriihtiyari başımızı cama çevirdik.
Alparslan, üzerindeki gri tişörtün üstüne geçirdiği montunun kollarını sıvamış, camlı ofisinden çıkıyordu. Elinde dünün aksine o mektupların saklandığı deri ajanda yoktu; ama bakışları öyle dalgın, öyle sabırsızdı ki elindeki lokma anahtarını çırağı Süleyman’a fırlatır gibi uzattı. Bir şey söylüyordu ama sesi bize kadar ulaşmıyordu.
Ve sonra... Ağır adımlarla tamirhanenin önüne çıktı.
Buz mavisi gözleri, hiçbir tereddüt yaşamadan, sokağın ortasında tek bir yere odaklandı: Doğrudan Dila'nın Terzi Evi'nin boydan camına.
Feride hızla geri çekilip taburenin üstünde büzüldü. "Anam! Bakıyor yine bu tarafa! Dila, bu adam ikinci mektuptan sonra iflah olmaz dedik ama bu sefer bakışları hiç tekin değil. Sanki... Sanki dükkânın içini röntgenliyor gibi!"
Alparslan ellerini montunun ceplerine soktu. Bir adım attı karşı kaldırıma doğru. Sonra durdu. Çenesindeki o sert kas bir kez daha seğirdi. İkinci mektuptaki "Bir başkasının elinin değme ihtimali dahi bağrıma kor gibi düşen bu sevdayı..." cümlesinin ağırlığı sokak lambalarının kör noktasından güpegündüzün ayazına taşınmıştı sanki. Kafasındaki şüphe çemberi daralıyordu; Merve Abla’nın dün geceki cüretkâr yoklaması ile mektuptaki o kıskançlık ve kaybetme korkusu birleşmiş, onu tam bir barut fıçısına çevirmişti sanki.
Alparslan karşı kaldırımdan gözlerini bir saniye bile ayırmadan, ağır adımlarla bizim dükkâna doğru yürümeye başladı.
Feride dehşetle şalına yapıştı, fısıltıyla inledi: "Geliyor... Vallahi billahi bu tarafa geliyor Dila! Poğaçaları sakla, dikiş dikiyormuş gibi yap!"
"Poğaçalar ne alaka Feride?!" diye ciyakladım tezgâhın arkasında can havliyle sağa sola dönerken. "Adam oto tamircisi, terörist değil! 'Kaçak zeytinli poğaça ihbarı var' diye dükkânı mı basacak?!"
"Ne bileyim kızım ben, telaştan aklım mı kaldı?!" Feride yağlı kâğıdı kaptığı gibi dikiş makinemin altına tıkıştırmaya çalıştı, poğaçalardan biri fırlayıp kadife kumaş yığınının üstüne yuvarlandı. "Delil yok etmeye çalışıyorum işte! Hem adamın tipi görmüyor musun, sanki MİT müsteşarı! Sakla dedim mi sakla, bir şey biliyoruz da konuşuyoruz!"
"Kumaşın üstüne yuvarladın peynirliyi geri zekâlı!" diye tıslayıp kumaşı silkelerken kapı çıngırağının tiz şıngırtısı koptu.
İkimiz de aynı anda taş kesildik. Feride dikiş makinemin yanındaki masaya iki büklüm yapışıp anında tespih çeker gibi parmaklarını saymaya başlarken, ben elimdeki mezurayı bir silah gibi iki elimle göğsüme bastırıp gözlerimi kapıya diktim.
İçeri Alparslan girdi.
O koca heybetiyle kapı eşiğinde durduğunda, dükkânın içindeki lavanta ve kumaş kokusu bir anda tütün ve motor yağıyla karıştı. Gri montunun fermuarı yarıya kadar açıktı, siyah saçları hafif dağılmıştı ve o buz mavisi gözleri doğrudan içeriye kilitlendi.
Ortamda öyle derin bir ölüm sessizliği oldu ki, tezgâhın altındaki poğaçanın buharı bile ses çıkarıyor gibiydi.
Feride arkamdan öyle bir "Bismillahirrahmânirrahîm..." çekti ki, Alparslan’ın çatık kaşları anında daha da çatıldı. Gözleri önce iki büklüm olmuş, şalını burnuna kadar çekmiş Feride’ye, sonra elinde mezurayla donup kalmış bana kaydı.
"Kolay gelsin," dedi o tok, kalın sesiyle. Bir iki saniye ikimizin o akıl almaz haline baktı; sanki terzi dükkânına değil de mahalle karakolunun sorgu odasına girmiş gibiydi. "Hayırdır? Bir cenaze falan mı var, ne bu haliniz?"
Feride arkamdan can havliyle fısıldadı: "Kefen dikiyoruz Alparslan Abi! Yani şey... Müşteriye siyah kumaş kesiyorduk da, helallik alıyorduk!"
Gözlerimi dehşetle tavana diktim. 'Allah'ım sen bana sabır ver' diye içimden haykırırken Feride'nin bacağına arkadan topuğumla hafifçe bastım. Feride "Hık!" diye bir ses çıkarıp sustu.
Boğazımı temizleyip hayatımın en yapmacık, en titrek esnaf tebessümünü yüzüme yerleştirmeye çalıştım: "Y-yok bir şey Alparslan Abi... Şey yaptık sadece... Dalmışız dikişe de çıngırak birden çalınca irkildik. Hoş geldin. Bir şey mi vardı?"
Alparslan kaşlarını hafifçe çatarak içeri bir adım daha attı. Adımları ağır, kendinden emindi ama bakışlarında dünden beri silinmeyen o derin, kafa karıştırıcı gölge hâlâ oradaydı. Elini montunun cebine attı.
O an kalbim durdu.
'Mektup!' dedim içimden, kanım çekildi. 'İkinci mektubu çıkaracak, masaya çarpacak, 'Surların ardındaki şah benim, Raz kim lan?!' diye gürleyecek!'
Feride arkamda gözlerini sımsıkı yumup fısıltıyla Kelime-i Şehadet getirmeye başladı.
Alparslan cebinden mektup falan çıkarmadı.
Elinde tuttuğu koyu lacivert, kalın iş tulumunu tezgâhın üzerine 'pat' diye bıraktı.
Gözlerim tulumla Alparslan’ın yüzü arasında mekik dokurken öylece kalakaldım.
"Fermuarı patladı," dedi Alparslan gayet düz, son derece sıradan ve tok bir sesle. "Geçen gün arabanın altına yatarken kenara taktım, boydan boya açıldı. Süleyman 'Dila ablaya götür iki dakikada çeker makineden' dedi. Vaktin varsa bir el atıver."
Dükkânın içindeki oksijen bir anda bana geri döndü.
Boş boş lacivert tuluma baktım. Sonra Alparslan’a baktım. Fermuar mı? Bütün bu kalp krizleri, kumaşların üstüne uçan poğaçalar, Feride’nin ettiği son nefes duaları... Patlak bir tulum fermuarı için miydi yani?!
Arkamdan Feride derin, ciğerden gelen ve dükkânı inleten öyle bir "ELHAMDÜLİLLAAAAH!" çekti ki, Alparslan gayriihtiyari irkilip yarım adım geri çekildi.
Buz mavisi gözleri şaşkınlıkla kısıldı, doğrudan Feride’ye dikildi. "Feride? İyi misin sen kızım? Bir nefes darlığı falan mı var, hastaneye götüreyim mi?"
"Yok Alparslan Abi!" dedi Feride ellerini göğsünde kavuşturup yapmacık bir huşuyla gülümseyerek. "Şükür namazı... Yani şey, dükkâna bereket geldi de, fermuar rızıktır nihayetinde! Esnaf adamın rızkına şükrediyordum ben!"
Alparslan 'bunlar toptan delirdi' der gibi başını iki yana salladı, sonra tekrar bana döndü. Gözleri yüzümdeki kızarıklıkta biraz fazla oyalandı.
"Çeker misin fermuarı?" diye sordu, sesi bir tık daha yumuşayarak.
"Ç-çekerim tabii," dedim hızla tulumu kendime doğru çekerken. "Ne demek... Akşama hallederim ben, hazır olur."
"Acelem yok, dükkânı kapatırken alırım," dedi. Tam arkasını dönüp gidecekti ki, birden duraksadı. Başını hafifçe dükkânın camına doğru çevirdi, sonra gözleri tekrar bana kaydı.
"Dün gece..." dedi tok bir sesle.
Kalbimin ritmi yine anında altüst oldu.
"Dün gece arabanın etrafında bir şemsiye gördüm sanki. Buralarda dönüp duran garip tipler yok değil mi?"
Feride arkamda kaskatı kesilirken ben gözlerimi kırpıştırdım. "Şemsiye mi? Yok canım... Rüzgârdan bir yerlerden uçmuştur herhalde Alparslan Abi. Buralar sakin, kimse yoktu."
Alparslan birkaç saniye yüzüme baktı. O delici mavi gözlerinde, sanki yalanımı yakalamak ister gibi ama bir o kadar da içindeki o kâğıdın sahibini arar gibi derin bir parıltı geçti. Dudaklarının kenarı hafifçe gerildi.
"İyi," dedi sadece. "Akşam uğrarım."
Kapı çıngırağını şıngırdatarak çıkıp karşı kaldırıma doğru adımladığında, Feride arkamdaki kumaş yığınının üstüne kendini bir çuval gibi bıraktı.
"Ay bayılacağım..." dedi Feride yelpazelenerek. "Adam fermuar diktirmeye gelmiş! Biz burada Azrail’le pazarlık yapıyorduk az kalsın!"
Elimdeki tuluma sarılıp tezgâha yaslandım. Kumaştan buram buram Alparslan kokusu yayılıyordu; motor yağı, tütün ve o sert ayaz... Gülsem mi, düşüp bayılsam mı bilemeden elimi kalbime bastırdım.
Feride dükkânda yarım saat daha durup yüreğini yatıştırmaya çalışsa da sonunda “Benim dersim başlıyor, aklım burada kalacak ama kaçtım!” diyerek, arkasında yarısı yenmiş zeytinli poğaçaları bırakıp çıktı. Dükkânda bir başıma kaldığımda sessizlik omuzlarıma çöktü.
Tezgâhın üzerindeki lacivert tuluma baktım bir süre. Elimi kumaşın üzerine koyduğumda, tulumun liflerine sinmiş tütün, soğuk rüzgâr ve motor yağı kokusu doğrudan göğsümün ortasına vurdu. Dokuz yıldır penceremin önünden gelip geçen, sadece uzaktan endamını izlediğim o heybetli adamın tulumu şimdi ellerimin arasındaydı. Fermuar boydan boya diş atmış, dikişi sökülmüştü. Derin bir nefes alıp tulumu kucağıma aldım, dikiş makinemin başına geçtim.
İğnenin kumaşa her iniş kalkışında içimden tuhaf bir yangın yükseldi. Kalın, dayanıklı bir fermuar seçip Alparslan’ın iri gövdesine dayanacak sağlamlıkta çift dikiş çektim. Kolay yıpranmasın, arabanın altına yattığında yine patlamasın diye her bir santimini özenle teyelledim. Sanki bir fermuarı değil de, kalbimin söküklerini dikiyordum.
Hava erkenden karardı. Mahallenin sokak lambaları birer birer sarı sarı yanarken dükkânın vitrinine sokağın ayazı buğu gibi çöktü. Saat yediye geliyordu. Karşı tamirhanenin çırakları paydos etmiş, ortalık sessizleşmişti. Tulumu ütüleyip tezgâhın kenarına düzgünce katladım. Tam kabanımı giyip dükkânı kapatmayı düşünüyordum ki kapının üstündeki çıngırak tiz bir sesle öttü.
İçeri dolan soğuk havayla birlikte başımı kaldırdım.
Alparslan gelmişti.
Üzerindeki kirli tulumu çıkarmış; siyah, boğazlı kazağının üstüne gri montunu giymişti. Saçları rüzgârdan hafifçe dağılmıştı. Gözleri dükkânın loş ışığında doğrudan beni buldu; o buz mavisi bakışlarda gün boyu dinmeyen, adını koyamadığım o karanlık sorgulama hâlâ taptazeydi.
"İyi akşamlar," dedi içeri bir adım atarak. Kapıyı arkasından usulca kapattı ama sürgüye dokunmadı.
"İyi akşamlar..." Sesimin titremediğine şükrettim. Tezgâhın arkasında dikleşip katladığım tulumu işaret ettim. "Hazırdı tulumun. Fermuarını değiştirdim, sağlam olsun diye de çift dikiş geçtim. Bir daha kolay kolay atmaz."
Alparslan ağır adımlarla tezgâha yaklaştı. Aramızdaki mesafe bir adıma indiğinde yaydığı o soğuk koku bütün dükkânı kapladı. Koyu lacivert kumaşa baktı, sonra iri, nasırlı parmaklarıyla fermuarı iki yana asılıp kontrol etti. İşçiliğimi incelerken çenesindeki sert kas bir kez daha gerildi.
"Eline sağlık," dedi tok, kısık bir sesle. "Belli, sağlam olmuş."
"Güle güle giy."
Başını salladı. Ardından elini montunun cebine atıp cüzdanını çıkardı. İçinden birkaç katlanmış banknot çekip tezgâhın üzerine, tam elimin yanına bıraktı. "Borcumuz ne kadar?"
Paraya baktım. Sonra başımı kaldırıp doğrudan onun delici gözlerine kilitlendim. İçimde bir yerler kırıldı sanki; yıllardır ona karşı taşıdığım o devasa yangının üstüne soğuk su serpilmiş gibi hissettim. Elimi paranın üstüne koyup hızla ona doğru geri ittim.
"İstemez."
Alparslan kaşlarını çattı. Şaşırmıştı. "Nasıl istemez?"
"İstemez işte. Komşuyuz şurada, iki dakikalık bir fermuar dikişi. Para falan almam."
Buz mavisi gözleri daha da kısıldı, sesindeki ton ciddileşti: "Dila, esnafsın sen. Emeğinin karşılığı bu. Al şunu."
Parayı tekrar bana doğru itti. İnatlaşması beni daha da hırslandırdı. Çenemi yukarı kaldırıp parayı parmaklarımın ucuyla onun tarafına bir kez daha fırlatır gibi ittim. "Almıyorum dedim Alparslan Abi! Bir fermuar için senden para mı alacağım?"
Alparslan’ın yüzündeki o sert gölge derinleşti. Bana doğru yarım adım daha yaklaştı, boyu tezgâhın üzerinden öyle bir üstüme çöktü ki nefesim daraldı.
"Dila, beni delirtme," dedi dişlerinin arasından, tehditkâr ama fazlasıyla yakın bir fısıltıyla. "Ben kimseden bedava iş almam. Hele senden hiç almam. Al şu parayı, uzatma."
O 'Hele senden hiç almam' lafı öyle bir battı ki canıma, beynimdeki bütün filtreler bir anda devre dışı kaldı. Kendimi tutamadım, kelimeler dudaklarımdan hırsla dökülüverdi:
"Niye almıyormuşsun Alparslan Abi?! Babam değilsin ki sen benim, bana harçlık mı bırakıyorsun?!"
Sözcükler ağzımdan çıktığı an donup kaldım.
Dükkânın içinde ölümcül bir sessizlik koptu.
Alparslan taş kesildi. Havada asılı kalan parmakları duraksadı, kısılan gözleri bir anlığına irileşip yüzüme öyle bir odaklandı ki, sanki göğsümü yarıp içindeki o ikinci mektubu, o yangını bizzat görmek istiyordu. Dudakları aralandı ama bir saniye tek kelime edemedi. Bakışları dudaklarıma, sonra yanaklarımdaki o cayır cayır yanan alazlığa kaydı. ‘Babam değilsin’ lafının altındaki o kontrolsüz imayı, aramızdaki o görünmez çizgiyi yerle bir eden tavrı tarttı.
Boğazından derin, hırıltılı bir nefes çıktı.
Yavaşça elini uzattı, tezgâhın üzerindeki parayı tek bir hamlede aldı. Cebine soktu. Bakışlarını bir an bile gözlerimden ayırmadan, o tok ve boğuk sesiyle dükkânın sessizliğini yardı:
"Borç defterine yazdım Dila."
Tulumu kolunun altına sıkıştırdı. Bana doğru bir adım daha yaklaştı, aramızdaki mesafe tehlikeli bir sınıra indiğinde dudaklarının kenarı karanlık bir tebessümle gerildi:
"Borçlu kalmayı sevmem... Ödeşiriz elbet."
Arkasını döndü. Ağır, kendinden emin adımlarla kapıya yürüdü. Kapıyı açıp sokağın ayazına çıktığında çıngırak sertçe çaldı ve ardından kapı gürültüyle kapandı.