Dükkânın içindeki hava, dakikalar geçtikçe daha da ağırlaşıyor, aldığım her nefes boğazıma bir avuç toplu iğne gibi batıyordu. Selin tezgâhın üzerinde bacaklarını sallarken elindeki dudak parlatıcısını sanki dünyanın en mühim işiymiş gibi dudaklarına sürüyordu. Feride ise koltukta oturmuş, dudaklarını kıpırdatarak bilmem kaçıncı Ayet-el Kürsi’sini deviriyordu.
"Selin, biraz daha o parlatıcıyı sürersen dudakların fener gibi parlayacak, adam kör olacak." dedim tülün arkasından gözlerimi bir milim bile ayırmadan.
"Aman be Dila!" dedi Selin parlatıcının kapağını bir hışımla kapatırken. "Yiğit buralardan geçerse dudaklarım çatlak mı görsün? Hem fena mı, parlaklığı görüp gelir belki, 'Selin Hanım yüzünüzde nur mu var?' der, ben de 'Yok canım, kalbimin aşkı yüzüme vurdu' derim."
"Selin sus, çarpılacaksın!" dedi Feride tespihi avcunun içine hapsederek. "Kızım biz burada kelle koltukta bekliyoruz, sen hâlâ cilve peşindesin! Dila’nın canı burnunda zaten."
Tam o sırada sokağın başından o tanıdık, ciğer söken homurtu yükseldi. Siyah, lüks jeep ağır ağır süzülüp tamirhanenin önüne yanaştı.
"Geldi!" diye öyle bir fısıldadım ki boğazımdan sadece bir hırıltı çıktı.
Selin tezgâhtan maymun misali aşağı atlayıp hemen arkama yapıştı. "Çekil azıcık Dila, perdeyi yırtacaksın! Aç kapıyı be adam, in artık!"
Jeepin ağır kapısı açıldı. Alparslan indi.
Kiler gibi o yerde o iki metre ötemde sırtındaki terleri silip üzerine geçirdiği gri tişört, geniş omuzlarına sımsıkı oturmuştu. Ama yüzündeki ifade... İşte o ifade normal değildi. Her zamanki o 'dünyayı ben yarattım' ciddiyetinin yerini, sanki kafasına uzay mekiği düşmüş gibi derin bir şaşkınlık ve çatık kaşlar almıştı.
Ve en kötüsü... Ya da en iyisi…
"Kızlar..." dedim, bacaklarım titremeye başlarken. "Mektup... Mektup elinde!"
Feride oturduğu yerden fırlayıp tülün diğer köşesine kafasını uzattı. "Anam! Yırtmamış kâğıdı! Valla atmamış!"
"Ben ne dedim size?" dedi Selin böbürlenerek omzuma vururken. "Erkek milleti böyledir işte. İki beylik laf ettin mi 'Bana kim yanık acaba?' diye gururu okşanır. Bak nasıl tutuyor kâğıdı, sanki tapu senedi!"
"Selin sus, adam sokağa bakıyor!" diye inledim.
Alparslan kapıyı kapatırken duraksamış, elindeki o katlanmış beyaz kâğıdı avcunun içinde hafifçe bükerek gizlemeye çalışmıştı. Gözleri şüpheyle sağa sola kayıyordu. Tam o anda, elinde dolu sefertaslarıyla sokaktan içeri koşturan çırak Süleyman belirdi. Pide kokusu bizim dükkâna kadar geliyordu.
Alparslan tek bir adımla çocuğun önünü kesti. O tok, kalın sesi sokağın sessizliğini bıçak gibi kesti:
"Süleyman!"
Süleyman neredeyse sefertaslarını havaya fırlatacaktı, hazır ola geçti. "Buyur Alparslan abi?"
Biz üçümüz camın arkasında tek sıra halinde donup kalmıştık. Selin çenesini omzuma bastırıyor, Feride arkadan Selin’in tişörtünü çekiştiriyordu gerginlikten.
Alparslan elindeki mektubu Süleyman görmesin diye arkasına saklar gibi tuttu. Kaşlarını öyle bir çattı ki alnındaki çizgiler derinleşti.
"Ben çıkmadan hemen önce veya sen bu zıkkımı almaya gitmeden... Dükkâna giren çıkan oldu mu?"
"Bitti," diye fısıldadım tülün arkasından, gözlerim dolacak gibi oldu. "Süleyman şimdi 'Dila abla içerideydi' diyecek, sonra Alparslan dükkânı basacak, beni o dikiş makinesine dolayacak..."
"Saçmalama be!" diye fısıldadı Selin kulağıma. "Süleyman seni görmedi bile, pideciye koşturuyordu salak!"
Süleyman elindeki sefertasını sallayarak boş boş ustasına baktı. Bir iki saniye düşündü, sonra o meşhur saf sırıtışıyla ensesini kaşıdı. "Yok be abi... Kim gelecek ki? Bir tek sen çıkarken ofis tarafından bir kedi fırladı hani, deli gibi kaçtı gitti. Başka kimse gelmedi. Hayırdır abi, para kasasına falan mı dadandılar?"
Feride arkamda yüksek sesle öyle bir "Elhamdülillah!" çekti ki sesi neredeyse Alparslan’a gidecekti. Hemen elimle Feride’nin ağzını kapattım.
Alparslan Süleyman’ın cevabıyla tatmin olmamış gibiydi ama çocuğun o boş bakan gözlerinden bir şey çıkmayacağını anlamış gibiydi de aynı zamanda. "Para kasası değil oğlum, zırvalama. Geç içeri, dükkânı topla." dedi buz gibi bir sesle.
Süleyman içeri seğirtirken, Alparslan öylece sokağın ortasında kaldı.
Ve sonra... Yavaşça başını kaldırdı.
Buz mavisi gözleri sokaktaki binaları tek tek taramaya başladı. Fırına baktı, köşedeki berbere baktı, sonra bakışları santim santim bizim dükkâna doğru kaydı.
"Geri çekilin!" dedim ciyaklayarak. Üçümüz birden aynı anda arkaya hamle yapınca Feride’nin ayağı dikiş kutuma takıldı, Selin dengesini kaybedip benim üzerime devrildi, ben de az kalsın ütü masasını deviriyordum.
Yerde, kumaş yığınlarının arasında birbirimizin üzerine yığılmış halde nefes nefese kaldık.
"Kızım öküz müsünüz, kalkın üstümden!" diye tısladım, Selin’in saçlarını yüzümden itmeye çalışırken.
"Feride’nin koca ayağı takıldı bana!" dedi Selin tezgâha tutunarak kalkarken. "Ayrıca adam bize bakmadı bile, tabelaya baktı sadece!"
"Tabelaya baktıysa da kesin 'Bu terzi kızın burada ne işi var' diye düşündü," dedi Feride dizlerini ovalayarak. "Tövbeler olsun, ömrümden on yıl gitti şu iki dakikada."
"Kızım adamın sana baktığı mı var Allah aşkına?" dedi Selin üstünü başını silkeleyip. "Adamın aklı Raz’da kaldı! Bak şimdi, bakın bakın..."
Tekrar dizlerimin üzerinde sürünerek camın kenarına ulaştım, tülün ucunu bir parmak kadar araladım.
Alparslan camlı ofisine geçmişti. Masanın başına oturmuş, gri tişörtünün kollarını dirseklerine kadar sıvamıştı. Elindeki o beyaz kâğıdı masaya öyle bir serişi vardı ki, sanki tamir ettiği en karmaşık motorun şemasını inceliyordu.
Bir eliyle çenesindeki kirli sakalları sıvazlıyor, kaşları çatık bir şekilde mektubu satır satır yeniden okuyordu. Arada bir durup başını arkaya atıyor, sanki 'Kelimelerin ağırlığını bilirim ne demek lan?' der gibi derin derin tavana bakıyordu.
Selin kıkırdamasını bastıramadı. "Gördün mü bakışı? Adam şu an 'Ulan bana mahalleden biri mi yazdı, yoksa edebiyat fakültesinden araba tamirine gelen biri mi dadandı?' diye beynini yakıyor kesin!"
"Selin dalga geçme." dedim ellerimi alev alev yanan yanaklarıma koyarak. "Baksana, hiç gülmüyor. Ya polise falan verirse beni tehdit ediyorlar diye?"
Feride dehşetle gözlerini açtı. "Ayy Dila! Parmak izi falan alırlar mı kâğıttan?!"
"Oldu olacak kriminale göndersin kâğıdı Feride!" dedi Selin gözlerini devirerek. "Alt tarafı aşk mektubu bu, şarbon göndermedi ya kız!"
O sırada Alparslan masanın üzerindeki deri ajandayı açtı. Mektubu büyük bir dikkatle, kenarlarını düzeltip ajandanın tam ortasına yerleştirdi ve kapağını kapattı.
Çöpe atmamıştı. Buruşturmamıştı. Saklamıştı. Kıymet verdiği bir şey gibi onu saklamıştı…
"Gördünüz mü?" dedi Selin zafer kazanmış bir komutan edasıyla göğsünü kabartarak. "Koydu ajandaya. Artık da bundan sonra iflah olmaz o adam. O buz dağını yavaş yavaş eriteceğiz kızım, sen hiç merak etme."
Masadaki boş kâğıtlara, sonra da karşıda ajandasını cebine koyup ofisten çıkan Alparslan’a baktım. Benden şüphelenmemişti, şimdilik tehlikeyi atlatmıştım ama o deri ajandaya kilitlenen sır, artık ikimizin arasında görünmez bir bağ gibi gerilmişti. Ve bu bağ koparsa, beni de o tamirhanenin koca demir kepenklerinin altında ezeceği kesindi.
Alparslan’ın mektubu deri ajandasına koyup ofisten çıkmasını izledikten sonra, bizim dükkândaki sıcaklık ancak birkaç derece düşebilmişti. Selin duvardaki saate göz ucuyla bakıp aniden ciyakladı.
"Eyvahlar olsun! Saat bir buçuk olmuş! Benim veletler yavaştan gelmeye başlarlar şimdi!" Çantasını tezgâhtan kapıp askısını omzuna taktı, aynada alelacele dudak parlatıcısını bir kez daha tazeledi. "Anaokuluna iki dakika geç kalsam müdire hanım beni sınıfın ortasında çarmıha gerecek. Dila, akşama bütün detayları tek tek rapor edeceksin bana, anladın mı?"
"Aman Selin, çocukları senin gibi deli dolu birine nasıl emanet ediyorlar hâlâ şaşıyorum," dedi Feride başını iki yana sallayarak. O da koltuktan kalkmış, şalının iğnesini çenesinin altından sıkılaştırıyordu. "Benim de kursa geçmem lazım. İkindiye kadar elifba dersimiz var teyzelerle, sonra da hafızlık çalışan kızların dinlemesi başlıyor. Geç kalırsam Hacer teyze 'Hoca hanım bizi unuttu' diye mahalleye dedikodu yayar valla."
"Hadi hadi, derviş hanım, sanki çınar altındaki tespihli beyefendiye görünmek için acele etmiyorsun!" dedi Selin kapının koluna uzanırken göz kırparak.
"Selin vallahi sana çarparım şimdi bir tane!" Feride’nin yüzü yine pancar gibi kızarmıştı. Bana dönüp kapı eşiğinden şefkatle gülümsedi. "Dila’m, Allah zihin açıklığı versin. Sakın panik yapıp elini ayağına dolama, dik dikişini sen, ekmeğini kazan. Hadi Allah’a emanet."
"Görüşürüz kızlar," dedim arkalarından derin bir nefes vererek.
Kapı çıngırağının neşeli sesiyle ikisi de sokağa dökülüp ters yönlere doğru hızla uzaklaştılar. Dükkân bir anda o eski, tanıdık sessizliğine gömüldü. Kumaş ve lavanta kokusu ciğerlerime dolarken dikiş makinemin başına geçtim.
Öğleden sonra zaman benim için hem bir asır gibi uzadı hem de su gibi akıp geçti. Muhtarın eşi Şükran teyzenin kadife elbisesinin boyunu kısalttım, bakkal Hasan amcanın ceketinin sökülen astarını diktim. Arada bir elimdeki iğneyi kumaşa saplayıp gözlerimi karşıya kaydırmadan edemiyordum tabii.
Alparslan bütün öğleden sonrayı bir arabanın motoruna gömülerek geçirmişti. Kolları dirseklerine kadar siyah yağa bulanmış, saçları alnına yapışmıştı. Ama her zamankinden farklı bir şey vardı; eskiden o motorun başında bir makine gibi durmaksızın çalışan adam, bugün ikide bir duraksıyor, elindeki anahtarı tezgâha bırakıp başını iki yana sallayarak ofis tarafına, o deri ajandayı koyduğu çekmeceye doğru bakıyordu. Aklı oradaydı. Düşünüyordu. Zihninin o sert, çelikten kapıları aralanmıştı sanki.
Akşam ezanı mahalleye doğru yanık bir makamla yayılmaya başladığında hava çoktan kararmış, Ekim ayının o keskin ayazı sokak lambalarının sarı ışıkları altına çökmüştü.
Son kabanın da fermuarını dikip yerine astım. Makinelerin fişlerini tek tek prizden çektim. Çantamı aldım, üzerime dünden dükkanda kalan açık kahve ceketimi geçirdim. Işıkları söndürüp dükkânın kapısını çektim, anahtarı kilide sokup iki tur çevirdim.
Tam anahtarı çantama atıp arkamı dönmüştüm ki, karşı kaldırımdan gelen o tanıdık, ağır metal sesiyle olduğum yerde mıhlandım:
Çaaaaat!
Alparslan tamirhanenin demir kepengini aşağı indirmiş, ayağının ucuyla yerine oturtuyordu. Üzerini değiştirmişti; ardiyede dolaptan çektiği o gri tişörtün üzerine koyu renk, kalın bir mont giymişti. Elinde mektubu koyduğu siyah ajanda vardı. Islak saçları hafifçe geriye taranmıştı. Ellerini pantolonunun ceplerine sokup anahtarlarını çevirirken başını kaldırdı.
Ve buz mavisi gözleri, doğrudan benim üzerime kilitlendi.
Kaçacak yerim yoktu. Sokakta fırıncı Fehmi amcanın dükkânı çoktan kapanmış, mahallede el ayak çekilmişti. İkimizden başka kimse kalmamıştı.
Adımları ağır ağır, hiç acele etmeden karşı kaldırımdan bana doğru yöneldi. Attığı her adımda kalbim boğazımda öyle bir atıyordu ki yutkunamadım bile. Aramızdaki o koca sokak bir anda eriyip bitti, tam önümde, aramıza bir buçuk adımlık bir mesafe bırakarak durdu.
Üzerinden tütün, hafif tıraş kolonyası ve tenine sinmiş o odunsu koku geliyordu. Heybetli cüssesi sokak lambasının sarı ışığını arkasına almış, gölgesi üzerime düşmüştü.
"Kolay gelsin Dila," dedi o tok, derinden gelen sesiyle.
Ama bu defa her zamanki gibi geçip giderken öylesine söylenmiş bir 'kolay gelsin' değildi bu. Durmuştu. Yüzüme bakıyordu.
"S-sağ ol Alparslan abi," dedim. Sesimin titrememesi için olağanüstü bir çaba sarf etmiştim ama 'abi' kelimesi boğazıma öyle bir oturdu ki içim cız etti. "Sana da hayırlı işler."
Kaşları her zamanki gibi hafif çatıktı ama gözlerinde çözemediğim, sabahtan kalma bir yorgunluk ve arayış vardı. Başını hafifçe dükkânımın kapısına doğru eğdi.
"Geç kaldın bu akşam," dedi. Ses tonu hesap sorar gibi değil, mahalleyi kollayan bir ağabeyin temkinli korumacılığıyla doluydu. "Hava erken kararıyor artık. Bırak işi gücü, bu saatlere kalma tek başına sokakta."
İçimden bir ses, 'Senin ardiyendeki lastiklerin arkasında dikizcilik yapmaktan işlerime öğleden sonra başlayabildim de ondan!' diye haykırmak istese de yüzüme mahcup bir tebessüm kondurdum.
"Bir iki tadilat vardı da, yarına kalmasın dedim. Bitti zaten, çıkıyordum ben de."
"İyi," dedi başını hafifçe sallayarak. Gözleri bir anlığına solgun yanaklarıma, sonra da gözlerime kaydı. Bir an... Sadece bir saniyeliğine bakışları duraksadı. Sanki bir şeyi tartıyor, bir kelimenin, bir izin peşine düşmüş gibi yüzümde bir şeyler arıyordu. Kalbimin o an durduğuna yemin edebilirdim. Raz... Kelimesi zihnimde çınladı. Acaba gözlerim ele verir miydi beni?
"Bir yaramazlık yok değil mi buralarda?" diye sordu aniden. Soru öylesine sorulmuş gibiydi ama gözlerindeki dikkat bir jilet kadar keskindi. "Gündüz falan... Yabancı biri dolandı mı sokağın başında?"
Soğuk rüzgâr aramızdan eserken nefesimi sımsıkı tuttum. Süleyman’dan sonra şimdi de bana yoklama çekiyordu! Üstelik birilerini gördün mü demiyordu. Yabancı birilerini gördün mü diyordu. Yani bu demek oluyor ki mahalleden birilerinden şüphelenmiyordu. Bu iyi bir şey mi yoksa kötü bir şey mi anlayamadım.
"Y-yok," dedim gözlerimi kırpıştırıp olabildiğince saf bir şaşkınlıkla ona bakarak. "Hiç görmedim. Mahalleli geldi gitti hep. Hayırdır, bir şey mi oldu?"
Alparslan elini montunun cebinden çıkarıp ensesini sıvazladı. Yüzündeki o sert hatlar bir anlığına belirsiz bir sıkıntıyla gevşedi.
"Yok bir şey. Dedim ya, hava erken kararıyor, it kopuk dolanmasın etrafta." Bakışları tekrar sokağın yukarısına, bizim evin olduğu yöne doğru kaydı. "Hadi oyalanma ayazda, yürü, beni de konuşturup durma. Düş önüme, sokağın başına kadar bırakayım seni."
"Yok, zahmet etme Alparslan abi, iki adımlık yol zaten..."
Gözleri tekrar üzerime indi, kaşları çatıldı. "İtiraz istemez Dila. Yürü hadi."
Emir demiri keserdi; Alparslan Vârid bir şey söylediyse üstüne laf söylenmeyeceğini bütün mahalle bilirdi. Önüme dönüp küçük adımlarla yürümeye başladım. Hemen bir adım arkamdan, o koca adımlarının asfaltta çıkardığı tok seslerle beni takip ediyordu. Aramızda sadece yarım metre vardı ama o mesafe bana koca bir uçurum gibi geliyordu. Ceketimin ceplerine soktuğum ellerim terden sırılsıklam olmuştu bu serin havada. Dokuz yıldır uzaktan baktığım adam, şimdi arkamdan yürüyor, beni evime bırakıyordu... Ve cebindeki ajandada, ona yazdığım o yangın dolu satırlar duruyordu.
Sokağın başına, bizim iki katlı eski evin önüne geldiğimizde durdum. Bahçe kapısının paslı demirine elimi koyup arkamı döndüm.
"Geldik. Teşekkür ederim... Zahmet oldu sana da."
Alparslan elleri ceplerinde, sokak lambasının cılız ışığında dikiliyordu. Yüzünün yarısı gölgede kalmıştı.
"Zahmetlik bir şey yok. Hadi, gir içeri, kilitle kapını," dedi tok bir sesle.
"İyi akşamlar," diye fısıldadım.
"İyi akşamlar Dila."
Bahçe kapısını itip taş basamakları üçer beşer tırmandım. Çelik dış kapının önüne vardığımda anahtarı titreyen parmaklarımla çantadan çıkardım. Sırtımda hâlâ onun bakışlarının ağırlığını hissedebiliyordum; adım gibi biliyordum ki ben içeri girip o kapıyı kapatana kadar sokağın başından ayrılmayacaktı.
Bir gün içinde neler olmuştu böyle. Asıl önemlisi bundan sonra neler olacaktı. Belli ki Alparslam bu işin peşine düşecekti. Mektup işine devam eder miydim bilmiyordum ama bundan sonra çok çok daha dikkatli olmam gerektiğini biliyordum. İlkinde aradığı bir şey olmadığı için rahattım ama bundan sonra gözü her daim etrafta olacak en ufak bir açığı yakalamak için çabalayacaktı.