"Ne oluyor lan burada?!"
O ses... Kalın, derinden gelen ve mahalleye ayazdan daha keskin bir soğukluk yayan o ses.
Alparslan.
Karanlığın içinden üç heybetli gölge belirdi. Ortada çatık kaşları ve o geçit vermez heybetiyle Alparslan, bir adım sağında abisi Kuzey Abi, solunda ise her zamanki sakin duruşunun aksine çenesi kilitlenmiş, gözleri alev alev parlayan Yiğit Abi.
Sokağın bütün havası bir saniyede değişti. O tekinsiz sessizlik, yerini her an patlamaya hazır bir barut fıçısının gerilimine bıraktı.
Alparslan öyle bir hızla aramıza girdi ki, montunun rüzgârı yüzüme çarptı. Tek bir hamlede beni ve arkama sinmiş titreyen Mira’yı gerisine aldı, koca bir duvar gibi önümüze set çekti. Geniş sırtı görüşümü tamamen kapattığında ciğerlerime dolan o tanıdık tütün ve ayaz kokusuyla nefes alabildiğimi fark ettim.
"Murat?" dedi Alparslan. Sesi bağırmıyordu ama öyle buz gibi, öyle tehlikeli bir tondaydı ki insanın iliğini dondururdu.
Murat’ın az önceki o pişkin sırıtışı bir anda yüzünde dondu, rengi attı. Geriye doğru gayriihtiyari yarım adım attı, toparlanmaya çalışarak ellerini ceplerinden çıkardı. "Alparslan Abi... Şey yapıyorduk, mahalleli olarak selam sabah..."
"Kes sesini!"
Alparslan Murat’ın üzerine doğru öyle bir adım attı ki, Murat neredeyse kaldırım taşına takılıp düşecekti. Alparslan’ın buz mavisi gözlerinde parlayan o vahşi öfkeyi buradan bile görebiliyordum. Boynundaki damarlar şişmiş, yumrukları montunun yanında kaskatı kesilmişti.
"Sen kimin önünü kesiyorsun ulan?!" diye gürledi Alparslan. Sesi bütün sokakta yankılandı. "Kiminle nasıl konuşacağını öğrenemedin mi lan sen hâlâ?!"
O sırada Kuzey Abi öne çıktı. Ağır, sakin ama insanı ezen o korkutucu otoritesiyle Murat’ın tam karşısına dikildi. Elindeki kehribar tespihi usulca cebine koydu. Bakışları bir anlığına köşede dehşetle titreyen Selin’e ve bana değdi, sonra tekrar Murat’a kilitlendi.
"Diline hâkim olacaksın Murat," dedi Kuzey Abi, tane tane, her kelimesi bir kurşun ağırlığında. "Bu sokakta adabıyla yürüyen kızlara laf atmak ne zamandan beri senin harcın oldu? Seni bu mahalleden sürmemizi mi istiyorsun?"
Yiğit Abi ise doğrudan bizim önümüze yanaşmıştı. Selin’in korkudan bembeyaz kesilmiş yüzünü görünce gözlerindeki o mahcup ifade yerini sert bir korumacılığa bıraktı.
"Geçin arkamıza Selin Hanım," dedi Yiğit Abi dişlerinin arasından, ama sesinde gizleyemediği bir titreme vardı. "Korkmayın, biz buradayız."
Selin yutkunup tek kelime edemeden Yiğit Abi’nin arkasına sindi. Mira ise Alparslan’ın montunun eteğini sımsıkı kavramış, burnunu çekiyordu.
Murat köşeye sıkışmış bir sokak köpeği gibi gözlerini üçü arasında gezdirdi. Korku göz bebeklerine oturmuştu ama mahallenin ortasında rezil olmanın ezikliğiyle bir şeyler gevelemeye çalıştı: "Bir şey demedik abi ya... Denk geldik, ayaküstü..."
"Hâlâ konuşuyor!"
Alparslan tek bir hamlede Murat’ın deri ceketinin yakasını avcunun içine aldı ve adamı parmak uçlarında havaya kaldıracak gibi kendine doğru çekti. Aralarındaki mesafe sıfıra indiğinde Alparslan Murat’ın yüzüne doğru fısıldadı; bu fısıltı az önceki gürlemesinden bin kat daha korkunçtu:
"Eğer bir daha... Tek bir gün dahi senin o pis gölgeni bu kızların yakınında görürsem... O dilini kökünden koparır, seni bu mahalleye ibret ederim. Duydun mu beni?!"
Murat'ın nefesi kesilmişti. Gözleri dehşetle açıldı, başını hızla salladı. "T-tamam abi... Tamam, anladım..."
Alparslan adamı öyle bir şiddetle geri itti ki, Murat bakkalın basamaklarına çarpıp sendeledi.
"Defol şimdi!" diye kükredi Alparslan. "Gözüm görmesin seni!"
Murat arkasına bile bakmadan, neredeyse koşar adım karanlık sokağa doğru kaçıp kayboldu.
Sokakta sadece Alparslan’ın derin, kesik nefes alışları kaldı. Sırtı hâlâ bize dönüktü; koca omuzları öfkeden inip kalkıyordu.
Yiğit Abi derin bir nefes verip bize döndü. "İyi misiniz? Bir şey yaptı mı o it?"
"İ-iyiyiz," diyebildim sadece. Sesim öyle cılız çıkmıştı ki kendim bile zor duydum.
O an Alparslan ağır ağır arkasını döndü. Yüzündeki o deli damar hâlâ atıyordu ama gözleri doğrudan beni bulduğunda o vahşi öfkenin yerini bambaşka, karanlık ve derin bir endişe aldı.
Gözleri önce kabanımın kenarını sımsıkı tutan titreyen parmaklarıma, sonra arkamda ağlamamak için direnen Mira’ya, en sonunda da doğrudan yeşil gözlerime kilitlendi.
Aramızda ölümcül bir sessizlik oldu.
Bir adım attı bana doğru. Az önce bir canavara dönüşen adam, şimdi aramızdaki mesafeyi kapatırken sesini inanılmaz derecede alçalttı, o tok sesi ilk defa bu kadar pürüzsüz ve derinden çıktı:
"Dila..." dedi. "Korktun mu?"
"K-korkmadım," dedim titreyen bir sesle ama bacaklarımın bağı çoktan çözülmüştü.
Alparslan kaşlarını hafifçe çattı, gözlerini kısıp yüzümdeki her bir çizgiyi ezberlemek ister gibi baktı. "Belli, hiç korkmamışsın. Tir tir titriyorsun Dila."
O sırada Alparslan’ın montunun ucunu çekiştiren Mira araya girdi: "Ben korktum Alparslan Abi! Kocaman dişleri vardı köpeğe benziyordu, Dila Ablam'ın da üstüne yürüdü!"
Alparslan bir anda ciddiyetini bozup eğildi, koca avcuyla Mira’nın başını usulca okşadı. "Korkma güzelim, ben buradayken kimse sizin kılınıza bile dokunamaz, tamam mı?"
Mira kıkırdayıp başını sallarken Selin arkadan hemen öne atıldı. Az önceki o ölüm sessizliğinden eser kalmamıştı; hemen saçını savurup Yiğit Abi’nin burnunun dibine kadar sokuldu.
"Ay Yiğit Bey, vallahi yüreğime iniyordu!" dedi Selin, sesini bir anda çocuksu bir tona bürüyerek. "Gözüm karardı, dizlerim çözüldü resmen... Nasıl yetiştiniz öyle hızır gibi? Tam bir kahramansınız!"
Yiğit Abi yine kulaklarına kadar kıpkırmızı kesildi, bakışlarını hemen kaldırım taşlarına sabitleyip bir adım geri çekildi. "Görevimiz... yani mahalleli olarak vazifemiz Selin Hanım. Estağfurullah. Bir fenalık gelmesin de size..."
"Hah! Hanım da geldi tam oldu," diye mırıldandı Selin dişlerinin arasından, ama yüzündeki o sırıtan ifadeyi gizleyemedi.
Tam o anda sokağın köşesinden telaşlı adım sesleri duyuldu.
"Dila! Selin!"
Gelen Feride’ydi. Bir elinde Kuran kursundan kalma bez çantası, diğer eliyle de kaymasın diye çenesinin altından sıkıca tuttuğu bordomsu şalıyla nefes nefese koşarak yanımıza geldi.
"Kurstan geç çıktım bugün, yolda mahallenin çocukları 'kızlara Murat dadandı' deyince aklım çıktı!" dedi Feride göğsünü tutarak. Başını bir kaldırdı ki karşısında heybetli Vârid kardeşler ve Yiğit Abi...
Feride’nin gözleri birden Kuzey Vârid’e çarptı. Kuzey Abi hâlâ elleri ceplerinde, o sakin ve suskun duruşuyla hafifçe öne doğru eğilmiş, ela gözlerini doğrudan Feride’ye dikmişti.
Feride’nin rengi anında attı, şalını iki eliyle öyle bir sıktı ki neredeyse boğulacaktı.
"T-tövbeler olsun..." diye fısıldadı Feride, gayriihtiyari bir adım geri kaçarak. "Kuzey Bey... Siz de mi buradaydınız?"
Kuzey Abi’nin dudaklarının kenarı milimetrik bir şekilde yukarı kıvrıldı; bu onun gibi bir adam için resmen kahkaha sayılabilirdi. Cebinden o meşhur kehribar tespihini çıkarıp parmaklarının arasında hafifçe şaklattı.
"Buradaydık hoca hanım," dedi Kuzey Abi, o kalın ve tok sesiyle. "Sokakları teftiş ediyorduk. Geç kalmışsın kurstan?"
"Şey... Cüz dersi uzadı da..." Feride öyle bir yere baktı ki neredeyse yerin altına girecekti.
Selin bu fırsatı kaçırır mıydı? Hemen araya girdi: "Ay sorma Kuzey Abi! Feride kurstan çıkınca çınar altından geçip bir fatiha okuyayım derken yolu şaşırdı herhalde!"
Feride dehşet içinde dirseğini Selin’in böğrüne öyle bir geçirdi ki Selin "Ah!" diye inledi. Kuzey Abi ise başını hafifçe yana eğip tespihini çekerken bıyık altından gülümsemeye devam etti.
Ortamdaki o az önceki gerilim bir anda dağılmış, yerini mahallenin o bildik tatlı karmaşasına bırakmıştı.
Alparslan boğazını temizleyip o otoriter sesiyle araya girdi: "Tamam, uzatmayın ayaküstü. Hava buz gibi oldu. Siz nereye gidiyordunuz bu saatte?"
Selin hemen elindeki çekirdek ve kola poşetini salladı: "Parka gidiyorduk Alparslan Abi. İki dedikodu yapıp çekirdek çitleyecektik şurada."
Alparslan kaşlarını çattı, gözleri tekrar benim üzerime kaydı. "Bu ayazda ne parkı? Oturun evinizde."
"Hava alacaktık sadece..." dedim kısık bir sesle, gözlerimi montunun düğmelerine dikerek.
Alparslan derin bir iç çekti. "İyi, madem öyle... Parkın aydınlık tarafındaki banka geçin. Çok oyalanmayın, yarım saate herkes evinde olsun. Yiğit, sen de geç kızları parka bırak, öyle gel yanımıza."
Yiğit Abi hemen başını eğdi. "Tamam kardeşim, hemen geliyorum arkandan."
Alparslan abisine döndü. "Abi, geçelim mi kahveye? Selim çayları demlemiş okey takımını kurmuştur şimdiye."
"Geçelim aslanım," dedi Kuzey Abi, ama gözleri bir saniyeliğine tekrar Feride’nin utançtan kızarmış yanaklarına değmeden edemedi.
Alparslan arkasını dönmeden önce son bir kez gözlerimin içine baktı. Bakışlarında hem korumacı bir sertlik hem de o deri ajandadaki mektubun sahibini arayan o dalgın gölge vardı.
"Kendine dikkat et Dila," dedi tok bir sesle.
"Sen de..." diye fısıldayabildim arkasından.
Alparslan ve Kuzey Abi ağır adımlarla sokağın diğer ucundaki kıraathaneye doğru yönelirken arkalarında bıraktıkları rüzgâr bile mahalleyi ısıtmaya yetmişti sanki.
Yiğit Abi ise ellerini ceketinin ceplerine sokup iki adım önümüzden yürümeye başladı. "Buyrun Dila Hanım, Feride Hanım... Selin bacım, geçin siz önden."
Selin arkasından öyle bir yüz ifadesi yaptı ki Feride’yle birbirimize bakıp gülmemek için dudaklarımızı ısırdık.
"Gördün mü?" diye tısladı Selin kulağıma kolumu çekiştirerek. "Sana 'Dila Hanım' dedi, Feride’ye ‘Feride Hanım’ bana 'Selin bacım!' ’’
Selin’in sitemine sadece gülmekle yetinmiştim. Gerçekten Yiğit Abiyle işi çok zordu.
Mira elimden tutup zıplarken, parkın lambaları altındaki tahta masalı banka doğru yürümeye başladık; erkekler köşeyi dönüp gözden kaybolurken arkalarında bıraktıkları o ateş hem sokaktaki ayazı hem de içimdeki sükûneti çoktan kül etmişti.
Yiğit Abi bizi parkın aydınlık lambalarının altına kadar usulca getirip, "Gözüm üzerinizde, bir şeye ihtiyacınız olursa hemen ses edin Hanımlar" diyerek kahveye doğru hızlı adımlarla uzaklaştı. Selin arkasından hülyalı hülyalı el sallarken Feride gözlerini devirip Selin’in montunun koluna vurdu.
"Yürü kız deli! Adamı gözlerinle yiyeceksin mahallenin ortasında!"
Parkın sarı sokak lambasıyla aydınlanan büyük tahta banka geçip oturduk. Mira elindeki vişne suyu kutusunu bir dikişte bitirip pipeti içine kaçırdı.
"Ben kaydıraktan kaymaya gidiyorum!" dedi Mira, kabanımın eteğini bırakıp. "Beni çağırmayın, çok önemli oyunlarım var!"
"Aman Mira, üstünü başını çamur etme, düşersen annem ikimizi de oklavayla kovalar!" diye bağırdım arkasından ama o çoktan kaydırağa doğru uçmuştu bile.
Selin hemen hışırdayan siyah poşeti kucağıma fırlattı, iki buçuk litrelik kolanın kapağını 'fıssss' diye hırsla açtı. "Oh be! Sonunda kriz masasını kurabildik.’Feride neredesin kızım sen bu saate kadar?!’
Feride bankın ucuna ilişip şalını düzeltti, gözlerini merakla açtı. "Kızım ne yapayım, teyzeler bekliyordu cüz dersinde! Biz gittikten sonra dükkânda neler oldu, çatlatmayın da anlatın artık. Bir de çocuklar 'Murat kızlara dadandı' deyince aklım çıktı, yüreğim ağzıma geldi yeminle!"
"Dur, en baştan sırayla anlatayım," dedim derin bir iç çekip çekirdek paketini açarak. "Sen gittikten sonra dükkânda tek başıma kaldım ya... Alparslan bütün öğleden sonra araba motorunun başındaydı. Ama bir görsen, adamın aklı öyle bir gitmiş ki! Sürekli elindeki anahtarı tezgâha bırakıp bizim bıraktığımız o deri ajandaya, ofise doğru baktı durdu."
"Dedim ben size!" dedi Selin ağzına bir avuç çekirdek atıp çıtlatırken. "Fuzûlî mektubu adamın beynindeki bütün kabloları yaktı! O heybetli Alparslan Vârid, motor kapağı yerine kâğıttaki kelimeleri tamir etmeye çalışıyordu resmen."
"Sonra akşam ezanı okundu, kepenkleri indirdik," diye devam ettim, sesimi biraz daha alçaltarak. "Dükkânı kilitledim, arkamı bir döndüm ki karşı kaldırımdan bana doğru geliyor! 'Geç kaldın bu akşam Dila, hava karardı, kalma buralarda tek başına' dedi. Bütün yolu arkamdan yürüdü, ta bizim evin demir bahçe kapısına kadar bıraktı beni!"
Feride iki elini birden yanağına koydu, ağzı bir karış açık kaldı. "Ayyy! Gerçekten mi?! Kızım Alparslan Abi kimseyi evine kadar bırakmaz, hayatta yapmaz öyle şey!"
"Bıraktı ama asıl bomba o değil," dedim yutkunarak. "Yolda yürürken 'Gündüz buralarda yabancı biri dolandı mı?' diye beni yokladı! Gözlerimin içine baktı Feride... 'Raz kim?' diye sormadı ama yüzümdeki her mimiği aradı sanki. Ömrümden on yıl gitti o birkaç dakikada."
"İşte o korku yetmedi, bir de üstüne Murat belası patlak verdi!" dedi Selin araya girip kolasından koca bir yudum alarak. "Dila’yla Mira’yı evden aldım, Hasan Amca'nın bakkalından çıkıyorduk. Bir baktık bu serseri Murat köşeden çıktı! Ağzında sönmüş sigara, leş gibi dikildi önümüze."
Feride’nin rengi anında attı, kaşları endişeyle çatıldı. "Eee? Ne dedi o pislik?"
"Bana takmış kafayı," dedim kaşlarımı büzerek. "'Hayırdır Dila, sokak nöbeti mi başladı, kaç gündür yüzümüze baktığın yok, kime güveniyorsun' diye resmen üstüme yürüdü! Mira arkama saklandı, ödüm koptu birimize bir şey yapacak diye."
"Kızım adam tam bir psikopat ya!" dedi Selin ellerini havaya savurarak. "Ben 'Yoluna baksana be' dedim, beni takmadı bile! Tam Dila’nın burnunun dibine girmişti ki arkadan bir kükreme koptu. Bir baktık Alparslan Abi, yanında Kuzey Abi, arkada Yiğit! Mahallenin intikam timi gibi daldılar sokağa!"
Feride elini göğsüne bastırdı. "Vah anam vah... Alparslan Abi delirdi tabii."
"Delirmek ne kelime Feride!" dedim, o anı hatırlayınca bile içim ürpererek. "Alparslan öyle bir hızla aramıza girdi ki rüzgârından savruldum. Beni ve Mira’yı tek hamlede arkasına aldı, devasa bir duvar gibi önümüze set çekti. Sonra Murat’ın yakasını bir tuttu, adamı havaya kaldırdı resmen! 'Bir daha Dila’nın yakınında gölgeni görürsem seni bu mahalleye ibret ederim' diye kükredi!"
Feride dehşetle alt dudağını ısırdı. "Valla helal olsun... Yiğit adam vesselam. Mahallenin namusunu kimseye çiğnetmez Alparslan Abi."
"Tabii canım, senin Kuzey Beyefendi de pek geri kalmadı hani!" dedi Selin pis pis sırıtarak Feride’yi omzuyla dürttü. "Kuzey Abi öne bir çıktı, elindeki tespihi cebine koyup 'Diline hâkim ol Murat, seni bu mahalleden süreriz' dedi! Adamın sesi yer altından geliyor sanki, mezar gibi! Ama en komiği, Murat kaçtıktan sonra sen yetiştin ya..."
Feride anında elleriyle yüzünü kapattı. "Selin sus, vallahi sus, hatırlatma!"
"Niye susayım ayol?" dedi Selin kahkahayı basarak. "Kuzey Abi sana 'Geç kalmışsın hoca hanım' deyince senin dizlerinin bağı çözüldü, az kalsın 'Tövbe estağfurullah' diye diye bayılacaktın kaldırıma!"
"Kızım adam iki metre, dağ gibi dikildi önüme, ne yapayım?!" dedi Feride yanakları pancar gibi kızarırken. "Korkudan ne diyeceğimi bilemedim. Hem o tespihi öyle bir şaklatıyor ki insan günahlarını hatırlıyor karşısında!"
"Aman sanki sen çok farklısın!" dedim Selin’e göz kırparak. "'Selin Hanım arkama geçin' derken kulaklarına kadar kızaran adamı kimse konuşmuyor ama!"
"Ay sorma Dila," dedi Selin iç çekip arkasına yaslanarak. "Bana her 'hanım' dediğinde kendimi yetmiş yaşında dantel ören teyzeler gibi hissediyorum! Azıcık bir göz kırpsa, 'Ne yapıyorsun sarı fırtına' dese razıyım ama yok, çocuk Osmanlı beyefendisi mübarek!"
"Kızım dua et efendi birine denk geldin," dedi Feride çekirdeğini çıtlatırken. "Mahallenin diğer erkeklerini görmüyor musun sanki? Geçen gün kuaför Sevim abla anlatıyordu... Bizim kasap Necmi’nin kızı Hatice’ye görücü gelmişti ya hani?"
Selin hemen kulaklarını dikti, ağzındaki çekirdeği çiğnemeyi bile unuttu. "Aaa evet! Hani zengin müteahhidin oğlu gelecekti, ne oldu o iş?"
"Ne olacak," dedi Feride kıkırdayarak. "Kız çocuğun kahvesine tuz yerine pul biberle karbonatı basmış! Çocuk ilk yudumda boğulma tehlikesi geçirmiş, gözlerinden yaşlar fışkırmış. Annesi de 'Bu kız benim oğlumu zehirleyip mirasa çökecek' diye çocukla kocayı kaptığı gibi kaçmış evden!"
Selin kahkahayı öyle bir bastı ki parktaki sokak lambası bile titredi sanki. "Ay ilahi Hatice! Kız zehir taciri çıktı desene! Ama bence bilerek yapmıştır o, oğlan zaten kafası ampul gibi parlayan, yürüyen ego bir tipti. Ben olsam kahvenin içine tiner dökerdim valla!"
"Tövbeler olsun Selin, adam öldürmeye tam teşebbüs!" dedi Feride başını iki yana sallayarak. "Sen asıl muhtarın karısı Şükran teyzenin dedikodusunu duymadın mı?
"Hah, ne yapmış o süslü muhtare?" dedim merakla öne eğilip.
"Kadın altın gününde 'Benim bey bana doğum günümde tektaş pırlanta aldı' diye mahalleye hava atıyordu ya," dedi Feride sesini iyice kısıp, "Dün kuyumcu İhsan amcanın dükkânında görmüşler kadını! Yüzüğün taşı gevşeyince 'Şunu sıkıştırıver' diye götürmüş, İhsan amca büyüteçle bir bakmış... 'Kız Şükran, bu bildiğin avize camı, senin herif seni kandırmış' demesin mi!"
Selin az kalsın içtiği kolayı boğazına kaçırıyordu; öksüre öksüre bacağını dövdü. "Avize camı mı?! Ay koptum! Muhtar bey tasarruf tedbirlerini eve uygulamış desene! Kadın da iki gündür parmağını havaya dikip geziyordu 'pırlantam göz alıyor' diye!"
"Valla doğru," dedim gülmekten yanaklarım ağrırken. "Hatta dükkâna geldiğinde 'Dila kızım elbiseyi öyle bir daralt ki taşımın ışıltısını gölgede bırakmasın' diyordu. Ben şimdi o kadının yüzüne nasıl bakacağım elbise provasında?"
"Bence bir tane de sen kristal boncuk dik eteğine, 'Abla senin pırlantayla takım yaptım' dersin!" dedi Selin gözlerinden yaş gelene kadar gülerken.
"Kızlar günaha giriyoruz vallahi susun," dedi Feride gülmesini bastırmaya çalışıp şalını düzeltirken. "Ama şey... Bakkal Hasan amcanın çırağının dedikodusu da fena. Hani o sıska çocuk var ya, kuaförün çırağı Zeynep’e mektup yazmış güya. 'Gözlerin zeytin karası, sensin gönlümün yarası' diye...
Selin kız, senin Dila’ya yazdırdığın Fuzûlî edebiyatından beter!"
"Hadi oradan be!" dedi Selin çekirdek kabuğunu havaya fırlatarak. "Bizim mektubumuz sanat eseriydi bir kere! Adamın aklını başından aldı, baksana Alparslan Vârid gibi bir kütük bile kaç saattir motorla değil kelimelerle boğuşuyor!"
Ben kabanımın yakalarını kaldırıp kahkahaları ve bu iki delinin atışmalarını dinlerken içimdeki o koca korkunun yerini tatlı bir huzur kaplamıştı; birazdan eve dönüp Hatice Sultan’ın sorgusundan nasıl kaçacağımı düşünüyordum ama şu bankta çekirdek çıtlatıp gülmek bile dünyadaki her şeye bedeldi.
İnsanın yanında huzurla gülebileceği kardeş gibi dostlarının olması bu hayattaki en büyük şanstı. Aynı kandan olmayan insanlarla aynı masada bu neşe ve güven ortamında olmak paha biçilemez bir hazineydi…