BÖLÜM 9

1238 Words
Pazar gününün geri kalanı, bahçedeki o hararetli istişarelerin ardından görece sakin geçti. Annemin akşam yemeği telaşı, babamın ve abimin maç izlerken attığı naralar arasında mektubu odamdaki dikiş kutumun en dibine, dantel yumaklarının arasına sakladım. Gece yine dönüp durdum; aklımda Alparslan’ın o çatık kaşları, silecek fikri ve karanlıkta yakalanma korkusu kol geziyordu. Pazartesi sabahı ise mahalle her zamanki rutinine uyandı. Sabah erkenden dükkânımı açtım, tülleri araladım. Alparslan yine siyah jeepiyle sokağa girdi, demir kepengi tek hamlede kaldırdı ve gün boyu motor sesleri, kaynak ışıkları arasında çırağı Süleyman’a talimatlar yağdırdı. Gün boyu iki ceket astarı yeniledim, üç pantolon paçası kestim ama gözüm sürekli saatteydi. Akşam ezanı okunup sokak lambaları cılız sarı ışıklarını yakmaya başladığında, dükkânımın kapı çıngırağı can havliyle çaldı. İçeri giren manzarayı görünce elimdeki mezura yere düştü. Selin üzerinde siyah, bol bir kapüşonlu, gözünün altına kadar çektiği siyah bir bereyle içeri süzüldü. Yüzünü saklamak için yakalarını öyle bir kaldırmıştı ki sadece parlatı sürülü dudakları görünüyordu. Feride ise koyu lacivert pardösüsünü giymiş, siyah şalını peçe gibi burnunun hizasına kadar çekmiş, elinde de bozuk gibi duran siyah bir şemsiye tutuyordu. "Kızlar... Siz banka soymaya mı geldiniz, mektup bırakmaya mı?!" dedim dehşetle fısıldayarak. "Sus ve plana odaklan Dila!" dedi Selin kapıyı kilitlerken. "Karanlık operasyonu bu. Kamufle olduk. Alparslan Abi içeride Süleyman’la son arabayı indiriyor, birazdan dükkânı kapatır. Araba tamirhanenin önünde, sokak lambasının kör noktasında duruyor!" "Kızım yağmur bile yağmıyor, elindeki o şemsiye ne Feride?!" diye tısladım. Feride şemsiyeyi göğsüne bastırıp gözlerini belertti. "Kalkan bu kalkan! Alparslan Abi aniden çıkarsa şemsiyeyi 'pat' diye açıp yüzümüzü kapatacağız! Manevi zırh niyetine aldım, içine de yedi Ayet-el Kürsi okudum, laf etme!" "Ben bu delilerle yola çıktım ya, bana da yazıklar olsun," diyerek tezgâhın altından mektubu çıkardım. Kalbim davul gibi vuruyordu. "Plan şu," dedi Selin, dükkânın camından dışarıyı dikizlerken. "Alparslan Abi kepengi indirirken o gürültüde sen fırlayacaksın. Feride köşede şemsiyeyle yolu kapatacak, ben de bakkalın köşesinde durup ıslık çalacağım!" "Ne ıslığı Selin?!" dedi Feride şalının ardından boğuk bir sesle. "Sen hayatında bir kere bile düzgün ıslık çaldın mı? Tükürük saçıyorsun anca!" "Tükürükse tükürük, uyarı uyarıdır!" dedi Selin ters ters. "Hadi, kepenk sesi geliyor!" Gerçekten de karşıdan o koca demir kepengin iniş sesi duyuldu. "Çık, fırla!" Selin kapıyı aralayıp beni sırtımdan öyle bir itti ki sokağın ortasına sendeledim. Karanlık sokağa adeta bir hırsız gibi döküldüm. Feride hemen arkamdan şemsiyeyi kılıç gibi tutarak duvara yapıştı, Selin ise elleri ceplerinde artistik bir ajan gibi elektrik direğinin arkasına geçti. Parmak uçlarımda, nefesimi tutarak siyah arabaya doğru koştum. Araba devasa bir canavar gibi karşımda duruyordu. Sürücü tarafına ulaştım, mektubu cebimden çıkardım. Tam sileceği hafifçe kaldırıp kâğıdı altına sokuşturacaktım ki... Silecek elimden kayıp ÇAAAT! diye ön cama çarptı. Sessiz sokakta o ses adeta bir bomba gibi patladı. Aynı anda Selin direğin arkasından uyarı ıslığı çalmaya çalıştı ama beceremedi; sokağa sadece "Füfffff-püüüüüt!" diye korkunç bir tükürük sesi yayıldı. Feride ise panikten elindeki koca siyah şemsiyeyi GÜÜÜÜM diye açtı ama şemsiyenin telleri ters döndü, rüzgârdan devasa bir çanak anten gibi yukarı büküldü! Feride şemsiyenin tellerine dolanıp "Bismillah, ayy girdim içine çıkamıyorum!" diye çırpınmaya başladı. O sırada tamirhanenin kapısından o kalın, tok kükreme yükseldi: "Kim var orada lan?!" Alparslan kapıyı tekmeyle açar gibi dışarı fırladı! Kanım dondu. Mektubu sileceğin altına sıkıştırdım mı yoksa camın kenarına mı fırlattım anlamadan arkamı dönüp depar attım. Ama ayağım yerdeki su birikintisine kaydı, az kalsın kaportaya kafa atacaktım. "Dila koş, Azrail geliyor!" diye bağırdı Selin, bereyi gözünden yukarı çekip kendi dükkânıma doğru topuklarken. Feride ise ters dönmüş, telleri havaya dikilmiş şemsiyeyi kalkan gibi Alparslan’ın çıktığı yöne doğru tutarak yan yan, yengeç gibi dükkâna doğru geri geri koşuyordu. "Görmüyor beni, vallahi görmüyor, şemsiye kamufle etti!" diye fısıldıyordu ama o ters dönmüş şemsiyeyle sokakta yürüyen bir uzaylıdan farksızdı! Kendimi terzihanenin kapısından içeri attım, arkamdan Feride şemsiyesiyle birlikte kapıya sıkıştı. "Çek şu anteni içeri Feride!" diye ciyakladı Selin, kadını kolundan çekip şemsiyeyi zorla kapattı ve kapıyı 'pat' diye çarpıp kilitledik. Üçümüz birden nefes nefese kapının arkasına yığıldık. Karanlık dükkânda sadece ciğerlerimizden çıkan hırıltılar duyuluyordu. Tülün kenarından sadece gözlerimi çıkarıp karşıya baktım. Alparslan arabanın önünde duruyordu. Çatık kaşları, üzerinde siyah montuyla sokağı bir kurt gibi tarıyordu. Sonra... Gözleri ön camdaki sileceğe takıldı. Sileceğin altına sıkışmış beyaz kâğıdı gördü. Kaşları şüpheyle havalandı, ağır bir adımla yaklaştı ve kâğıdı parmaklarının ucuyla çekti aldı. Kâğıdı evirip çevirirken başını kaldırıp tam bizim dükkânın camına, bizim tülün arkasında nefesini tutmuş üç çift göze doğru öyle bir baktı ki... Yerde oturan Selin fısıldadı: "Mektubu aldı... Ama kızlar, Feride’nin ters dönmüş şemsiyesini gördüyse yarın hepimizi akıl hastanesine yatırırlar, yemin ederim!" Karanlık dükkânın zemininde, kapının arkasına üst üste yığılmış halde nefes bile almaktan korkuyorduk. Dışarıdan en ufak bir ışık vurmasın diye dükkânın iç lambalarını yakmamıştık; yalnızca sokağın sarı lambasından süzülen soluk ışık tülün gözeneklerinden içeri sızıyordu. Selin alttan dirseğiyle böğrüme vurdu. "Çekil kızım biraz, göremiyorum! Burnun omzuma girdi!" "Sus Selin, kımıldama!" diye fısıldadım dişlerimin arasından. "Adam tam karşımızda!" Feride ise hemen solumda, iki büklüm olmuş, telleri eğrilmiş şemsiyeyi kucağına bastırarak dudaklarını kıpırdatıyordu. "Ya Şâfî, ya Kâfî, ya Muîn... Görmesin bizi Ya Rabbim, basiretini bağla şu koca adamın..." Tülün kenarını iki milim aralayıp sadece tek gözümle karşıya baktım. Alparslan, arabanın önünde heykel gibi dikilmişti. Sokak lambasının sarı ışığı tam üzerine vuruyor, sert yüz hatlarını ve o keskin elmacık kemiklerini gölgelendiriyordu. Birkaç saniye önce etrafı tarayan o öfkeli, teyakkuzdaki hali bir anda yerini derin bir donukluğa bırakmıştı. Başını eğdi. Elindeki ikiye katlanmış beyaz kâğıdı evirdi, çevirdi. "Açıyor..." diye inledim, kalbimin göğüs kafesimi delip fırlayacağını zannederken. "Açıyor mektubu!" "Vallahi mi?!" Selin can havliyle kafasını kolumun altından yukarı doğru uzattı. "Ay çekil ben de bakacağım! Adamın yüzüne bak, elektrik çarpmış gibi kaldı!" Alparslan kâğıdı iki eliyle yavaşça, neredeyse saygılı denebilecek bir ağırlıkla açtı. Çatık kaşları ilk satırları okudukça daha da çatıldı ama bu seferki öfke değildi; zihnindeki bütün düğümleri çözmeye çalışan, anlamlandırmaya uğraşan bir şaşkınlıktı. Kâğıdı göğüs hizasında tuttu. Rüzgâr sertçe esip siyah saçlarını alnına doğru savurduğunda bile gözlerini kâğıttan tek bir saniye olsun ayırmadı. Satırları birer birer yutuyordu. Alparslan’ın dudakları hafifçe aralandı. Göğsü öyle derin bir nefesle kabardı ki, montunun fermuarı bile gerildi. Bakışları kâğıdın üzerinde bir aşağı bir yukarı kaydı; sanki tek bir okuma yetmemiş gibi aynı cümleleri tekrar tekrar okuyordu. Boşta kalan sol eli yumruk oldu. Çenesindeki kasın seğirdiğini, dişlerini birbirine bastırdığını sokak lambasının altından bile çok net gördüm. Haluk Amca’nın sabahki kısmet laflarını, mahalledeki o dedikoduları o da biliyordu elbette; mektuptaki bu çaresiz feryadın nereden geldiğini tartıyor gibiydi. "Kızlar..." dedi Feride fısıltıyla, merakına yenik düşüp başını hafifçe kaldırdı. "Ne yapıyor? Yırttı mı yoksa kâğıdı?" "Ne yırtması Feride, adam mektubu içine çekecek neredeyse!" dedi Selin hayranlıkla fısıldayarak. "Baksana haline, dondu kaldı. Resmen beyni yandı adamın!" Alparslan’ın parmakları kâğıdın kenarını öyle bir sıktı ki kâğıt hafifçe kırıştı. Başını aniden mektuptan kaldırdı. Buz mavisi gözleri gecenin karanlığında çakmak çakmak parlayarak doğrudan karşıya, bizim dükkânın camına kilitlendi. Nefesim boğazımda düğümlendi. Sanki aradaki tül perde yokmuş, sanki kapalı kapılar erimiş de doğrudan benim yeşil gözlerimin içine bakıyormuş gibi hissettim. Kalbim kulaklarımda uğuldadı. "Gördü mü lan bizi?!" dedi Selin panikle kendini yere doğru bırakırken. "Görmedi, içerisi zifiri karanlık," diye fısıldadım ama sesim titriyordu. Alparslan birkaç saniye öylece dükkânımızın camına baktı. Yüzündeki o sert, geçit vermez maske tamamen inmişti; yerine tarif edemediğim bir merak, içini kemiren bir şüphe ve hafif bir sarsıntı yerleşmişti. Ağır adımlarla arabasının kapısını açtı. Ama mektubu cebine tıkıştırmadı, ya da torpidoya fırlatıp atmadı. Kâğıdı büyük bir özenle, kat yerlerinden tekrar ikiye katladı; montunun iç cebine, tam göğsünün, kalbinin üzerine yerleştirdi. Alparslan mektubu katlayıp montunun iç cebine, tam göğsünün üzerine yerleştirdikten sonra kapının kolunu tutmuş, tam arabaya binecekti ki... Sokağın başındaki köşeden tanıdık bir topuk sesi yankılandı.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD