BÖLÜM 7

2342 Words
Sabah gözlerimi açtığımda odamın içi mis gibi pişi ve sucuklu yumurta kokusuyla dolmuştu. Banyodaki rutin işlerimi halledip üzerime dökümlü bir triko kazakla rahat bir pantolon geçirdim. Sarı dalgalı saçlarımı arkada toplayıp salona geçtim. Bizim evde tam bir kadınlar günü seferberliği vardı. Babam gözleri televizyonda çayını yudumluyor, Demir Abim ise ekmeği sucuğa banıyordu. Masanın başında annem, üzerinde her gün sırası geldiğinde sandıktan çıkan zümrüt yeşili simli yeleğiyle oturuyordu. "Günaydın hanemizin bereketi!" dedi abim sırıtarak. "Gel otur Dila, annem sabahın köründen beri kısır yoğuruyor, kollarında derman kalmadı." "Dalga geçme Demir!" dedi annem çay bardağını tık diye tabağına koyup. "Bugün sıra bende. Mahallenin hanımları bu eve yığılacak. Börekler açıldı, poğaçalar kabardı, kısıra canımı verdim ben canımı!" Masaya ilişip annemin yanağına bir öpücük kondurdum. "Ellerine sağlık sultanım. Valla kokular sokağın başına kadar gidiyordu." Annem beni tepeden tırnağa süzüp talimatı verdi: "Bak Dila, bugün Cumartesi. O dükkânı öğlen tam on ikide kilitliyorsun, bir dakika bile geç kalmadan eve geliyorsun! 'Aman paça boyu vardı, yok astar dikiyordum' dinlemem. Yirmi kadın gelecek buraya, servis tabağını kim dağıtacak? Babanla abin zaten öğlen camiden sonra sanayiye kaçacak, meydan bize kalacak." Babam bıyık altından güldü. "Biz kaçmasak bizi de kısır tepsisinin başına oturtursun hanım, en iyisi sanayide çay içmek." Kahvaltıdan sonra saat dokuza doğru kabanımı giyip dükkânın yolunu tuttum. Sokağa adım attığımda hava güneşli ama hafif serindi. Ezberlenmiş adımlarla dükkânın önüne geldim. Kilidi açıp içeri girdim, tül perdeleri iki yana sıyırıp gözlerimi karşıya çevirdim. Vârid Oto Servis’in kepenkleri çoktan açılmıştı. Alparslan, üzerinde lacivert bir tulumla, krikoya kaldırılmış bir arabanın altında çırağı Süleyman’a bir şeyler gösteriyordu. Bir anlığına elindeki bezi omzuna attı, başını kaldırıp karşıya baktı. Nefesimi tuttum. Başını ağır bir esnaf vakurluğuyla öne eğip o tok selamını verdi. Elim ayağım birbirine dolandı, tülün ardından ben de başımı eğdim. Öğlene kadar kalbimin atışlarını dindirmek için iki pantolon paçası, bir de etek astarı bitirdim. Saat tam on ikide kepenkleri indirip eve koştum. Eve girdiğim an kapı önünde kadınlar gününün olmazsa olmazı olan simli, taşlı terlikler beni karşıladı. Salondan yükselen uğultu, tabak çanak şıngırtısı ve buram buram kavrulmuş tereyağı kokusu koridoru sarmıştı. Salona adım attığımda tam bir cümbüş vardı. Masanın üzeri borcamlarda elmalı turtalar, su börekleri ve dağ gibi kısıra teslim olmuştu. Feride ve Selin çoktan gelmişti; cumartesi olduğu için ikisinin de tatiliydi öğleden sonra. Feride’nin annesi Şerife Teyze de oradaydı; kızı gibi yumuşacık yüzlü, bembeyaz tülbentiyle başköşede sessizce tespihini çeken, edebiyle bilinen bir kadındı. Mahallenin asıl istihbarat şefi ise kuaför Sevim Ablaydı. Leopar desenli eteği, fönlü kızıl saçları ve şakırdayan altınlarıyla çayını höpürdetip gözlerini kısmıştı: "A Hatice, sen ne diyorsun! Dün akşam bakkal Hasan’ın önünde kıyamet kopmuş! Bizim oğlan görmüş, Murat denen o serseri kızlara laf atacak olmuş da mahallenin gençleri yetişmiş. Alparslan adamı tek kelimesiyle hizaya sokmuş valla!" O sırada kanepenin en ağırbaşlı köşesinde oturan kadına kaydı gözüm. Asuman Varid. Alparslan ve Kuzey Abi’nin annesi. Üzerindeki lacivert ipek eşarbı, dik ve asil duruşuyla odadaki bütün kadınlardan ayrılıyordu. Yüz hatları tıpkı Alparslan gibi sert ve netti ama bakışlarında derin bir dinginlik vardı. Asuman Teyze fincanını usulca tabağına bıraktı. Sesi ne yüksek ne kısıktı ama konuşunca bütün oda sustu: "Bizim çocuklar sokakta haddini aşan birini gördü mü babalarının emanetini hatırlar Sevim. Kimin kızı olursa olsun, mahallemizin evladına kem gözle bakana geçit vermezler çok şükür." "E tabii canım, orası öyle..." diye toparlamaya çalıştı kuaför Sevim Abla. O sırada Şerife Teyze usulca başını kaldırdı, yumuşacık bir sesle, "Allah razı olsun evlatlarımızdan. Kuzey oğlum dün bizim kızı da yolun başına kadar kollamış, sokak lambaları yanmıyor diye. Edep sahibi çocuklar, sağ olsunlar," dedi. Feride annesinin bu saf ve içten teşekkürü karşısında utançtan şalının kenarını iki eliyle sıktı, başını öyle bir öne eğdi ki burnu tabağına değecekti neredeyse. Selin ise bu edepli havayı dağıtmak için fırsat kolluyordu. Yanıma sokulup tabağına koca bir börek çekerken kulağıma fısıldadı: "Gördün mü kayınvalide adayını? Kadındaki asalete bak kızım, kadın yürüyen Osmanlı sarayı! Yanına gidip 'Ben sizin oğlunuza Fuzûlî gibi mektup yazan o meçhul kızım' desen seni tek bakışıyla saraydan sürer valla!" "Selin sus, vallahi çaydanlığı üstüne dökerim!" diye tısladım dişlerimin arasından, yanaklarım alev alev yanarak. O sırada muhtarın karısı Şükran Teyze –avize camı tektaşını gözümüze sokmak için parmağını havaya dikerek– atıldı: "Aman Asuman Hanım, maşallah oğulların da boylu poslu, dağ gibi çocuklar. Ama yaşları da geldi hani. Yok mu ufukta bir gelin adayı falan? Mahalleye bir düğün yakışır artık!" Asuman Hanım hafifçe tebessüm etti, bakışlarını salondaki kızların üzerinde gezdirdi. "Kısmet bu işler Şükran. Gönül işine ana baba karışamaz. Benim çocuklarımın içine sinecek, yuvasına sahip çıkacak, öyle hafif sözlere pabuç bırakmayacak ağırbaşlı biri olsun yeter ki. Zamanı gelince kapısını çalacağımız evi onlar bilir." Tam o anda dış kapı çalındı. Mira hemen koşup kapıyı açtı ve elinde koca bir borcam trileçeyle Merve Abla girdi içeri. Üzerine şık, siyah bir bluz giymiş, kusursuz fönlü saçlarıyla salona adım atmıştı. "İyi günler teyzeler," dedi Merve Abla, o mesafeli ama saygılı duruşuyla. "Gününüz tatlı geçsin diye yaptım." "Aman Merve kızım hoş geldin, ellerine sağlık!" dedi annem. Merve Abla içeri girip teyzelere selam verirken gözleri kanepeye takıldı. Asuman Teyze’yi gördüğü an duraksadı. Yüzündeki o her zamanki sert ve iğneleyici ifade sanki tek bir saniyede silindi; omuzlarını hafifçe dikleştirip adımlarını doğrudan Asuman Teyze’nin oturduğu yere doğru attı. "Asuman Teyze, nasılsınız? Görüşemedik epeydir," dedi. Ses tonundaki o olağanüstü nezaket ve gözlerinde anlık parlayan o tuhaf pırıltı hemen dikkatimi çekti. Asuman Teyze nezaketle başını eğdi. "İyiyim Merve kızım, sağ olasın. Sen nasılsın, iş güç nasıl?" "Bildiniz gibi, koşturmaca..." Merve Abla tepsiyi bana uzatırken gözleri bir anlığına benimle buluştu. Dün geceden kalma o sorgulayıcı, her şeyi tartan bakış yine oradaydı. Yanımdaki sandalyeye geçerken tabağındaki kısırı karıştıran Selin’e döndü, sonra bana doğru hafifçe eğilip fısıldadı: "Dükkânı kapatmışsın Dila? Karşı tarafın kepenkleri açıktı ama içerisi epey sakindi bugün." Elimdeki çay tepsisini öyle bir sıktım ki fincanlar hafifçe çınladı. Merve Abla’nın Asuman Teyze’ye bakarkenki o özenli tavrı, Alparslan’ın dükkânını bu kadar yakından süzmesi içimdeki o kördüğümü biraz daha sıktı. Feride köşede annesinin dizinin dibinde sessizce otururken, Selin teyzelerin tabaklarına börek yetiştiriyor, salonda ise kadınlar gününün kahkahaları yükseliyordu. Benim gözlerim ise sohbet eden Merve Abla ve Asuman Teyze’ye doğru kayıp duruyordu. Antreden gelen neşeli bir ses ve ardından kapının çalınmasıyla dikkatler anında o yöne kaydı. Mira bu sefer kapıya koşmaya bile fırsat bulamadan kilit tıkırdadı ve içeri adeta bir fırtına daldı. "Selamün aleyküüüüm mahallenin sultanları! Tıp fakültesinin gururu, geleceğin başhekimi geldi, açılın!" İçeriye kabanını tek hamlede çıkarıp ayakkabılığın üzerine fırlatan, kıvırcık açık renk saçları elektriklenmiş, gözleri fıldır fıldır dönen Alya Varid girdi. 18 yaşındaki deli dolu halleriyle Vârid ailesinin adeta evinin neşesi, yerinde duramayan en küçük üyesiydi. Hemen arkasından ise ağırbaşlı, ölçülü adımlarla ablası Sedef Varid girdi. Sedef Abla 26 yaşındaydı; adliyenin tozunu yutan, ciddiyeti ve zarafetiyle tanınan bir avukattı. Üzerindeki bej renkli kabanını titizlikle askıya astı, boğazlı siyah kazağını düzeltti ve salona adım attı. Yüz hatları tıpkı Alparslan ve Kuzey Abi gibi oturaklı, bakışları ise bir mahkeme duvarı gibiydi. "Kız Alya, yavaş gir şu kapıdan! Hanımların ödünü patlattın," dedi Asuman Teyze hafifçe kaşlarını çatarak ama sesindeki anne şefkati saklanamayacak kadar belirgindi. "Aman anneciğim, kadavralarla bakışmaktan içim şişmişti, mahalleye can suyu getireyim dedim!" diyen Alya doğruca annesinin yanına sokulup yanağından makas aldı. Sonra gözleri masadaki kısır tepsisine kilitlendi. "Ooo Hatice Teyze! Bu kısırın içindeki nar ekşisi oranı tam bir kardiyovasküler şifa kaynağı, hemen el koyuyorum!" Sedef Abla ise o sırada salondaki teyzelere doğru nezaketle başını eğdi. "İyi günler hanımlar, kusura bakmayın biraz geç kaldık. Duruşma dosyalarını toparlamam gerekti." "Hoş geldiniz kızlar, gelin buyrun şöyle!" dedi annem hemen yer göstererek. Alya kendini doğruca Selin’in yanındaki boş mindere attı, tabağına iki kaşık kısırla bir börek doldurdu. "Selam kızlar! Selin Abla dudakların yine reflektör gibi parlıyor maşallah, karanlıkta kalsak yolumuzu buluruz!" Selin ağzındaki börekle kalakaldı, "Deliye bak sen, tıp kazandı diye laf sokma hakkı kazandı sanki!" diye homurdandı ama Alya’nın bu hallerine alışık olduğundan kıkırdamadan edemedi. Sedef Abla ise Asuman Teyze’nin yanındaki tekli koltuğa oturdu. Duruşu öylesine nizamiydi ki, cübbesini çıkarsa bile avukat aurası üzerinden eksilmiyordu. O sırada annem elinde koca bir porselen tabakla Sedef’e doğru ilerledi; tabağın içi klasik her şey birbirine bulanmış gün tabağıydı. "Al bakalım Sedef kızım, zihnin açılsın, enerji versin." Sedef’in yüzündeki o sakin ifade, hafif bir gülümsemeye döndü. "Çok teşekkür ederim Hatice Teyze, ellerinize sağlık.’’ O esnada Merve Abla, oturduğu yerden Sedef Abla’yı dikkatle süzdü. Az önce Asuman Teyze’ye gösterdiği o ekstra nezaketi bu defa Sedef Abla’ya yönelterek tebessüm etti: "Haklısın Sedef, insan bütün gün yoğun dosyalarla uğraşınca yoruluyor tabi.’’ Sedef Abla gözlerini Merve Abla’ya çevirdi. Bakışlarında en ufak bir duygu kırıntısı yoktu; tam bir çapraz sorgu ciddiyetiyle Merve Abla’yı baştan aşağı süzdü. Merve Abla’nın o mesafeli duruşunun altındaki yapmacık özeni sezmiş gibiydi, zira adliyede insan sarrafı olmuş bir avukatı etkilemek öyle kolay değildi. "Evet, öyle.’’ dedi Sedef Abla, ses tonundaki mesafeyi tek bir milim dahi esnetmeden. Merve Abla bu soğuk cevap karşısında hafifçe yutkunup geriye çekilmek zorunda kaldı. Alya ise o sırada Feride’nin masadaki sus pus halini yakalamıştı bile. "Feride Abla, senin rengin niye soluk öyle? Yoksa Kuzey Abim dün seni korkuttu mu yine? Sabah evden çıkarken tespihini arıyordu, 'Feride hoca görmesin, günaha girmesin' diye takıldım, bana öyle bir baktı ki az kalsın anatomiyi baştan unutturuyordu bana!" Feride utançtan neredeyse başındaki şalı tamamen yüzüne çekecekti. "Alya... Tövbe estağfurullah, sus Allah aşkına..." Odanın içinde bir kahkaha daha koptu. Alya’nın patavatsız neşesi, Sedef Abla’nın gün tabağını adeta bir suç aleti gibi izleyen o donuk ciddiyeti ve Merve Abla'nın Vârid ailesinin etrafında mekik dokuyan gözleri arasında çayları tazelerken, kalbimin yine hızlandığını hissettim. Alparslan’ın bütün ailesi buradaydı; annesi, kız kardeşleri... Ve ben, onların gözlerinin içine bakarken cebinde mektubumu saklayan adamın evine sadece birkaç ev mesafede, ellerim titreyerek çay dolduruyordum. Günün kalan saatleri Alya’nın patavatsız tıp fakültesi anıları, Sedef Abla’nın attığı soğuk bakışlar ve Selin’in araya sıkıştırdığı fısıltılı dedikodularla su gibi akıp geçti. Akşamüzerine doğru çay demleri tükendi, börek tepsileri boşaldı ve mahallenin hanımları teker teker ayaklandı. Merve Abla, Sedef Abla’nın o buz gibi duvarını aşamayacağını anlayınca Selin’in koluna yapışıp erkenden ayrılmıştı. Feride ise annesi Şerife Teyze’nin eteğine tutunup "Kuzey Abi sokaktan geçmeden eve kapağı atalım" dercesine uçar adımlarla kapıdan fırlamıştı. En sona Asuman Teyze ve kızları kaldı. Asuman Teyze kapı önünde eşarbını düzeltirken birden duraksayıp elini alnına vurdu. "Ah Hatice, az kalsın unutuyordum! Hani geçen hafta bahsettiğim o taş kırma zeytinyağı vardı ya, Edremit’ten gelen... Sana bir şişe ayırmıştım, getirmeyi unuttum telaşeden." Annem hemen atıldı: "Aman Asuman, hiç zahmet etmeseydin, sonra alırdım ben." "Olur mu öyle şey, hazır aklıma gelmişken vereyim," dedi Asuman Teyze. Tam Alya’ya dönecekti ki annem hemen benim kolumu tuttu. "Dila kızım, düş Asuman Teyzenlerin peşine. Hem iki adım atar hava alırsın hem de zeytinyağını alıp geliver hemen." İçimden bir çığlık koptu. 'Anne kurban olayım gönderme beni o eve!' demek istedim ama nafileydi. Asuman Teyze’nin bakışları karşısında itiraz etmek imkânsızdı. Kabanımı alelacele sırtıma geçirip başımı salladım. "Tamam anneciğim, alıp geliyorum hemen." Vârid ailesinin konağı andıran iki katlı, geniş bahçeli evine yürürken kalbimin ritmi yine bozulmuştu. Alya yol boyu hocalarının kadavra sınavında sorduğu soruları anlatıyor, Sedef Abla ise "Alya sus artık, kızın midesini bulandıracaksın" diye araya giriyordu. Bahçe kapısından içeri girdiğimizde evin heybeti karşısında yine bir yutkundum. İçerisi buram buram ahşap, sedir ağacı ve hafif tütün kokuyordu; Alparslan’ın dükkânındaki o tanıdık kokunun evin temeline işlemiş hali gibiydi. "Geç kızım salona, ben mutfaktan getireyim yağı," dedi Asuman Teyze paltosunu çıkarırken. O sırada üst kattan Alya’nın tiz çığlığı yankılandı: "Dila abla! Çabuk yukarı gelsene, geçen gün diktiğin o yeleğin astarı söküldü galiba, baksana şuna bir!" Sedef Abla salona geçerken başını iki yana salladı. "Bu kız iflah olmaz... Git bak istersen Dila, yoksa sabaha kadar bağırır." Mecburen ahşap merdivenleri ağır ağır tırmandım. Üst kat loştu, sadece koridorun sonundaki odadan hafif bir ışık sızıyordu. "Alya?" diye fısıldadım. Hafif aralık duran o kapıya doğru yöneldim. Kapıyı iki santim daha itip içeri adımımı attığım an bir tuhaflık hissettim. Burası bir genç kız odası olamayacak kadar sade, düzenli ve maskülendi. Koyu gri duvarlar, büyük bir çalışma masası, kenarda deri bir koltuk... Ve masanın üzerinde duran o tanıdık siyah deri ajanda! Alparslan’ın odasıydı burası! Geriye doğru dehşetle bir adım atacaktım ki koridordan sert, ağır ve çıplak ayak sesleri yaklaştı. Merdivenlerden değil, hemen yan taraftaki odadan çıkmıştı biri. Kaçacak tek bir saniye dahi yoktu. Kapı hızla aralanırken can havliyle kendimi odanın köşesindeki devasa ahşap gömme gardırobun açık duran kapağının arkasına, uzun kabanların ve deri ceketlerin arasına attım. Sırtım dolabın soğuk ahşabına yapıştı, nefesimi ciğerlerimin en dibinde kilitledim. İçeri Alparslan girdi. Ve manzara, tamirhanenin o karanlık ardiyesindeki lastiklerin arkasında gördüğümden bin kat daha tehlikeliydi. Alparslan banyodan yeni çıkmıştı. Islak, simsiyah saçlarından süzülen su damlaları geniş omuzlarından aşağı, sırtındaki o derin kas oluklarına doğru kayıyordu. Ama asıl felaket... Bu sefer üzerinde gri tişört falan yoktu. Beline sadece koyu gri bir havlu sarmıştı; o da gevşek, her an düşecekmiş gibi eğreti duruyordu. Geniş göğüs kafesi, karın kaslarındaki o keskin hatlar ve teninden yükselen sıcak sabun ile mentol kokusu dolabın içine kadar doldu. Gözlerim yuvalarından fırlayacak gibi oldu. İki elimle birden ağzımı kapattım, yanaklarımın alev aldığını, sıcaklığın kulaklarıma kadar vurduğunu hissettim. İçimden 'Gözlerini kapat Dila, tövbe de Dila' diyordum ama göz kapaklarım adeta felç geçirmiş gibi açık kalmıştı! Adam karşımda resmen bir heykel gibi dikiliyordu. Alparslan aynanın karşısına geçti. Elindeki küçük havluyla nemli saçlarını karıştırdı, boynunu kütletti. Sonra... Elleri belindeki havlunun düğümüne gitti! Kalbim göğüs kafesimi yırtıp çıkacaktı resmen. 'Hayır hayır hayır, bunu yapma, sakın çıkarma o havluyu!' diye içimden feryat ederken ayak parmaklarımı kasmaktan kramp girdi. Gerçekten gözlerimi yummak üzereydim ki Alparslan aniden duraksadı. Gözleri aynadaki aksinden çalışma masasına kaydı. Havluyu bırakıp ağır adımlarla masaya yürüdü. Çekmeceyi açmadı bile; masanın üzerinde duran deri ajandayı aldı, kapağını kaldırdı ve içinden o ikiye katlanmış beyaz kâğıdı çıkardı. Mektubumu... Yarı çıplak, belinde sadece o incecik havluyla masanın kenarına yaslandı. Kâğıdı iki eliyle açtı. Buz mavisi gözleri satırların üzerinde gezinmeye başladığında yüzündeki o sert hatlar inanılmaz bir dalgınlıkla, adeta canı acıyormuş gibi bir kederle gölgelendi. Parmak uçları kâğıdın altındaki o kelimeye dokundu: Raz. Tam o sırada, dolabın içindeki askılardan biri kabanımın fermuarına sürtündü ve karanlıkta kısık ama net bir metal sesi yankılandı: Cıkkk. Alparslan anında kaskatı kesildi. Bakışları şimşek gibi doğrudan gardırobun kapağına, benim gizlendiğim o daracık karanlığa kilitlendi. Çatık kaşlarının altındaki o delici mavi gözler kısılırken, buz gibi bir sesle fısıldadı: "Kim var orada?" Tarih tekerrürden ibaret diye bir söz vardır bilir misiniz? Ben bunu şu an uygulamalı olarak yaşıyordum maalesef…
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD