11. BÖLÜM 🥺

462 Words
22 Mart 2026 Askeriyede bazı günler vardır. Takvimde sıradan görünür ama senin içinde bir şey olur. O sabah öyle uyandım. Sebebini bilmiyordum. Sadece içimde tuhaf bir huzursuzluk vardı. Koğuşta her zamanki kaos. Elif botunu arıyor. Kader aynada eşarbını düzeltiyor. Zuhal komutanın ayak sesleri koridorda yankılanıyor. — Bugün bir gariplik var, dedim kendi kendime. Elif başını kaldırdı. — Her gün garip Zeynep. Burası ordu. İçtima alanına çıktık. Güneş vardı ama ısıtmıyordu. Ankara soğuğu insanın içinden geçiyor. Tam sıraya girecektik ki… Bir hareket oldu. Komutanlar tarafında bir grup subay yaklaşıyordu. Yeni gelenler belli oluyordu; yürüyüşlerinden bile. Başımı kaldırdım. Ve gördüm. Ömer. Üzerinde üniforma vardı. Ama o üniforma ona değil, sanki o üniformaya yakışıyordu. Dik duruyordu, yüzü ciddi. Ama gözleri… Gözleri beni görmüştü. Kalbim tek bir şey yaptı: Durdu. Sonra panikledi. Sonra “kaç” dedi. Refleksle başımı çevirdim. Bir adım geri attım. Sonra bir adım daha. Elif kolumu tuttu. — Zeynep nereye? — Bağcık… bağcığım çözüldü. Bağcığım çözülmemişti. Ama askeriyede bazen yalanlar bile disiplinli olur. Eğildim. Zaman kazanmaya çalışıyordum. Kalktığımda onu hâlâ görürüm diye korktum. Ama… Yoktu. Başımı kaldırdım. Ömer başka yöne bakıyordu. Sanki beni hiç görmemiş gibi. O an anladım. Görmüştü. Ama görmemeyi seçmişti. Bu daha beterdi. Eğitim başladı. Komutlar verildi. Koş, dur, dön. Ben otomatik pilottaydım. Zuhal komutan bağırıyordu ama sesi uzaktan geliyordu. Elif kulağıma eğildi. — İyi misin? — Değilim. Eğitim bittiğinde kantine doğru yürüdük. Kader her zamanki gibi konuşuyordu. — Bugün komutanın bakışı sertti, kesin bir şey var. Ben susuyordum. Kantinin kapısında durdum. İçeri girmeden önce derin bir nefes aldım. Ve tam o anda… — Zeynep. Ses. Aynı ses. Yıllar önce karanlık salonda “sakin ol” diyen ses. Arkamı döndüm. Karşımdaydı. — Merhaba, dedi. — Merhaba. Bu kadar. Yıllar. Suskunluk. Geçmiş. Ve iki kelime. — Kaçıyordun, dedi hafif bir gülümsemeyle. — Alışkanlık. —Hâlâ mı? — Bazen. Bir an durduk. İkimiz de askerdik. İkimiz de geçmişimizi sırtımızda taşıyorduk. — Görmedim sandın, dedi. — Sandım. — Kaçışını sevdim, dedi. O yüzden bozmadım. Kaşlarımı çattım. — Bu bir iltifat mı? — Hayır, dedi. Bu bir itiraf. Elif uzaktan bakıyordu. Kader kaşlarıyla “bu kim?” diyordu. — Burada olduğunu bilmiyordum, dedim. — Ben de, dedi. Ama şaşırmadım. — Neye? — Hayatın bizi yine disiplinli bir şekilde yan yana getirmesine. Güldüm. — Hayat değil, devlet. O da güldü. İlk defa. — Konuşuruz, dedi. — Burada mı? — Şimdilik sadece selamla yetinelim. Daha güvenli. Başını salladı. Sonra ekledi: — Ama kaçmak yok. Bir dahaki sefere. Arkasını döndü. Gitti. Elif yanıma koştu. — Ne konuştunuz ? Kader de geldi. — Zeynep… sen az önce resmen donup kaldın. Bir şey dedim. — Geçmiş. Kader gülümsedi. — Geçmiş bazen üniformayla geri gelir. O gün akşam yatağıma uzandım. Tavana baktım. Kaçmamıştı. Ama kovalamamıştı da. Belki bu kez… Hiçbirimiz acele etmeyecektik. Ve bu, en tehlikeli ihtimaldi. Şafak 128
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD