/7 MART 2026 – ANKARA/
Yemin töreninin üzerinden bir hafta geçti.
Törende ağlayan o kız ben miydim bilmiyorum ama şimdi otobüs camından dışarı bakarken kendimi garip bir şekilde gururlu hissediyordum. Üzerimde hâlâ o yeşil üniforma, içimde hâlâ komutanın sesi yankılanıyor:
“Türk Silahlı Kuvvetleri’ne hoş geldiniz!”
Elif yanımda uyukluyordu. Başını cama yaslamış, ağzı hafif açık, nefes alırken çıkardığı ses minibüsün uğultusuna karışıyordu. Onu izlerken istemsizce gülümsedim.
— Elif, uyan artık, Ankara’ya geldik sayılır.
— Daha beş dakika… diye homurdandı.
— Beş dakika sonra komutan bağırırsa görürsün beş dakikanın anlamını.
Otobüs durağa yanaştığında içimde hem bir rahatlama hem de bir tedirginlik vardı. Yozgat’ın dondurucu ayazından kurtuluyorduk ama burası da bambaşka bir dünya olacaktı. Ustalık birliği… kelimenin kendisi bile ciddi geliyordu.
İndik. Çantamı omzuma astım, nefesimi verdim. Soğuk hava ciğerime doldu.
Karşımızda devasa bir bina, girişte bayrak dalgalanıyor. Her şey düzenli, sert, net.
Bir ses yankılandı:
— Yeni gelen erler buraya!
Sesin geldiği yöne döndüm. Kısa boylu ama gözleri ışıl ışıl bir kadın bağırıyordu.
Yanında uzun saçlarını ensesinden sıkıca toplamış, ciddi bakışlı başka bir kadın vardı.
Kısa olan hemen yanımıza geldi:
— Ben Kader. Burada ikinci haftam. Siz yeni gelenlersiniz herhalde?
— Evet, dedim. Ben Zeynep, bu da Elif.
— Hoş geldiniz kızlar, dedi gülerek. “Sizi eğitecek olan Zuhal komutan geliyor, dikkatli olun. Kadın serttir ama adildir.”
Tam o anda bahsettiği kişi yaklaştı. Uzun boylu, yüzünde kararlı bir ifade vardı. Sanki yüzüne “disiplin” kelimesi kazınmış gibiydi.
— Hoş geldiniz, ben Astsubay Zuhal Demir. Ustalık birliğinde disiplin, güven ve dayanışma en önemli şeydir. Umarım acemilikte kazandığınız alışkanlıklar burada da devam eder.
Elif hemen dikeldi, “Emredersiniz komutanım!” dedi ama sesi bir tık fazla yüksek çıkınca herkes dönüp baktı. Zuhal kaşını kaldırdı.
— Ses tonun gayet iyi, ama biraz fazla hevesli. Bu iyiye işaret… şimdilik.
Kader hafifçe gülüp kulağıma eğildi:
— Merak etme, komutanın mizah anlayışı yok ama kalbi yumuşaktır.
Ben başımı salladım, “Bakalım” dedim.
Yeni koğuşumuza yerleşirken içimde garip bir karışım vardı: yorgunluk, merak ve biraz da heyecan.
Yatağımın altına çantamı sıkıştırdım, Elif’e baktım.
— Sence nasıl biri bu Zuhal komutan?
— Sert ama havalı. Kadın film karakteri gibi.
— Sen hâlâ romantik kafadasın galiba.
— Ne yapayım, burası bile dizi gibi geliyor bana.
İkimiz de güldük.
Kader yanımıza geldi, elinde bir termos vardı.
— Kızlar, kantin çayı. Gerçi tadı motor yağı gibi ama sıcak sonuçta.
— Bu bile lüks sayılır, dedim.
Üçümüz birlikte oturduk, plastik bardaklardan buhar yükseliyordu.
— Siz ne yaptınız acemilikte? diye sordu Kader.
— Hayatta kalmaya çalıştık, dedim ben. Elif de ekledi:
— Bir de Zeynep’in fiziğini test ettik, komutan şınavla ölçtü.
Gülüşmeler arasında Zuhal komutan içeri girdi. Hepimiz bir anda toparlandık.
— Kader, yeni gelenleri eğitime hazırlayın. 10 dakikaya dışarıda olacağız.
— Emredersiniz komutanım!
Komutan çıkınca Elif fısıldadı:
— Onun ayakkabı sesi bile komut veriyor.
— Evet, dedim. Ama garip bir şekilde güven veriyor da.
O gece uyumadan önce koğuş sessizdi.
Elif nefes alırken mırıldanıyordu, Kader bir şeyler yazıyordu, Zuhal komutanın adımları koridorda yankılanıyordu.
Ben tavana baktım. “Yeni birlik, yeni insanlar,” dedim içimden.
Belki burada sadece askerlik öğrenmeyecektim. Belki biraz da kendimi tanıyacaktım.
Ama o an bilmediğim bir şey vardı:
Bu ustalık birliğinde atılan ilk adım, kaderimin yeni yönü olacaktı.
/Şafak 139/