/24 MART 2026 – ANKARA/
Bazı günler vardır; sabah uyandığında içinde tarif edemediğin bir sıkıntı olur.
Ne kötü bir rüya görmüşsündür ne de başına bir şey gelmiştir ama kalbin, olacaklardan önce davranır.
O gün öyle bir gündü.
İçtima alanına çıktığımızda hava açık ama serindi. Üniformam omuzlarımda her zamankinden ağır duruyordu. Elif saçını alelacele toplamış, Kader her zamanki gibi sakin görünüyordu. Zuhal komutan önde, adımları net, bakışları sertti.
Ve Ömer…
Bir süredir aynı alandayız. Görüyoruz ama konuşmuyoruz.
Göz göze gelmemeye çalışıyoruz.
İkimiz de kaçmayı iyi biliyoruz.
Ta ki o isim duyulana kadar.
— “yüzbaşı Ömer Yılmaz!”
Ömer’in omuzları bir anlık gevşedi.
Bu önemliydi. Çünkü Ömer kolay kolay gevşemezdi.
Alanının kenarından bir kadın yaklaştı. Sivil kıyafetliydi. Saçları özenle taranmış, yüzünde tanıdık ama bana ait olmayan bir gülümseme vardı. Elinde evrak çantası, adımlarında acele yoktu.
Ömer onu gördüğü an…
Gerçekten gördüğü an…
Yüzü değişti.
Gözleri parladı.
Duruşu yumuşadı.
Gülümsemesini saklamadı bile.
İşte o an içime bir şey oturdu.
Kadın Ömer’in yanına geldiğinde sesi netti: — Ömer! Burada olacağını söylediler ama yine de inanamadım.
Ömer kısa bir an etrafına baktı, sonra ona doğru bir adım attı. — Sen mi geldin?
“Sen mi geldin?”
Bu cümleyi bana hiç söylememişti.
Kadın gülümsedi. — Ankara’daydım. Uğramadan gidemezdim.
O an anladım.
Bu biri sıradan biri değildi.
Bu… geçmişti.
Elif bana baktı, fısıldadı: — Zeynep… bu kim?
Yutkundum. — Bilmiyorum, dedim.
Ama kalbim biliyordu.
Kadının adı Merve’ydi. Bunu Ömer söylerken duydum.
Eski hayatından biri.
Askeri lojmanda yaşamış, yıllarca Ömer’le aynı şehirde nefes almış biri.
Zuhal komutan resmi bir mesafeyle konuşmalarını kısa kesti ama Ömer’in gözleri hâlâ Merve’deydi.
O bakış…
Bir şeylerin yarım kaldığı bakışıydı.
Ben ise bir adım geri attım. Kimse fark etmedi.
Askerliğin öğrettiği şeylerden biri buydu:
Canın yanarken bile sıranı bozma.
Merve giderken Ömer’e dönüp dedi ki: — Akşam konuşuruz olur mu?
Ömer başını salladı. — Olur.
Sadece “olur”.
O kelime içimde yankılandı.
İçtima bittiğinde herkes dağıldı. Elif koluma girdi. — İyi misin?
“İyi misin?”
Bu soruya askerde herkes yalan söyler.
— İyiyim, dedim.
Yalan söyledim.
Kader arkamızdan yetişti. — O kız… Ömer’in eski sevgilisi mi?
Duraksadım. — Bilmiyorum.
Ama önemli biri olduğu belliydi.
O an fark ettim:
Ömer mutlu görünüyordu.
Gerçekten.
Ben ise ilk kez askerlikte nefes almakta zorlandım.
Akşam koğuşta sessizlik vardı. Elif yatağında bir şeyler yazıyor, Kader tesbihini çekiyordu. Ben tavana baktım.
Askerlik insana çok şey öğretir derler ya…
Bana şunu öğretti:
Bazı kaçışlar komik başlar,
Ama yüzleşmeler…
Hiç gülmez.
Ve o gün şunu anladım:
Ömer’le aramızda yarım kalan şey askerlik değildi.
Geçmişti.
Şafak 122