ZKK BÖLÜM 8
BORA:
Gözlerimi büyük bir güçlükle, kirpiklerimin birbirine yapıştığını hissederek açtım. Geceye Ahu’nun o içimi eriten, ipeksi sesiyle ve o dumanı üstünde tutkulu vaatlerle son vermiştim ama yeni güne başlama şeklim kelimenin tam anlamıyla korkunçtu. Tepemde dikilmiş, o yılışık sırıtışıyla bana bakan sinir bozucu herif, öz kardeşten öte bildiğim kuzenim Murat’tan başkası değildi. Rüyamın en güzel, en erotik yerini hoyratça bölmüştü ayı.
"Ne o lan?" dedim, yastığa gömdüğüm sesimi pürüzlü ve uykulu bir tonla zorlukla dışarı çıkararak. "Kovuldun mu nihayet pabucumun yazılım mühendisi? Sabahın köründe ne işin var tepemde?"
Murat benim bu huysuz halime zerre aldırmadan kendini hoyratça yanıma, yatağın boş kısmına attı. "Ne kovulacağım oğlum saçmalama... Ben senin gibi ameliyathanelerde ömür tüketen, sabahı gecesi belli olmayan bir hastane kölesi miyim? Remote çalışıyorum lan ben, evden de çalışabiliyorum yani. Baktım bizim cerrah kuzen iki ay boyunca Kuşadası'nda keyif çatacak, işi gücü laptopa doldurup koptum geldim işte. Nasıl, iyi etmiş miyim?" dedi, büyük bir gururla göğsünü kabartarak.
"Çık lan yataktan, yayılma ayı gibi!" dedim, omzumla onu sertçe ittirip yatakta doğrularak. "Ama iyi etmişsin, yalan yok. Sıkılmaya başlamıştım zaten buralarda," diye homurdandım uykulu uykulu. Ben yatakta saçımı başımı dağıtmış, kendime gelmeye ve ayılmaya çalışırken Murat aniden yatakta dikleşti, gözleri balkona kaydı ve hızla kalkıp cama yaklaştı.
"Ulan oğlum... Bu ne!" diye bağırdı ansızın, gözleri yuvalarından fırlayacak gibi olurken. "Karşı evde manken ajansı mı var lan yoksa? Of, of, of! Nedir bu arkadaş!" dediği anda beynimden aşağı kaynar sular döküldü. Aklım başıma jet hızıyla gelirken kendimi adeta bir ok gibi yataktan fırlattım.
Murat’ın ağzının suyunu akıtarak baktığı yerde, tam karşı bahçede Ahu vardı... O narin, çıplak ayaklarıyla çimenlerin üzerinde durmuş, elindeki yeşil hortumla eğilmiş bahçeyi yıkıyordu. Üzerindeki o hafif yazlık elbisesiyle suyun altında öyle bir parlıyordu ki... Arada bir hortumun serin suyunu o mermer gibi parlayan çıplak ayaklarına, bacaklarına tutuyor, sıcaktan bunaldıkça saçlarını geriye atıyordu. Hırsla ileri atılıp Murat’ı yakasından tuttuğum gibi camdan geriye doğru sertçe uzaklaştırdım.
"Hop, hop! Irz düşmanı mısın lan sen? Ne bakıyorsun elin kızına dik dik!" diye bağırdım.
Murat yakasını elimden kurtarmaya çalışırken arsızca sırıtmaya devam etti. "Kanka yapma gözünü seveyim ya, sevaptır şurada iki dakika bakaydık , ne var yani?" deyip yüzsüzce tekrar cama doğru atılmaya yeltendi.
"Murat, sikerim gözünün bebeğini! Uzaklaş şuradan, delirtme beni sabah sabah!" diye tısladım dişlerimin arasından. Murat’ın görüş açısını tamamen kapatacak şekilde balkona açılan kapının önüne geçtim; koca bir paravan gibi gövdemi siper ederek durdum karşısında. Gözlerimden alevler saçarak ona bakarken, Murat benim bu aşırı hırçın ve korumacı tepkim karşısında duraksadı, kaşlarını kaldırıp beni şüpheyle süzmeye başladı.
"Ulan! Yoksa..." dedi Murat, gözlerini kısar gibi yapıp beni tepeden tırnağa süzerek. Yüzündeki o yılışık, arsız sırıtış anında silinmiş, yerini saf bir şaşkınlığa ve hain bir keşif duygusuna bırakmıştı. "Oğlum, senin bu gözlerin niye öyle çakmak çakmak parlıyor lan? Altı üstü karşı komşunun kızına baktık diye beni burada dezenfekte etmediğin kaldı cerrah bozuntusu!"
Ben kapının önünde tek bir milim bile kımıldamadan, o sert ve geçit vermez duruşumu koruyarak dikilmeye devam ettim. İçimdeki kıskançlık dalgası henüz durulmamıştı. Gözlerimi Murat’ın gözlerine dikip, sesimi de iyice sertleştirerek tehlikeli bir tonda fısıldadım:
"Sana uzak duracaksın dedim Murat. Kelimelerimi tek tek mi heceleyeyim, yoksa o yazılımcı beynine doğrudan ameliyatla mı sokayım? Karşı bahçeye, o kıza... Gözün bile kaymayacak. Nokta."
Murat ellerini havaya kaldırıp iki adım geri çekildi, teslim olur gibi yaptı ama o hınzır gözleri hâlâ çapkınca parlıyordu. "Tamam komutanım, sakin ol! Anlaşıldı merkez, yenge desene şuna baştan! Ulan yaktın mı cidden o koskoca, kızların peşinde kul köle olduğu karizmayı bu yazlıkta?" diyerek beni kışkırtmaya devam etti.
Ona cevap vermedim. Arkamı dönüp çaktırmadan, perdenin arkasından karşı bahçeye baktım. Ahu hâlâ çıplak ayaklarına su tutuyor, neşeyle gülümsüyordu. Onu izleyerek orada oturmak istiyordum ama Murat ibnesi durmuyordu ki!
"Oldu işte bir şeyler!" deyip kestirip attım ama içimdeki o yangını, iki gündür göğüs kafesimi zorlayan Ahu etkisini gizlemek ne mümkündü.
Murat şaşkınlıkla gözlerini devirdi. "Olmuş, olmuş... Belli de oğlum, sen iki günde nasıl bu hale geldin, gözün dönmüş lan senin! Söyle bakayım kim bu kız? Dünya ahiret bacım olsun, vallaha da bakmam. Yengemiz kim?" diye üsteledi, o meraklı burnunu hayatıma sokarak.
Gözlerimi perdenin arasından karşı bahçeye, hortumla ayaklarını serinleten o mucizeye diktim. Sesimdeki o sahiplenici tonu engelleyemeden, "Ahu..." dedim. "Annemin kankası Aysel teyzenin kızı. Matematik öğretmeni, yirmi üç yirmi dört yaşında falan... Aynı zamanda da yazlık komşumuz işte."
Murat lafımı bitirmeme izin vermeden ağzı açık kalakaldı, ardından okkalı bir kahkaha patlattı. "Oha! Şeceresini, soy ağacını da biliyor lan herif! Oğlum sen normalde kızların adını üçüncü sevişmeden sonra anca ezberlerdin hep! Ne ara bu kadar detay öğrendin sen bu kız hakkında?" diyerek benim o eski, umursamaz halimle dalga geçti.
"Tamam, uzatma!" dedim ters bir sesle. Gözlerim hâlâ karşı bahçedeydi; Ahu elindeki hortumu kapatmış, o ıslak ve narin adımlarıyla nihayet içeri girmişti. O gözden kaybolunca benim de o tarafa bakacak bir şeyim kalmadı zaten. Murat’a dönüp, "Ben duşa giriyorum," deyip kendimi banyoya attım.
Kısa bir duşun ardından altıma temiz bir şort geçirip banyodan çıktığımda, Murat’ın hâlâ pişkin pişkin benim yatağımda yayıldığını gördüm. İyice arsızlaşmıştı ayı.
"Oğlum," dedim saçımı havluyla kurularken, sesimi bilerek sertleştirerek. "Annem sana oda hazırlamadı mı lan? Siktir git, kendi yatağında yat!"
Murat yastığıma daha da gömülüp piç kurusu gibi sırıttı. "Ahu gelse, şu yatakta yatsa gıkın çıkmaz, kızmazsın değil mi şerefsiz? Bize gelince siktir git!" diye lafı gediğine koydu kendince.
Onun adını Murat’ın ağzından duymak bile içten içe rahatsız ediyordu.
"O başka oğlum!" dedim, havluyu yatağın kenarına fırlatıp üzerine doğru yürürken. "O istediği gibi, canı nasıl çekerse öyle yatabilir bu yatakta. Ama sen o jöleli, kokmuş kafanı benim yastığıma koyamazsın! Kalk lan!"
Ben onu yataktan kazımaya çalışırken Murat aniden yatakta doğruldu ve üstüme abandı. "Vay be, cerrah efendideki çifte standarta bak!" diyerek beni yatağa bastırmaya çalıştı. Sabahsız uykusuzluğun ve aramızdaki o eski, çocuksu enerjinin getirdiği hırsla birbirimize girdik. Yatakta başlayan o yarı şaka yarı ciddi güreş, koridora ve oradan da birbirimizi itip kakarak, gülüşmeler ve küfürler eşliğinde merdivenlerden aşağıya, kahvaltı kokularının yükseldiği bahçeye kadar uzandı.
Annem bahçeden doğru elinde çaydanlıkla verandaya girerken, o her zamanki anaç ama otoriter sesiyle, "Doğru durun, eşek sıpaları! Koskoca adamlar oldunuz, hâlâ çocuk gibi itişip kakışıyorsunuz," diye bağırdı.
Bahçedeki masaya adım attığımızda taze pişmiş pişilerin, domateslerin ve zeytinyağının kokusu burnumuza doldu. Kahvaltı çoktan hazırdı. Murat, sanki günlerdir aç geziyormuş gibi hiç vakit kaybetmeden masanın baş köşesine oturdu. "Hala ya! Döktürmüşsün yine valla... Şu Ege kahvaltısının üzerine kahvaltı tanımam," diyerek masadan kaptığı kütür kütür bir salatalığı ağzına attı. Sonra sinsice anneme doğru eğilip, gözleriyle karşı bahçeyi işaret ederek fısıldadı: "Eee, ne diyorsun hala? Evlendiriyor muyuz bu cerrah bozuntusunu bu yaz? Başını bağlıyor muyuz bizim oğlanın?"
Annemin yüzünde anında o hevesli, hayallerle dolu gülümseme yayıldı. Bakışlarını çaktırmadan, yarım bir edayla karşı eve doğru çevirdi. "Ay, hadi inşallah Muratçığım! Benim de tek duam o valla," dedi, annem hain planlarına aradığı müttefiki sonunda bulmuştu.
"Anne!" diyerek araya girdim, çay bardağımı masaya sertçe bırakırken. "Sanki bu herifin evde bekleyen üç tane çocuğu var da beni mi evlendiriyorsunuz? Önce kendi evlensin şerefsiz, benim üstümden prim yapmasın!" dedim, Murat’a ölümcül bir bakış fırlatarak.
Annem ikimize birden parmağını sallayarak kaşlarını çattı. "İkinizin de başını bağlayacağım! Yetti artık deli fişek gibi, başıboş gezdiğiniz etrafta, aaa! Yaşımız geçiyor şurada, biz de torun sevelim artık. Patik örmek istiyorum ben, patik!" dedi, o içindeki bastırılamaz babaanne olma arzusunu uluorta haykırarak.
Murat’a dönüp alaycı bir tavırla, "Gördün mü? Annem trikotaj sevdası uğruna ikimizin de başını yakacak ," dedim. Murat bu lafıma okkalı bir kahkaha patlatıp masaya vurdu.
Tam o sırada babam içeriden, üzerinde rahat yazlık gömleğiyle verandaya adım attı. , "Aha! Şimdiden kaçmış bütün sitenin huzuru..." dedi.
Murat, babamı görür görmez oturduğu yerden adeta fırlayıp boynuna atladı. "Eniştem be! Canım eniştem! Beni de al şu senin inşaat şirketine ne olur? İflahım kurudu, ruhum sömürüldü o kasvetli plaza ortamlarında, kod yazmaktan beynim sulandı!" diye dert yandı pişkin pişkin.
Babam Murat’ın omzuna hafifçe vurup masanın başına geçerken, o her zamanki eski, bildik babalık kızgınlığını üzerimize kusmaktan geri durmadı. "Ben sana zamanında 'İnşaat yaz oğlum, gel şirkete' dedim değil mi? Kafanız basmıyor ki sizin! Hazır kurulu düzeni, şirketi bıraktınız; gittiniz bilgisayarmış, yazılımmış diye ne idüğü belirsiz mal mal bölümler yazdınız!" diyerek içindeki o eski ukdeyi yeniden canlandırdı.
Ben çayımdan koca bir yudum alıp babamla Murat’ın bu ezeli inşaat-yazılım tartışmasını keyifle izlemeye koyulurken, gözlerim yine çaktırmadan karşı bahçenin kapısına kaydı. Aklım hâlâ o çıplak ayaklarına su tutan kızdaydı.
Kahvaltı bittikten sonra masadaki bulaşıkları annemlerin eline bırakıp, Murat’la bahçedeki hasır koltuklara geçip yayıldık. Elimdeki Türk kahvesinden bir yudum almıştım ki, Murat o bitmek bilmeyen merakıyla lafı yine evirdi çevirdi, karşı bahçeye, yani Ahu’ya getirdi.
"Oğlum," dedi, gözlerini kısıp karşı evin kapısına doğru bakarak. "Kız madem Aysel teyzenin kızı, yani yabancı da değil... Sen bu kızı daha yeni mi gördün? Bunca yıldır hiç mi denk gelmediniz lan?"
"Yok ya... İşin aslı öyle değil," dedim, kahve fincanını masaya bırakıp derin, sıkıntılı bir nefes alarak. İçimde hâlâ o taze pişmanlığın sızısı varken, ergenlik döneminde o sahil sitesinde Ahu’ya yaşattığım, dün gece de annemlerden okkalı bir "öküz" damgası yememe sebep olan o meşhur patates vakasını en ince ayrıntısına kadar Murat’a da anlattım.
Ben hikayeyi bitirip yüzümdeki o darmadağın ifadeyle geriye yaslanırken, Murat aniden oturduğu koltukta dikleşti ve gözleri faltaşı gibi açılarak, "Oğlum! Ben hatırlıyorum lan bunu!" diye bağırdı.
Sesi bahçede öyle bir yankılandı ki, yerimden sıçradım resmen. Şaşkınlıkla gözlerimi kırpıştırıp Murat’a baktım. "Nasıl lan? Sen nereden hatırlıyorsun?" diye sordum, sesimdeki şüpheyle.
"Oğlum, o yaz ben de sizinle Çeşme'deki o yazlıktaydım ya birkaç günlüğüne!" dedi, eliyle havada daireler çizerek. "Hatta sen o gün o Çeşme’deki kızlarla fingirdeşirken, arkandan esmer, tombul, gözleri acayip güzel bir kızın sana nefretle baktığını çok net hatırlıyorum! Lan o kız bu kız mıydı yani? Vay be!"
Duyduklarımla donakaldım. Kafamı iki yana sallarken içimdeki o şaşkınlık dalgası iyice büyümüştü. Ulan, bu nasıl bir anıydı, nasıl bir kara lekeydi ki koca sülalede bir tek ben hatırlamıyordum o yaz yaşananları! Annem biliyordu, babam biliyordu, şimdi de kuzenim olacak bu fırlama hatırlıyordu! Herkesin zihnine kazınan o travmayı ben nasıl olmuş da hafızamdan tamamen silmiştim, aklım almıyordu resmen.
Murat benim bu şoke olmuş halime bakıp pis pis sırıtmaya başladı. "Oğlum, kız haklıymış lan... Sen harbiden o dönem tam bir ayıymışsın. Kızın hayatını kaydırmışsın bir lafla, şimdi de peşinde kul köle oluyorsun işte. İlahi adalet diye ben buna derim!"
"Ayrıca," diye ekledi Murat, sesindeki o arsız tonu bir kenara bırakıp ciddileşerek. "Kızın öyle abartılacak, patates denecek bir durumu falan da yoktu yani. O zaman da çok güzeldi, hatırlıyorum. Sadece hafif tombul, tatlı yanakları vardı, çocuktu daha... Neden öyle saçma sapan bir laf ettin, hâlâ anlamıyorum. Kızın o an gözlerinde oluşan hayal kırıklığını dün gibi hatırlıyorum lan. Şu kazma, odundan hallice halimle ben bile kıza içten içe üzülmüştüm oracıkta. Ha, bir de yanındaki o süt oğlanı vardı ya... Çocuk arkasına bile bakmadan nasıl kalkıp kaçmıştı oradan ama!"
Murat konuştukça, o güne ait ayrıntılar zihnime birer birer dökülüyor, o unutulmuş hatıra sanki yıllar sonra yerinden kopup gelmiş gibi yeniden tam göğsümün ortasına oturuyordu. İçimi kavuran o suçluluk duygusu, o süt oğlanı lafıyla bir anda yerini bambaşka bir hırsa, sahiplenme dürtüsüne bıraktı.
Hasır koltukta hırsla dikleşip kahve fincanını masaya sertçe bıraktım. "İyi yapmışım lan!" dedim, dişlerimin arasından, sesimdeki kıskançlığı saklama gereği bile duymadan. "İyi ki de öyle yapmışım! Ne yani, bıraksaydım da güzelim kızın ilk aşkı, o korkak süt oğlanı mı olsaydı yani? İyi olmuş!" diye çıkıştım.
Murat lafımla birlikte gözlerini devirip yüzüme "sen iflah olmaz bir manyaksın" der gibi baktı. Ama umurumda bile değildi. Ahu’nun geçmişinde bile benden başka bir erkeğin gölgesinin olmasına tahammülüm yoktu; o lafı ne kadar hoyratça söylemiş olursam olayım, o süt oğlanını onun hayatından söküp attığım için içten içe kendime hak veriyordum. Gözlerim karşı eve kayarken, şimdi o mal değneğinin açtığı o yarayı da, o inatçı duvarları da tek tek kendi ellerimle iyileştirmenin planlarını yapıyordum kafamda.
Murat’la birlikte öğleden sonra sıcağında kendimizi plaja attık. Sahilin o kalabalık, hareketli havasına karışıp deniz kenarındaki küçük plaj barının yüksek taburelerine kurulduk ve buz gibi birer bira söyledik. Barda yirmi iki yirmi üç yaşlarında, cin gibi iki tane fırlama oğlan çalışıyordu; müşterilere, siparişlere arı gibi koşturup her yere yetişiyorlardı. Biramdan koca, ciğerimi soğutacak bir yudum alıp sırtımı bara yasladım. Yanımda, gözündeki simsiyah güneş gözlüğünün arkasından sahildeki kızları çaktırmadan ayıklayan Murat’a baktım; keyfi fazlasıyla yerindeydi, tam onun sevdiği ortamlardı.
Tam o sırada bardaki oğlanlar kendi aralarında hararetli bir sohbete tutuştular. "Oğlum, öğleden sonra plaj voleybolu var lan bugün! En sevdiğim turnuva zamanı geldi yine!" dedi çocuklardan biri heyecanla.
Plaj voleybolu lafını duyunca Murat’la göz göze geldik, ikimiz de çaktırmadan arkaya, çocukların olduğu tarafa doğru kulak kabarttık.
Diğer çocuk elindeki bardağı kurularken sordu: "Bu sene onlar da katılıyor mu turnuvaya?"
"Katılmaz olurlar mı oğlum? Duru hayatta bırakmaz, zorla götürür yine sahaya. Ama kız cidden çok iyi oynamıyor mu lan?" dedi ilk konuşan fırlama, sesindeki hayranlığı gizleyemeyerek.
Arkadaşı okkalı bir kahkaha patlatıp omzuna vurdu. "Hadi lan oradan! Sen maçı değil, kızı seyrediyorsun rezil herif!" diyerek fena yakaladı onu.
Çocuk, umutsuz ve derinden bir iç çekerek tezgahın üzerine eğildi. "Seyredilmeyecek gibi değil ki abi... Şöyle bir kere dönüp yüzüme bakacağını, beni fark edeceğini bilsem... Koskoca öğretmen kız, bize bakar mı hiç!" dedi, kendi kendine hayıflanarak.
Öğretmen kız.
Beynimde o saniyede şimşekler çaktı. Kulaklarım zonklarken, oturduğum taburede buz kestim, elimdeki bira bardağını sıkan parmaklarımın boğumları bembeyaz oldu. Bakışlarımı sertçe bardaki oğlanlara diktim.
"Aha, geliyorlar vallahi!" dedi diğer oğlan, gözlerini sahile doğru çevirip heyecanla.
Onların baktığı yöne doğru, içimden yükselen o hırslı dalgayla birlikte yavaşça başımı döndürdüm. Gözlerim sahil şeridinde kenetlendi... Ve o an kalbimin göğüs kafesimi delip geçeceğini sandım.
Ahu... Simsiyah, ipeksi saçlarını rüzgara doğru tamamen özgürce salmış, üzerine geçirdiği o tenini tül gibi gösteren siyah pareosunun içinde, yanındaki kız arkadaşlarıyla birlikte salına salına plaja doğru yaklaşıyordu. Güneş tenine vurdukça parlıyor, attığı her adımda kumsalı adeta yakıyordu.
Tam o sırada bardaki o hadsiz, ağzının suyu akan fırlama oğlan, Ahu’nun arkasından büyülenmiş gibi bakarak kendi kendine mırıldandı:
"Kalbimi önüne sereyim, ez geç be Ahu! Şunun yürüyüşe bak..."
Duyduğum lafla birlikte gözlerim anında karardı. Dişlerimi birbirine öyle bir kenetledim ki çene kemiğim sızladı. Murat yanımdan tehlikeyi sezip "Oğlum sakin..." der gibi kolumu tutmaya yeltendi ama nafile. O fırlama oğlanın gözlerini de, o kalbini de o saniyede söküp alma isteğiyle, oturduğum tabureden yavaşça, adeta avına yaklaşan bir yırtıcı gibi dikleştim. Kimin kalbini kime seriyordu lan bu orospu çocuğu?