35. HATUN HANIM...

1347 Words
ASİYE'NİN AĞZINDAN... "Ba... Gitti! Barış gitti! Bir şey yapmayacak mısınız?" Şaşkınlığım gün yüzüne çıkarken Halis beyin rahatça sandalyesine geri oturmasıyla dondum kaldım. "Ne b.k yapıyorsa yapsın, umurumda bile değil!" dedi. Hatun hanımın rengi atmış, kızlar ise kabuklarına sinmişlerdi. Ben ne yapabilirdim ki? Çıkıp gitsem bulamam, burada kalsam kalamam. İçinde kaldığım denklemle boğulma raddesine dayanıyordum. "Halis sen ne diyorsun? Oğlumun başına kötü bir şey gelecek! Kerem!" diye bağırdı. Kerem abi koşa koşa avludan içeri girdi. "Buyrun Hatun hanım?" dedi. "Derhal Barış'ın peşinden gidin!" "Kimse bir yere gitmeyecek!" Halis bey ne yapmaya çalışıyordu? "Mademki karısından böyle kolay vazgeçmiş, başkasıyla olan ilişkisiyle ilgilenmemeyi öğrenecek beyefendi!" Bakışlarını bir yere sabitledi. Elindeki tesbihi sallıyor, sadece kendisi duyacağı şekilde mırıldanıyordu. Aklında ne vardı bilmiyorum ama boşanmadığımızdan haberi olduğu kesindi. Bıyıklarının altından çıkan sözcükleri duymak için yoğun çaba sarf ediyordum fakat mümkün değildi. Hatun hanım telaşla avluda dört dönüyor, kızlar da korkuyla bekliyorlardı. Pekiyi ben? Ben ne zaman gidecektim? Kimseden ses çıkmayınca usulca arkama dönüp bir adım atmıştım ki "Nereye?" sorusuyla durdum. Sorunun sahibi Halis beye dönerek "Ayrıldığımız için burda işim kalmadı. İzninizle efendim." dedim ellerim önümde bağlı, kafam yerde vaziyette. "Seni ben bırakacağım!" Ayağa kalkınca korku tüm bedenimi sardı. Bu bırakma işi de nerden türemişti ki? "Ben kendim giderim." "Arabaya geç, geliyorum!" İtiraz etme şansım olsaydı eğer hiç düşünmez ederdim fakat Halis beyin lafının üstüne laf gelmiyordu bu evde. Kapının önündeki araca binerek tereddütle beklemeye başladım. Yaklaşık 5 dakika sonra geldi, karşı koltuğa oturdu. "Demek ayrıldınız!" dedi. Başımı yere eğdim. Yalan söylemekten her daim nefret ederdim. "Salak mıyım ben?" dedi. Mahcubiyetle baktım yüzüne "Estağfurullah efendim." dedim. Stres tüm bedenime hükmediyordu. "Ayrıldınız demek! Madem ayrıldınız, Barış niye Cihan'a gitti?" İnsanın zekisi de bir başka oluyordu. Muhtemelen dövmeye gitmişti. Of Barış! Neden hiç sakin kalmıyorsun? Ortada olay olmasa bile sen kendin başlı başına olayın kalıbı oluyorsun... "Boşuna eğme başını! Oğlum sana aşık!" dediğinde herkesin çakır diye adlandırdığı gözlerimi açtım kocaman. Ne aşkından bahsediyordu? Barış, Leyla'ya aşıktı. "Ben..." "Bugün ben konuşacağım, sen dinleyeceksin gelin hanım!" Dünyaya gözlerimi açtım açalı hiç konuşma hakkım olmamıştı zaten. O mikrofon ne zaman bana dönse ya ağzım kapatılıyordu ya da önüme sedir çekiliyordu... "Barış daha çocukken anasıyla yaşadığımız ufak tatsızlıklardan ötürü çok içine kapanık ve sert oldu. Kimseye derdini açmaz, duygularını belli etmez, bizimle oturup doğru düzgün bile konuşmaz." Benimle de konuşmuyordu. Çoğunlukla cevapları kısa yoldan oluyordu. Biraz zor olmuştu ama alışıyor gibiydim onun bu haline. "Ama sana farklı. Bakarken içi gidiyor." Bence içi gitmiyor, direk kendisi gidiyordur. Ne de olsa halihazırda bi sevdiği vardı. "Leyla'ya olan aşkını düşünüyorsun dimi?" dediğinde buruk bir tebessümle güldüm. Aşıktı dimi? Kocam başka bir kadının sevdasını taşıyordu yüreğinde. Verdiğim kararı şimdi yeniden düşündüm. Aklı her daim başkasında olacak adama nasıl eş olacaktım ki? Bedeni benimle, ruhu Leyla ile mi olacaktı? Aslında umurunda bile olmadığını söylüyordu ama kalbi ne düşünüyordu hiç bilmiyorum... "Düşünme!" dedi. Yarım gülüşüm dudaklarımda soldu. "Barış yeğenime aşık falan değil! Onunkisi inattan! Sırf anası istemiyor diye Leyla ile evlenmek için tam 12 yaşından beri bizimle didişiyor." 12 mi? Barış'ın kalbi tam 18 yıldır Leyla için mi atıyordu? Kıskançlıktan tırnak etlerimi soymaya başladım. "Nasıl bir oyun oynuyorki içinde, kendini bile aşık olduğuna inandırmış." "Belki de siz yanılıyorsunuzdur." dedim. "Bu evde oğlumu en iyi tanıyan benim kızım. Kimin yanında gözleri gülüyor, kimi görünce karanlık yanı aydınlanıyor, hepsini görüyorum. Leyla benim ağabeyimin kızı. Yeğenimdir, kanımdandır ama senin gibi değildir. İki aile de karşı çıktık evliliğe, olmaz dedik ama Leyla hemen pes etti. Peki sen? Yaşadığın onca zorluğa rağmen terk etmedin oğlumu. Niye biliyor musun? Çünkü sen de seviyorsun onu." Böyle açık konuşması beni sadece utandırıyordu. Boş olduğum söylenemezdi fakat adı asla aşk değildi. Aşk dediğin öyle iki güne yön değiştirmezdi. İlk önce varlığı hüküm süren kişiyi kalbinden silecek, sonra başkasını koyacaksın onun yerine. Gerçi kimsenin yeri aynı kalıba oturmuyordu ya... "Ama ayrıldık." dedim. "Bak hâlâ beni kandırıyorsun Asiye!" Küçüldükçe küçülüyordu bedenim. "Barış seni bırakmaz, bırakamaz! Gönül sevmiş bir kere. Hiç bırakır mı?" Bırakır mıydı? Bunun cevabını bende kendimden almak için defalarca kez uğraş verdim ama yoktu. Bende de karşılığı yoktu... "Aklındaki planı az buz biliyorum. Şimdilik benim de kafama yattı. Varsın herkes ayrıldı bilsin sizi. Ama seni Rasim'in yanına yollamam, haberin olsun. O gidişin dönüşü olmaz biliyorum." Tüm hepsini Barış'ı test etmek için yapmış. Sinirlendirecek ve hakkımdaki düşüncelerini öğrenecekti. "Sen bizim ailenin geleceğisin kızım. Yaşım ilerliyor, artık eskisi gibi değilim." "Öyle şey olur mu efendim?" "Öyle öyle!" dedi. Benden ne istediğini biliyordum. Barış'ın ardında durmamı, ona, bu memlekete yaraşır bir duruş sergilememi istiyordu. Fakat benim yapım buydu, sessizdim. Bi Hatun hanım çıkmazdı benden. Ne hanım ağası olurdum Kayalar'ın ne de dayanağı olurdum bu duvarların... Sıkıntı anında izleyeceğim yolu bilmez, panikleyerek tüm işi elime yüzüme bulaştırırdım. İstanbul'un kalabalığında kalmış, açmayı unutmuş bir çiçektim ben. Nasıl yapabilirdim ki? "Düşman bekliyor kızım. Ağzını açmış bekliyor. Dedikodu aldı başını yürüyor. Bir kaç aya torun müjdesi veremezsek çıkan yalan haberleri doğrulayacaklar." Bu sefer başını yere eğen o oldu. O sert adamın kırılan gardıyla ne diyeceğimi, ne yapacağımı bilemedim. Elindeki tesbihi çekiyor, gözlerine yerleşen hüzünü benden saklamaya çalışıyordu fakat görebiliyordum. "Düşman..." dedi. Sesi titriyordu. "Yıllardır tehdit altında yaşıyordu benim oğlum. Yani hepimiz öyleyiz aslında. Sor bakayım bana, bir gün şu yastığa kafamı rahat koyabildim mi diye? Bütün gücümü kullandım, herkesi ardıma aldım ama bulamadım! Öyle sinsi ki bu düşman, çaresiz bıraktı beni. Derdi ne oğlumla bilmiyorum. Kılına zarar gelecek diye ödüm kopuyor." İnsanın onu düşünen babasının olması ne kadar güzel bir şey... Barış'ın kılına zarar gelmesin diye ben canımdan oluyordum ama kimse böyle titreyen sesiyle durumumu sormadı bana. Tamam, Gülten teyzeyle Rasim amca çok korkmuştu ama Halis beyin şu anki durumunun yanından bile geçemezlerdi. Demekki sahiden canından olunca farklı oluyormuş. "Yanlış anlama beni yavrum. Senin içinde aynılarını hissettim. Hepimiz yıkıldık ama Barış dağıldı. Sen yoksun diye mahvoldu. Bu yaşıma geldim, Barış'ın ilk kez bir kadına böyle hassas olduğunu gördüm. Soğuktur falan ama yufka bir yüreği vardır oğlumun. Sana da elinden geldiği kadarıyla nazik olmaya çalışıyor emin ol." Nazik hâli buysa katısını düşünmek bile istemiyorum. Bi süre sessiz kaldı. Pek yüzüne bakmamaya çalışıyordum ama sessizliği uzun sürünce göz ucuyla baktım. İşte tam o sıra elinin üstüne bir damla yaşı düştü. "Hepsi benim suçum." dedi. Nasıl teselli edilir, destek olunur bilmiyordum. Halis bey öyle mesafeli birisi ki kelimelerle bile yaklaşmaya korkuyordum. "Öyle düşünmeyin efendim." diyebildim sadece. Kafasını salladı. "Öyle öyle..." dedi. "Zamanında yaptıklarım çıkıyor karşıma." Dinlemek için sustum. Anlatırsa ne âlâ, anlatmazsa başım gözüm üstüne... "Bundan 25 yıl önce, Barış daha 5 yaşındayken Hatun'u..." Sesi kısıldı, yaşları çoğaldı. Boğazına düğüm olan gerçek üstünden bir asırda geçse ağzından dökülürken canını yakacaktı... Koluyla gözündeki yaşları silip burnunu yukarı çekti. "Hatun'u aldattım..." Gözlerimi yumdum. Bir kadının yaşadığı en büyük acılardandır sadakatsizlik. Canını verdiğin eşinin ihaneti kimi yıkmazdı ki? "Hemde kimle biliyor musun? Leyla'nın anasıyla." Kalbime oturan acı dolu geçmişle ben bile ağladım. Bu sefer başkasının derdine, üzüntüsüne ağlıyordum... "O zamanlar ağabeyimle evli değillerdi, sonra evlendiler. Abim... Benden sonra evlendi. Kimse bilmez bunu. Yani aldattığımı bilirler ama o kişiyi bilmezler. Aramızda kalsın." "Tamam." dedim. Güvenini kazanmış olmalıyım ki böyle büyük bir sırrını paylaşıyordu benimle. Keşke kazanmasaydım da duymasaydım... Hatun hanımın yüz çizgilerine bile yansıyan acısının büyük olduğunu hep tahmin ediyordum fakat böylesine beklemiyordum. "O sıralar... Sürekli kavga ederdik. Hatun defalarca kez ayrılmak istedi fakat ailesi asla ön vermedi. Çaresiz kaldı, çırpındı durdu koca duvarların arasında. Ben de tabii o zamanlar daha yeni Ağa olmuş, havamdan geçilmiyor. Giderse gitsin düşüncesindeyim. Taa ki o güne kadar... Hatun çıktı karşıma, verdi silahı elime "Ya beni burada öldür ya da bırak gideyim!" dedi. İşte o gün her şey benim kafama dank etti. Hatun güçsüz değildi, tam aksine bugünde olduğu gibi çok güçlü bir kadındı. Bana asla boyun eğmedi, yaptıklarımı da hiç unutmadı. Aradan 25 yıl geçti, koca çeyrek asır ama hâlâ kırgındır. Belki de onu bu evde tutan çocuklarımızdı. Aşk evliliği yapmıştık fakat ben Hatun'un aşkını kendi ellerimle paramparça yaptım. Şimdi beni sorsan ona, bir kaşık suda boğmak istediğini söyler biliyorum. Yanımda olsun, canı sağolsun da varsın boğsun..." Hatalardan ders çıkarmakta çok önemlidir fakat bu bir hata değil, tercihti. Belki hata olsaydı Hatun hanım da üstünden yıllar geçmesine rağmen hâlâ hatırlamak yerine unutmayı seçerdi ama değildi... Biz kadınlar affetmiş gibi yaparız, affetmeyiz... O yara belki içimizde kabul bağlar ama yeri hep bellidir...
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD