***
Mutfakta suyun sesiyle karışan Selda Bağcan’ın sesi yankılanıyordu.
"Bu hayat hep böyle mi olur..."
Şarkının her kıtasında, kalbimin içinde yankılanan sorularla birlikte mırıldanıyordum. Tabakların buğusu yüzüme vururken, birden kolumun dürtülmesiyle irkildim. Başımı kaldırdığımda, karşımda evin çalışanı duruyordu. Dudakları kıpırdıyordu ama müzikten hiçbir şey duymuyordum. Kulaklığım aniden kulağımdan çekilince, ince bir acı yayıldı tenime.
"Kız Acuze! Ne mıy mıy iş yapıyorsun! Çabuk bitir şu bulaşıkları!"
Sesi mutfağın taş duvarlarında yankılandı. Ocağın başına geçip koca kepçesiyle çorbayı karıştırırken, ben içimden sabır diledim. Çünkü kaderin cilvesi buydu; bu konağın Ağa kızı bendim ama en çok çalışan da bendim. Onlar otururken, ben ellerim deterjandan çatlamış halde bulaşık yıkıyordum. Bunu da kimden görüp cesaret alıyorlardı? Elbette öz ve öz annemden...
"Yarın Kandaroğulları akşam yemeğine gelecekler. Çok işimiz var, çok!" dedi, kalçasını sağa sola sallayarak çorbasını karıştırırken.
"“Niye gelecekmişler Hayriye abla?" dedim dalgınca.
"Seni istemeye!" Demir kaşık elimden kayıp, gürültüyle eviyenin içine düştü.
"N-Ne?" dedim boğazıma takılan nefesle.
Hayriye abla kahkaha attı, alaycı, yürek burkan bir tonda.
"Ah Zemheri... üzülüyorum sana! Çok safsın be kızım. Koca Kandaroğulları seni mi isteyecek?"
Gülüşü kulağımda yankılandıkça, içimdeki umut biraz daha sönüyordu. Ama içimde bir sızı vardı... çünkü Kandaroğulları’nın oğlu, kalbimin tek sahibi olan adamdı.
Hayriye abla haklıydı belki. Ben çok saftım. Koca aşiret ağası ne yapsın benim gibi bir zavallıyı...
Mutfaktan çıkıp odama yöneldim. Tüm odalar yukarıdaydı; benimki ise bodrum katta, ambarın yanındaki karanlık köşede. Penceresi bile yoktu. Ama alışmıştım; kendi cehennemimde konfor yaratmayı öğrenmiştim.
Yatağa uzandığımda, dudaklarıma farkında olmadan bir gülümseme yayıldı.
Yarın onu görecektim. Belki sadece birkaç saniyeliğine, ama o bana aylarca yeterdi. Çünkü ben onu uzaktan sevmeyi, sessizce yanmayı öğrenmiştim.
Komodinin üzerindeki dosyayı alıp içindekilere baktım. Her bir sayfada, kalemle çizilmiş o vardı. Onu her gördüğümde gözlerimle değil, kalbimle fotoğrafını çekmiştim. Sonra eve gelip o anı kağıda dökmüştüm. Belki bu artık sapıklığa giriyordu, ama ne yapayım? Bir de şu sol yanımı dinleyin...
Resimleri sakince dosyasına yerleştirip çekmeceyi kilitledim. Anahtarı her zamanki gibi süngerimin altına gizledim. Bu evde bana ait tek yer, o küçük çekmecenin içiydi.
Kulaklıklarımı tekrar taktım. Şarkı yeniden başladı.
"Düşen hep yerde mi kalır?"
Gözlerimi kapadım, imkansız bir hayalin içine daldım... Onun beni sevdiği, çocuklarımızın olduğu, sıcak bir düşe...
Gerçekte olmasa da, hayallerimde her şey mümkündü.
***
"Gözü kör olasıca! Kız Acuze! Kalksana, bir sürü iş seni bekliyor!"
Hanife ablanın sesi, güzel bir rüyanın ortasına saplanan bıçak gibiydi.
Yumuşacık yastığıma daha sıkı sarılıp, gözlerimi kapadım.
"Burada bari beni yalnız bırak be koca karı." dedim mırıldanarak, rüyama tutunmaya çalıştım. Ama sıcak rüya ellerimin arasından kum gibi akıp gitti... Çünkü bir anda, kıçıma inen şaplağın acısıyla çığlık atarak doğruldum. Nefes nefese kalmıştım. Karşımda, elleri belinde dikilen Hanife abla, öfkeli bir boğa gibi bana bakıyordu.
"Göstereceğim sana koca karıyı ben!" Onu takmadan uykulu uykulu saatte baktım. Saat sabahın yedisiydi. Esnedim, daha tam uyanamamıştım.
"Ne böm böm etrafa bakıyorsun kız? Kalk üstünü giy!"
"Tamam abla, tamam..." dedim pes edercesine. Yeter ki cıyaklamasın.
O, homurdanarak odadan çıkınca, rahat bir nefes aldım. Elimi yüzümü yıkadım, dişlerimi fırçaladım sonra odama dönüp yatağımı düzelttim. Aynaya baktım... ya da bakmaya çalıştım. Çünkü odamdaki aynaların hepsini siyaha boyamıştım.
Kendi yansımama tahammülüm kalmamıştı. Çirkindim... bana her gün hatırlatılan, yüzüme vurulan o çirkinliğime bir kez daha bakmak istemiyordum.
Saçlarımı yandan örüp, üzerime siyah kumaşı geçirip mutfağa indim. Günümün yarısı orada geçerdi zaten. Daha sandalyeye oturur oturmaz, Hanife abla sandalyeyi çekti elimden.
"Yok sana kahvaltı! Şu yufkayı aç. Ağa’m dün istemişti kahvaltıya. Sonra tuvaletleri yıka, ardından avluya bakan pencereleri sil."
"Peki..." dedim sessizce, gözlerimi kaçırarak.
Tezgaha un, yoğurt, su koydum. Ellerim titriyordu. Kaçamıyordum bu evden; nefes aldığım her köşe, zincirlerle örülmüştü. On dokuz yaşındaydım ama hayatım bitmişti sanki. Akranlarım üniversite sıralarında gülüp eğlenirken, ben burada evin kirini, pasını temizliyordum. Bu muydu kaderim? Allah’tan bu muydu bana reva görülen?
Yufkayı açtım, katladım, bıraktım kenara. Sonra dört tuvaleti teker teker yıkadım. Ardından kovayı doldurup pencerelere geçtim. Ellerimde derman kalmamıştı. Karnım açlıktan guruldayınca içimden küfrettim.
"Vicdansız kadın..." dedim fısıltıyla. Boşuna alıyor o parayı, bütün işi ben yapıyorum. Bana ise ayda bir bin lira belki verirler, o da belki...
Salonun penceresini silerken, babam içeri girdi. Bir refleksle doğruldum.
"Günaydın Ağam." dedim saygıyla.
O, yüzüme bile bakmadan seccadeyi serip namaza durdu. İçimde acı bir gülümseme belirdi. Ellerim camın üzerinde gezindi.
Namaz kılıyorlardı ya... sanıyorlardı ki o secdeler kalplerini temizler. Ama kalplerinin kiri, dualarla bile çıkmazdı.
Sen önce kızına sahip çık be vicdansız adam, diye geçirdim içimden. Sen, kızının sana baba demesinden bile tiksinen birisin.
Camın üzerinde kendi silik yansımamı gördüm. Aynalarımı karartmıştım ama kaderin aynası, yine beni bulmuştu.
...Güneş çoktan çekilmiş, gökyüzü yorgun bir kızıllığa bürünmüştü. Ellerim deterjandan bembeyaz kesilmiş, sırtımın her kemiği tek tek ağrıyordu. Ayaklarımı sürüye sürüye avludan odama doğru yürüyordum ki, cadı kadın seslendi.
"Acuze! Gel şu tabakları al, sofrayı kur."
İçimden bir homurtu koptu.
El insaf be! El insaf! Onu da bir kez siz kursanız eliniz mi düşerdi?
Yine de sesimi çıkarmadım. Başımı eğip mutfağa yöneldim, tabakları aldım. İki masayı birleştirip otuz kişilik uzun sofrayı kurarken, ellerim titredi, dizlerim çözülecek gibi oldu. Ama yaptım. Her tabak, her çatal yerini buldu. Örtüler düzeltildi. Her şey kusursuzdu.
Sofra hazır olduğunda, artık odama gitmeyi bile gereksiz buldum. Nefes almak için mutfağa geçip, avluya bakan camın önündeki sedire yığıldım.
"Görende tüm konağı kaldırmış sanır, alt tarafı tuvalet yıkayıp iki cam sildin."
Hayriye’nin sesi kulaklarımın arkasında yankılandı. Umursamadım. Başımı çevirip ona bakmadım bile. Gözlerim, avlunun taş zeminine düşen gölgeleri izliyordu.
Tam o sırada, konağın koca tahta kapısı gıcırdayarak açıldı. Evin erkekleri gelmişti.
İki üvey abim... Mustafa evliydi, Ozan bekar.
Üvey annem iki yıl önce öldüğünde, bu konakta bana iyi davranan tek insanı da toprağa vermiştim. Ondan sonra bana bakan gözlerin hiçbiri sevgi taşımıyordu.
Sedirler de oturmuşlardı, kahkahaları yükseldi, içtenmiş gibi duran gülüşmeler yankılanıyordu. Bir aile tablosu çiziyorlardı.
Oysa benim yerim orasıydı. Ama ben burada, mutfağın camının ardında, onlara bakarak var oluyordum.
Bir aileye ait olmadan, o ailenin hizmetkarı gibi yaşamayı öğrenmiştim.
Konağın kapısı yeniden açıldığında içimdeki sıkıntı bir anlığına yerini heyecana bıraktı.
Misafirler gelmişti. Kandaroğulları...
Kalbim göğsümde daha hızlı atmaya başladı. Gözlerim, kalabalığın arasından onu aradı.
Onun adımlarını, onun sesini, onun siluetini...
Ama önden yaşlılar girdi. Karşılayanlar sarıldı, tokalaştı. Gülüşmeler, samimi gibi duran sıcaklıklar...
Benimse gözlerim hala aynı noktadaydı.
O gelmedi mi? O tek ihtimalin gerçekleşmemesiyle, içimde bir şey daha sustu.
Yorgunluğum artık sadece bedensel değildi.
Sırtımı dönmek üzereydim ki...
Birden tüm heybetiyle, sessiz bir fırtına gibi kapıdan içeri girdi. Bir an nefesim kesildi, kalbim göğsümden değil, boğazımdan atıyordu sanki.
Her zamanki gibi baştan ayağa siyahlara bürünmüştü. Giydiği takım elbise üzerinde öylesine kusursuz duruyordu ki, etrafındaki tüm bakışları tek bir hareketle üzerine çekiyordu.
Omuzları dik, adımları kararlıydı. Kimsenin karşısında eğilmeyen bir adamdı o.
Koca Midyat’ın Çekdar Ağası...
Buralarda biri “Çekdar Ağa” dedi mi, erkeklerin bile dizleri çözülürdü.
Ama benim için sadece bir isim değildi o. Kalbimin, aklımın, hatta nefesimin orta yeriydi.
Evet, zalimdi. Evet, küstahtı, soğuktu, duygusuzdu... Ama ben onu tüm bunlara rağmen sevdim. Belki de tam da bu yüzden sevdim.
Bile bile lades benimkisi.
Yanımdaki Mine, cama yapışmış bir halde nefesini tutarak fısıldadı.
"Anaaa... bu Çekdar Ağa çok yakışıklı ha! Okuldaki tüm kızlar ondan bahsedip durur.”
Sözleri içimi delip geçti. İçimde kıskançlığın zehri yavaşça dolaşırken, dışarıdan belli etmemeye çalıştım.
Haklıydı. Tüm Midyat değil, belki tüm Mardin’in kızları onun adını rüyalarında sayıklıyordu.
Ama kimse bilmezdi... ben onu herkesin hayal ettiği yerden değil, gerçekliğin içindeki dikenli yanından seviyordum.
Camın ardından bir an bile ayrılmadan izledim onu. Her hareketinde bir asalet, her bakışında bir soğukluk vardı.
Masadaki yemekler bitmişti, sohbetler gülüşmelere karışmıştı. Ardından terasa geçmiş, sıra gecesi başlamıştı.
Ama ben orada değildim elbette; avlunun sessizliğinde, gözlerimle sadece boş masayı izliyordum.
Elim alışkanlıkla boş tabaklara uzandı. Yavaşça toplamaya başladım. O sırada duyduğum o ses...
Tanıdık, tok, buyurgan... Bana takılan acımasız lakabı söyledi.
"Acuze?"
Birden arkamı döndüm. Ve nefesim tutuldu.
Karşımda, sadece birkaç adım ötede, Çekdar Ağa duruyordu. Bu kadar yakında olmasına bedenim alışık değildi.
Oysa az önce terasa çıktığını sanmıştım... demek gitmemişti.
Kalbim deli gibi atarken, dudaklarım kurudu. Ağzımdan tek kelime çıkmadı.
Acuze... demişti bana.
Onun ağzından çıkan bu kelime, kalbime bıçak gibi saplayıp kanattı.
Onun gözünde ben sadece bir hizmetçiydim... ama burnuma dolan o erkeksi, keskin koku bu düşüncelerden hızla sıyırdı beni.
Bir anlığına göz göze geldik. Bakışları sertti, sorgulayıcı... ama altında bir şey daha vardı. Anlam veremediğim bir şey.
Sanki zihnimin içini okuyordu.
Kahverenginin en tehlikeli tonundaki gözleri bana öyle bir baktı ki... O an zaman durdu. O gözler bana bir ömür baksın isterdim.
Sonra dudaklarını araladı. Ve beni yaşarken öldürecek, kalbimin tam ortasına saplanacak o soruyu sordu.
"Odan nerede?"
***