***
Sırtıma dokunan şeyle, ağlayarak uyaya kaldığım otların üzerinden irkilerek doğrulup sırtıma dokunanın ne olduğunu görmek için güçlükle ağrılarımla beraber döndüm. Bu ağrılar canımı acıtıp yüzümü buruşturmama neden olunca, yüzüme eğilip yanağımı yalayan atımla her şeye rağmen gülümsedim. Ailem bu at kadar bile merhametli olamamıştı. "Günaydın oğlum." Deyip kendimi zorlayarak, ona tutunarak oturur vaziyete geçtim. Otlara baktığımda, çoğu kanıma bulanmıştı. "Özür dilerim, otların benim yüzümden kan oldu." Dememle, birden yüzüme doğru kişneyip başını boynuma gömdü. Sorun olmadığını sanırım söylemeye çalışıyordu. Başını nazikçe okşayıp, sıkıntıyla derin bir nefes aldım. Şu anda sadece bir bardak suya ihtiyacım var, boğazım kupkuru ancak su yok. Gözüm atımın su kabına takıldı. Hayır hayır, onu da içemezdim çünkü açık yaralarım var ve enfeksiyon kapardım.
"Aşık olduğun adam yüzünden bu haldesin biliyorsun değil mi?" Biliyorum iç sesim de, onun beni istememesi normal. Normal olmayan, sırf o beni istemedi diğe babamın bana bunu yapması. "Zemheri, senle evlenmesine gerek yoktu. Seni korusa zaten yeterdi." Boş ver be iç sesim, her şey olacağına zaten varır. "Saf olmaya devam yani, peki." Hafif tebessüm ederek doğrulup, kan olan otları ayırıp atımın yemesi için temizledim. Acım artınca, karınımı tuttarak duvarın dibine çöktüm zaten ayağıma takılı olan bu zincirlerle de pek uzağa gidemiyordum. "İnsan insana bunu yapıyorsa, kim bilir sizler neler çekiyorsunuz." Dedim atıma bakıp, o ise sabah kahvaltısını yaparak otlarını yiyordu. Duvara yasladığım sırtımda, sızlamalar vardı. Ne halde olduğumu görmek bile istemiyordum. Kapı açılma sesi geldiğinde, korkarak o tarafa döndüm. Yine beni dövmeye mi gelmişti?
Mine içeri gizlice üzerine giydiği okul üniformalarıyla girince, rahatladım. Elindeki su peti ve sandviçle yanıma hemen koşar adım geldi. "Abla elimden bu kadar geldi. Gece herkes uyuyunca tekrar getiririm. "Deyip beni baştan aşağı süzdü. "Abla çok kötü görünüyorsun. Çekdar Ağa'ya söyleyeyim belki bulur bir hal çaresini."
"Deme ablam. Hem sen beni dert etme, git okuluna kimse seni görmeden." Saçlarını hafif okşayıp gülümsemeye çalıştım. "Peki ablam." Deyip istemeye istemeye bana bakarak çıktı. Gözümden bir damla yaş aktığında, getirdiği suyu dudaklarıma götürerek içtim. Babam geldiğinde görmesin diye suyu ve sandviçi otların altına sakladım. Bide zavallı Mine benle yanmasın.
Saatlerce aynı yerimde oturup kalmıştım. Ahırın küçük camından gökyüzüne baktığımda, hava yavaştan kararıyordu. Birden dudaklarımdan çok sevdiğim o şarkı sözleri dökülü verdi.
"Akşam olur karanlığa kalırsın... Derin derin sevdalara dalarsın... Oy gelin gelin sevdalı gelin, öldürdün beni..."
*5 GÜN SONRA*
Çekdar'dan...
Yaşanan olaylar yüzünden babam ve İbrahim Ağa aralarında anlaşıp nişanı daha erkene çekmişlerdi ve bugün Nur'la nişanlanacaktık. Nur'u kuaförden almak için bekliyorum ama nedense mutlu değildim, belkide her şey aceleye geldiği içinidir. Arabaya yaslanmış beklediğim esnada, kardeşleri ve annesiyle kuaförden çıkan Nur'a baktığımda, kırmızı kiras fistanlarıyla gayet güzel görünüyorken, sırttım. Yanıma heyecanla gelip gülümsedi. "Nasıl olmuşum?" Dediğinde, arabanın kapısını onun için açtım. "Çok güzel olmuşsunuz. Hadi binde gidelim, geç oldu." Dediğimi hemen yapıp arabaya binince, geciktiğimiz için bende binip hızla konağa sürdüm ve kısa sürede varmıştım. Arabadan inerek, Nur'a kapıyı açtığımda elinden tutarak yardımcı oldum.
Konağın kapısı davul zurnalar eşliğinde açıldığında, Nur'un elini koluma geçirip içeri doğru ilerleyip bize özel olan masaya oturduk.
"Neyin var Çekdar?" Bu soruyu soran Nur'a döndüğümde, "Bir şeyim yok güzelim." Dememle gülümseyip, yanına gelen arkadaşlarıyla fotoğraf çekindi. Saatler geçip herkes eğlenince, yüzük takma vakti gelmişti. Ayağa kalktığımızda, babam parmaklarımıza yüzüğü geçirince, dualar okundu ve ardından kurdelenin kesilmesiyle derin bir nefes aldım. Kurdele kesilince sanki bu yüzük, yüzük değilde artık kelepçe olmuştu. Geç saatlere kadar sürüp ardından bitince nişan, herkesin dağılmasıyla odama çekilip camdan manzarayı seyrederken de, parmağımdaki yüzüğü çeviriyordum. Aylardır sevdiğim kadınla bugünü hayal ederken, şimdi içimde büyük bir huzursuzluk vardı. Acuze'nin o kokusu aklımı alak bulak etmişti. Telefonuma gelen bildirime baktığımda, Nur'dan gelmişti.
"Evleneceğimiz günü iple çekiyorum sevdiğim adam." Cevap vermeden telefonu koltuğa fırlatım. "Of...Çekdar Ağa of! Bu seferde çıkmaza girdin." Deyip, parmağımdaki yüzüğe baktım. Hiç bir şeyden korkmazken, bu hissetiğim evlilik korkusu muydu? Belki de bir kadının sorumluluğunu almak bana ağır geliyordu ama bu olamazdı. Bu içimdeki bambaşkaydı...
Zemheri'den...
Bu ahırda geçirdiğim beşinci gün ve Mine'nin dediğine göre Çekdar bu gün nişanlanacakmış. İlk duyduğumda sanki yüreğimi söküp, ayaklar altına alıp ezmişler gibi hissetim. Demek ki her şey bu kadarmış. O başka kadınla mutlu, ben ise burada tutsak olacaktım. Onun adına sevindim, en azından benim gibi aşk acısı çekmeyecek, sevdiği ile olacaktı. Ben zaten imkansızı sevdiğimi biliyordum, onu sevmek güzeldi ama hiç istemediğim o son gün gelip çatmıştı ve her şey bitti. Bana kalan tek şey ise içimdeki bu sevdayı, bir daha filizlenmesi için en dibe gömek. Belki zor olacak ama bu yürek her şeye alışır, onu sevmeye alışdığı gibi...
Yaralarım ise hala iyileşmemiş, aksine bu kir pas içinde enfeksiyon kapmışlardı. Yapacak hiç bir şey yoktu, belki ölmeme vesile olur da, bu konaktan kurtulurum. Yaz ayında olmamıza rağmen birden üşüyüp, tir tir titremeye başladım. Kollarımı kendime sardığımda, alnımdan boncuk boncuk ter akmaya başladı. Mide bulantısı da baş gösterince, başımı çevirip duvarın dibine kustum ama kan kustum. Ağzıma gelen kan tadıyla daha çok kusunca, öğürmekten nefes alamaz olmuştum. Ağzımı elimin tersiyle silip, toprak duvara sırtımı güçlükle dayadığımda deri derin nefesler alıp veriyordum. Vücudumdaki ağırlarda buna eşlik ettiğinde ayağımdaki zincirle ayağa kalkıp, kapıya ilerleyip yumruğumu güçsüzce demir kapıya geçirdim. "Ana! Çıkar beni burdan." Son gücümle seslendiğimde, öksürmeye başladım. Resmen vücudum bile onlara yalvaracağına burada öl daha iyi diyordu. Gözümden akan yaşlarla tekrar duvarın dibine oturup, öylece bekledim ama bilincim yavaştan beni terk ediyordu...
Çekdar'dan...
Her zaman ki gibi gözüme uyku girmemiş, odamdaki tekli koltuğa oturmuş derin düşüncelere dalmıştım. Nur bana yalan söylüyor olabili miydi? Ne zaman ona parfümü sorsam bozulurdu. Mektup ve fulardan iki yıl sonra onu bulup ilk sorduğumda, aradan iki yıllın geçtiğini bahane ederek parfümü hatırlamadığını söylemişti. Acuze ise aksine parfüm kullanmadığını söylüyordu. Aklıma Acuze'yi mutfağın kapısında gözü morarmış bir şekilde gördüğüm geldi. Uyarmama rağmen o Serhat iti ona tekrar el kaldırmış olmalı.
Peki ya şimdi nasıldı? Nişanlı bir adam olarak onu merak etmem belki saçmaydı ama benim yüzümden o halde olduğunu bilmek, beni huzursuz ediyordu ve kim bilir belki şu anda iyi bile değildi. Her şeyi göze alıp yanına gitmeli miydim? Bu sefer de beni görürlerse işler hepten çıkmaza girer. Telefonuma bildirim gelince, Nur tekrar mesaj atmıştır diyerekten, hiç bakmadan kadehimden bir yudum aldım. Tekrar bildirim sesi gelince, telefonu sinirle alıp baktığımda kayıtlı olmayan bir numaradan iki mesaj gelmişti.
"Ağam ben Sayman konağının çalışanı, Mine. Serhat Ağa, Zemheri'yi öldüresiye dövüp, 5 gündür ahıra hapsetti. Şimdi yanına gittim baygın yatıyor, gözünü seveyim yardım et."
"Onun bu halde olmasının nedeni az da olsa sensin Ağam, lütfen görmezden gelme."
İsmi Zemheri miydi? Tahminlerimde haklıymışım! Şerefsizin kıza bunu yapacağı beliydi. Ben nasıl aptal gibi babama ayak uydurup, o gün karşı gelmedim. Ceketimi alıp odadan hızla çıktığım gibi merdivenlerden indiğimde, babamın sesini iştim. "Çekdar!" Nişan bittiğine rağmen bu saate neden uyanık olduklarını bilmediğim, avludaki sedirlerde oturan anam ve babama döndüm. "Buyur baba." Kaşlarını çatarak, sorgularcasına söze girdi. "Nereye gecenin bu saatinde, inşallah yine o kıza gitmiyorsundur?" Onun bu sözü üzerine anam durur muydu hiç, hemen lafa girdi. "Kurbanın olayım oğlum bir hizmetçi kız için başını belaya sokma, daha yeni bugün nişanladın. Bu güzel günü sözlüne de, kendine de zehir etme."
Bana kısacası sırt çevir, kızı ölüme terk et diyorlardı. Bir yandan ise Nur'un olayları duyunca nasıl üzüldüğü aklıma gelince, kararsız kaldım bir anlığına ama ben bunu bir kez yaptım tekrar asla yapamam, onu o halde bırakamam. Bu benim hatamdı ve bedelini ben ödemeliyim, Acuze değil. "Ben her şeyi hal edeceğim." Diyerek konaktan çıkıp, arabama binip son sürat sürdüm. Gerekirse onu artık yanıma alırım ama o itin eline bırakmam! Kısa sürede Sayman konağına vardığımda, aşağı inip arka bahçe kapısından gizlice içeri girip ahırı ararken, "Ağam!" Diyen kısık çıkan kız sesine dönünce, genç bir kızı görüp yanına ilerledim. Bana mesaj atan o olmalıydı.
"Sağol Ağam geldiğin için, Zemheri içerde." Telaşlı sesiyle kapıyı gösterince, demir kapıyı iterek içeri girdiğim gibi otların içinde baygın yatan Zemheri'yi gördüm. Yanına çöküp vücudunun kurumuş kanlar içinde görünce, içimden kendime küfürler ettim. Bu benim eserimdi! Onu kucağıma alıp tam kalkmıştım ki, nereye bağlı olduğunu bilmediğim zincirde otların içinden yükseldi. Gözlerimle zinciri takip etmemle, Zemheri'nin ayağına bağlı olan prangayı gördüm. Ulan insan kızına bunu nasıl yapar?!
Zemheri'yi tekrar otların içine uzatıp, duvara monte edilmiş zinciri açmaya çalıştım ama açılmıyordu.
Sinirle ensemi okşayıp döndüğümde, karşımda dikilen ve öfkesinden kuduran Serhat Ağa'yı gördüm. "Uzun zamandır seni bekliyordum Çekdar Ağa." Bana doğrultuğu silahla yüzünde sinsi bir sırıtma oluştuğunda, her şeyin bir plan olduğunu anlamıştım. Az ötemizde duran Mine denen kıza takılınca gözüm, içim içim ağlıyordu. Küçük kızıda oyununa dahil etmiş it herif. Şimdi ne olacağı konusunda en ufak fikrim yoktu. Tek bildiğim tekrar başa sardığımız...