~Acı Çığlığım~

1180 Words
Zemheri'den... Mutfakta oturmuş avludaki ağaların vereceği kararı kaderime boyun eğmiş bekliyordum. Onları tam göremiyordum çünkü bir gözüm yarı açıktı, babam olacak insafsız nasıl tokat atmışsa gözüm kan toplamış ve göz altım morarmış, şişmişti. Bu nedenle de göremiyordum. Sevdiğim adamın hatasını en ağır şekilde ben ödeyecektim. Sevmek bunu mu gerektirirdi ki? Tüm ağaları sadece heybetiyle bile cebinden çıkaracak olan Çekdar'a takıldı gözlerim, ilk defa yüzünde endişe okunuyordu. Onu çok iyi tanıdığım için belki sadece ben görüyordum. Beni babamın zulmü endişelendirirken, onu endişelendiren neydi? Dündar Ağa'nın söze girdiğini gördüğümde sertçe yutkundum. En çok sözü geçen o'ydu ve benim tüm hayatım, onun iki dudağının arasındaydı. Duymuyordum onları, bu nedenle Mine'yi onlara yakın durması için göndermiştim. Camdan Mine'nin gizlice mutfağa geldiğini görünce hemen oturduğum yerden doğrulup, Mine'yi bekledim. Mutfağa girdiği gibi dibinde bitip, omuzlarından tuttum. "Ne karar verdiler ablacım?" Kalbim deli gibi atıyorken, başım stresten zonkluyordu. "Abla...Evlenmenize karar verdiler." Omuzlarından tuttuğum ellerim kayıp boşluğa düşmüş, ayaklarım hissizleşmişti. Açık kapıya doğru dönüp oturan Çekdar'a buğulu gözlerimle baktığımda, gözümden bir damla yaş akmıştı... Çekdar'dan... "O kızı alıp, karın yapacaksın." Dündar Ağa'nın bu cümlesiyle, dizimin üstündeki elim sinirle yumruk olmuştu. "Mahmut Ağa! Sizin bize sözünüz vardı, haftaya nişan yapacaktık. Bu nasıl saygısızlıktır?!" Sevdiğim kadının babası İbrahim Ağa, tavrını ortağa koyduğunda lafa girdim. "Ben Acuze'yle evlenmem Dündar Ağa! İbrahim Ağa'nın dediği gibi benim zaten onun kızına sözüm var." Sesim sakin ama kararlı çıkmıştı. Sevdiğim bir kadın varken, sevmediğim bir kadınla evlenemem. Babamda bana arka çıkınca, birazda olsa rahatlamıştım. "Çekdar haklı." Deyip Dündar Ağa'ya döndü. "Ağam, büyüğümüzsün sözüne hürmetimiz vardır ancak Çekdar'ın zaten sevdalısı var. Yok mu bunun başka çıkar yolu? Ben oğlumada, o kıza da kefilim. Kötü bir şey yapmamışlardır." Dündar Ağa biraz düşünüp ağalarla istişare ettiğinde, ortak bir sonuca varmışlardı. "Madem Çekdar'ın sevdalısı var, tamam o vakit. Aranızda sulh yapın, bende ikisine kefilim." Diyerek, bu sefer sinirinden kuduran Serhat Ağa'ya hitaben konuştu. "Sende kızına kefilsen eğer namusuna zaten leke gelmemiştir. Midayat'a hepimiz seni tanırız, kimsenin de haddi değil kötü söz etmeye." Tüm ağalar başıyla onaylayıp destek olunca, Serhat Ağa zoraki kabul etmişti. "Senin sözün, benim sözümdür Ağam." Demesiyle artık her şey çözülmüştü. Rahatlayarak derin bir nefes aldığımda, mutfağın açık kapısından gözleri bende olan Zemheri'yi gördüm. Gözüne n'olmuştu? Dövmüş müydü bu it onu?! Tam ayağa kalkacağım esnada, babam koluma elini koyarak beni durdurunca ona döndüm. Nereye baktığımı anlamıştı ve gözleriyle bana, konuşursan toparlayamayız diyordu ve haklıydı. Öfkemi içime hapsederek gözlerimi tekrar kapıya çevirdiğimde orada yoktu. Ağalarla biraz daha oturup Midyat'ın sorunlarını konuştuktan sonra herkes dağılmıştı. Sayman konağından çıktığım gibi günlerdir buluşamadığım sevdiğim kadının yanına sürdüm arabayı... Zemheri'den... Gözlerim Çekdar'dayken, "Ben Acuze'yle evlenmem Dündar Ağa!" Deyişi defalarca kulaklarımda çınlayıp durdu. Ne onla evlenme haberini alaydım, ne de bunları duyaydım. Ölüm emrine bile razıydım ben, onun bu sözü asıl benim sonum demekti. Biliyordum, babam bunun sinirini, hıncını benden pis çıkartacaktı ve işte bu yüzden ölmeye razıydım çünkü...o beni öldürmeden öldürecekti. Kaç süredir dikildiğimi bilmeden Çekdar'a gözlerimle dalıvermiştim. Gözleri gözlerimle buluştuğunda, içimdeki kor alevler birden harlanıp nefesimi kesmiş, yüreğimi yakmıştı. Ben bu olanlardan sevmenin bedelini değil, kadın olmanın bedelini çok güzel ödemiştim. Şimdi ise sevilmeyen evlat, istenmeyen kadın olmanın bedelini en güzel haliyle ödeyeceğim... Mutfakta put gibi oturmuş, artık yaş akmayan gözlerimle uzaklara dalmış celladımı bekliyordum çünkü herkes gitmişti. Ve işte o an, azrailimin sesi yükseldi. "ZEMHERİ!!!" Konakta yankılanan ses, içimdeki korku tanelerini tek tek filizlendiriyordu. Başımı kaldırdığımda, tezgaha sırtını yaslayan Hayriye ablayı ve hemen yanında duran Mine'nin korku dolu gözlerini gördüm. Onların korkusu içimdeki korkunun yanında bir hiç olsada ayağa kalkıp çıktım mutfaktan ve avlunun ortasında durup burnundan soluyan babama doğru ruhsuz ruhsuz adımladım. Karşısında durup gözlerine baktığımda, bekledim...bekledim...bekledim ve gece kaldırdığı elini tekrar kaldırıp sertçe yanağıma geçirdiğinde, bu darbe karşısında güçsüz ayaklarım beni taşıyamayınca her zamanki gibi yine ayaklarının dibine düşmüştüm. "Ulan şerefimi iki paralık ettin!" Hırkamın omuz kısmından tutup kaldırarak bir tokadını daha yanağıma geçirdi. Yanağım cayır cayır yanıyor, kulağımdaki tiz ses susmuyordu. "Seni öldürmeyip de ne edeyim?!" Karnımda sertçe geçirdiği tekmesiyle nefesim kesilirken yerde iki büklüm olmuştum. Her zaman ki gibi aynı darbeler, aynı acılar ve farklı cümleler. "Altına giriyordun da, ne diye istemedi seni?!" Deyip üst üste karnıma geçirdiği tekmelerle ağzımdan akan kan artık fazlalaşınca taş zemine damlıyordu. Söyledikleri zaten beni bin beter etmişti. Bir baba, kızına nasıl bu lafları söylerdi? "Baba yeter! Bu namussuz kızın yüzünden bide katil olup hapislere düşmeyesin." Diyen Mustafa abim babamı tutunca, güçlükle başımı yerden kaldırıp bana nefretle bakan gözlerine baktım. Abi diyorum ama o insan bile değil. "Doğru dersin oğlum ama bu ona yetmez!" Diyerek birden ördüğüm saçımdan tutarak peşinden çekiştirince, acıyan saç diplerimi çığlık atarak tuttum. "Ağam, Ağam yalvarırım bırak!" Sesimle konağı inletirken kimse yardımıma koşmuyordu. Baba, diyerek bile haykıramıyordum çünkü o hiç babam olduğunu kabul etmemiş, bana da söyletirmemişti. Ahıra beni sürükleyip, demir kapıyı ayağı ile sertçe tekmeleyip açarak, kuru otların içine beni ittiğinde, tökezleyerek düşmüştüm. Atlar için duvara asılı olan pranganın zincirini çekiştire çekiştire gelip ayağıma takacakken, geri geri giderek yalvardım. "Ağam, kurbanın olayım beni burada bırakma!" Gözümden sel misali yaşlar akarken, ayağımdan tutup zorla bileğime demir prangayı taktı. "Seni altına almasını biliyordu, şimdi seni buradan çıkarsında göreyim." Diyerek yerden aldığı fırça sapını sırtıma birden geçirdiğinde, acıyla inlemiştim. Bilmem kaç defa bacaklarıma, başıma, sırtıma vurmuştu ve en son sırtıma indirdiği sert darbeyle sopa kırılınca, korkan atlar şaha kalkarken acıdan nefesim gitmişti. "Bu da sana yetmez fahişe ama sen dua et elimi kana bulamak istemiyorum." Diyerek demir kapıyı kapatıp, konağı inleterek ev halkına bağırdı. "Ona bir damla su dahi vereni, onla beraber gebertirim!" Zar zor nefes alıp vererek doğrulmaya çalıştığımda, acıyla inledim. Kalktığım yere tekrar düştüğümde hüngür hüngür ağladım. İşte bu yüzden ölmeye razıydım çünkü bu acılarla yaşayıp, can çekişmek istemiyordum... Çekdar'dan... Bize özel olan tepeliğe geldiğimde, ağacın altında oturan sevdiğim kadını görünce sırıttım. Özlemiştim onu. Ağacın arkasından dolanıp, gizliden birden yanağından öptüğümde irkilerek bana döndü. "Korkutun beni!" Deyip boynuma sarıldığında, bende ince beline kollarımı sarmıştım. Başımı boynuna gömünce, birden Acuze'nin kokusunu hayal ederken buldum kendimi. Hemen bu düşümden uyanıp kollarımı geri çekerek, yüzünü avuçlarımın arasına aldığımda birden gözleri doldu. "Duyduklarım doğru mu?" Baş parmağım ile yanağını okşarken de konuştum. "Doğru ama her şeyi hal ettim." Yumruğunu sinirle göğsüme geçirdi. "Ne işin varmış o kızın odasında?" Kıskançlığına tebessüm edip, alnından öptüm ve istemeye istemeye yalan söyledim. "Kızın sıktığı bir parfüm vardı. Sana almak için fırsat bulup, sormak istedim ama beni gören ev halkıyla işler büyüdü." Başını göğsüme yaslayıp, gülümsedi. "Yani benim için mi bu kadar tantana çıktı?" Yumuşak dalgalı saçlarını okşayarak, "Evet güzelim." Diyerek uzaklara daldım. Bir süre öylece sarılarak hasret geçirince, aklıma günlerdir takılan o çok merak ettiğim soru geldi ve hemen sormak için onu omuzlarından tutup kendimden biraz uzaklaştırınca iri gözlerine baktım. "Bana yıllar önce verdiğin zarfın içinde bide fular vardı. Fulara sinen kokunun, o zamanlar kullandığın bir parfüme ait olduğundan emin misin Nur?" Bu sorumun üzerine, kaşlarını bozulmuşcasına çattı. "Ne yani, sözüme güvenmiyor musun Çekdar Ağa?" Sıkıntıyla derin bir nefes alarak, "Güveniyorum." Dedim. Ondan uzaklaşarak elimi ceplerime sokup, tepeden dağ manzarasını seyrettim. Sevdiğim kadının yanındayım ve mutlu olmam gerekirken, içimde anlamlandıramadığım büyük bir sıkıntı vardı. Nur'a göre o koku bir parfüme aitti ama aynı koku Acuze'de de var ama o parfüm kullanmıyordu. Hangisi yalan söylüyordu? Sevdiğim kadın mı yoksa iki gündür tanıdığım o kız mı..?
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD