***
"A-ağam..." dedim güçlükle. Sesim neredeyse çıkmıyordu, boğazıma düğümlenmişti kelimeler.
Bu, beklediğim bir soru değildi. Hele ki delicesine sevdiğim adamın ağzından dökülünce, nefes almayı bile unuttum.
O ise yüzüme kısa bir an baktı; gözlerindeki yorgunluk yerini tekrar o tanıdık soğukluğa bıraktı.
"Uykusuzluk iyice kafa yaptı. Sormadım say." dediğinde, arkasını döndü ve bir kelime daha etmeden çıktı odadan.
Kapı kapanır kapanmaz dizlerim çözüldü, derin bir nefes aldım. Yatağın kenarına oturup ellerimi birbirine kenetledim.
Kalbim hala deli gibi çarpıyordu.
Ne diye şimdi yanımda uyumak istemişti? Ne istiyordu benden... merhamet mi, huzur mu, yoksa sadece o kokunun kaynağını mı?
Bilmiyordum. Bir süre sessizce kapıya baktım.
Sonra gözlerim doldu, dudaklarım aralandı, fısıltıyla konuştum.
"Gitmesi gerekiyordu." Evet, gitmeliydi de.
Ben evleniyordum, o da. Ama kalbim bunu bilmiyor, hala onun adını atıyordu.
Gitmişti, ama içimdeki sesi susturamamıştı.
***
Sabah gözlerimi açar açmaz dün gece zihnime hücum etti.
Çekdar Ağa’nın yüzü, sesi, nefesi. O kadar yakındı ki bana... ilk defa.
Kalbim, sabahın sessizliğinde bile yeniden hızla çarpmaya başladı.
Utandım. Kendimden, hislerimden, o anı düşlemekten...
Yatağımdan kalkıp küçük banyoya geçtim. Elimi yüzümü yıkadım. Su damlalarıyla birlikte dün gecenin izlerini de silmek ister gibiydim ama nafile... içimdeki utanma duygusu kalıcıydı.
Mutfağa doğru yürüdüm. Avluda çalışanlar bir telaşla koşuşturuyordu.
"Bu gün kim gelecek abla, bu hazırlık niye?" dedim yorgun bir sesle.
Hayriye abla, elindeki kaşığı tencereye vurup bana baktı.
"Kız, haberin yok mu? Görücülerin gelecek."
Donup kaldım. Ne görücüsü? Bu kadar erken mi?
"Öyle sap sap oturacağına kalk, üzerine bir şeyler giyin güzelce. Dua et şu tipinle seni alan olacak."
Sözleri içime bıçak gibi saplandı. Başımı eğdim; gözlerimden yaşlar süzülmeye başlayınca fark ettirmemek için hemen arkamı dönüp çıktım mutfaktan.Yürüyordum ama koşmak ister gibiydim.
Bu evde herkes beni bir yük gibi görüyordu. Ne yapmıştım ben?
Bu aileye hizmet etmekten, onların kırık tabaklarını toplamaktan, sessiz kalmaktan başka ne suçum vardı?
Odama geçtim, yatağın ucuna oturdum. Saatler geçti, tek bir damla umut bile yoktu içimde.
Kapım hızla açıldığında, annem içeri girdi. Elinde lacivert bir kumaş vardı.
Yüzüme fırlattı. "Al şunu giy! Belki çirkinliğini örter de insana benzersin."
Başımı kaldırdım, önce sessizce güldüm. Sonra o sessiz gülüş sinire dönüştü.
"İnsana benzeyeyim öyle mi ana? Peki siz o kararmış kalbinizle neye benzeyeceksiniz, insana mı? Şeytan bile sizden daha merhametlidir be!"
Sözlerim biter bitmez tokadı yüzümde patladı. Başım yana döndü.
Yanağımda yanma, kulaklarımda uğultu...
O ise öfkeyle haykırıyordu.
"Bu konakta Hanımağa olacağıma, üzerime kuma gelen kadının kölesi oldum! Kocam her gece onun yanına giderken ağladım. Kaynanam beni sevsin diye dizinin dibinden ayrılmadım. Gitmeyi biliyordum ama gidecek yeri bilmiyordum ben!"
Sonra kolumu tuttu, sertçe itti. Yatağın üzerine düştüm.
Nefesi hırladı, gözleri kinle doluydu.
"Yıllar sonra ilk çocuğum olarak sen doğdun ama güzel doğmayı bile başaramadın. Herkes senin gibi bir acuzeyi doğurduğum için yüzüme bakmaz oldu. Kumamın çocukları senin gibi çirkin değildi Zemheri! Uğursuz karabulut gibi çöktün hayatıma. Sen benim hayatımı mahvettin!"
Sustuğunda bile içimde yankılanıyordu sesi.
Oysa masum olan bendim. Niye onun kırgınlıklarının, kumasının, kaynanasının nefretinin bedelini ben ödedim?
"Merak etme ana, bak sevmediğim bir adama kuma diye gideceğim. Senin yaşadıklarını ben de yaşayacağım. Ama unutma; küçükken saçlarını taramamak için kazıttığın kızının vebali boynuna. Dilerim dünya gözüyle mutlu olursun ama mahşer günü benden af dileme."
Yüzüme buz gibi baktı. "Hayatımdan çıksan hele, ben zaten mutlu olurum."
Gözümden yaşlar süzülürken acı bir gülümsemeyle başımı salladım.
"Gideceğim ana... gideceğim."
Kapı kapanınca, odada bir sessizlik çöktü. Sadece kalbimin atışını duydum.
Doğurmakla anne olunmuyormuş, bunu o an öğrendim.
Kumaş parçasını yerden alıp sıkıca parmaklarımla kavradım.
Yüreğim yansa da, giyecektim. Bu evden, bu cehennemden kurtulacaksam... ateşe bile yürümeye razıydım.
Akşamın karanlığı çökerken içimdeki korku da büyüyordu. Her geçen dakika, canımdan biraz daha can alıyordu sanki.
Kaçmak istiyordum... ama nereye? Kapım aniden açılınca irkildim.
"Zemheri abla, görücüler geldi."
Mine’nin sesi, boğazıma düğüm gibi oturdu. İşte... korktuğum, kaçamayacağım o an gelmişti.
"Tamam ablacım." Küçük kızın çıkmasıyla gözyaşlarımı sildim.
Lacivert kumaşın içinde nasıl göründüğüm umurumda değildi. Zaten süslenmeyi bilmezdim, süslenmek de istemiyordum.
Sevmediğim bir adama güzel görünmenin ne anlamı vardı ki?
Topallayarak odadan çıktım. Avluya her adım atışımda ayaklarım geri dönmek için yalvarıyordu bana.
Keşke koşup yorganın altına saklanabilsem, her şey bir kabus olsa, sabah uyandığımda hepsi bitmiş olsa...
"Zemheri! Görücüler misafir salonunda, git de ellerini öp hele."
Hanife ablanın sesiyle üzerimdeki çarşafın etek kısmını sıktım. Parmaklarımın arasında kumaş değil, korku vardı sanki.
İstemeye istemeye merdivenleri çıktım. Salonun kapısında durup derin bir nefes aldım.
Sonra içeri adım attım... ve bütün bakışlar üzerime döndü.
Utançtan yüzüm yanıyordu. Babamın sesi o an kulağımda yankılandı, garip biçimde yumuşaktı.
"Bu da gelininiz Zemheri. Öp kızım kayınpederinin elini."
Şaşırdım. O kadar süredir ilk kez ismimi bu kadar nazik söyledi. Bir şey demeden, önümde uzatılan elleri tek tek öptüm.
Ağabeyimin eşi, Yeşim yengem gözleriyle yanını gösterince; sessizce yanına oturdum.
Babam konuşmaya devam etti.
"Kızım diğe demiyorum ama tüm konağı o eliyle çekip çevirir. Elinden her iş gelir, kocasına da iyi eş olup torun verecektir inşallah."
İçim burkuldu. Yıllardır yaptığım hiçbir şeyi fark etmeyen babam, şimdi beni pazarlık masasında över olmuştu.
"Maşallah maşallah, Serhat Ağa. Biz de ona gözümüz gibi bakarız." dedi kayınbaba denilen adam.
Başımı kaldırdığımda onu gördüm karşımda, beni alacak olan adam.
Bakışları uzun, ifadesi donuktu. Tahmin ettiğimden gençti; otuzuna bile varmamıştır.
Ama yüzünde bir sıcaklık yoktu. Hızla başımı eğdim. Sohbetler devam ederken, babam hiç düşünmeden, hiç tereddüt etmeden “Verdim gitti.” demişti.
Bu gece onları misafir edecekmişiz. İlk defa bana iş yaptırmadılar.
Hatta gün boyunca bana ismimle hitap ettiler sırf dünürlerinin gözüne girebilmek için.
Acı bir gülümseme yerleşti yüzüme.
Adamın adının Civan olduğunu öğrendim.
Gözleri bazen üzerimdeydi ama içini göremiyordum.
Beğeni mi, nefret mi... anlayamadım. Ama kendime dürüst oldum, bana nefretle bakması daha mantıklıydı.
Benim gibi bir kıza kim beğeniyle bakardı ki?
Gece oldu, herkes uyudu. Ama ben bir türlü uyuyamadım.
Çekmecemi açıp yarım kalan çizimi elime aldım. Sevdiğim adam da evleniyordu, ben de.
Bu kadarmış demek ki... Allah, onu bir koku bahanesiyle son kez bana getirdi; veda edebilmem için.
Kağıttaki gözlerine bakıp fısıldadım.
"Umarım evleneceğin kadın, seni benim sevdiğim kadar sevebilir."
O anda kapım hafifçe tıklandı. Resmi aceleyle çekmeceye koyup ayağa kalktım.
Yorgun bir sesle, "N’oldu Hayriye abla?" derken de kapıyı açtığımda... karşımda yine o vardı.
Çekdar Ağa.
Bir an nefesim durdu. Bu bir rüya mıydı, yoksa kader benimle bir kez daha mı alay ediyordu?
Beni sertçe itti, sendeleyerek odanın içine düştüm. Kapı arkamızdan büyük bir gürültüyle kapandı.
Kalbim hızla çarpmaya başladı... oysa dün gece gözlerinde yorgun bir ifade vardı, şimdi ise öfke yanıyordu içinde.
"Bana neden yalan söyledin?!" Kaşlarım çatıldı, şaşkınca düştüğüm yerden kalkarken ona baktım.
"A-anlamadım ağam?"
Bir adım daha yaklaştı.
"Parfümü diyorum! Dediğin isimde parfüm bile yokmuş lan!"
Sesi taş duvarları bile titretecek kadar sertti. Ben ise ne diyeceğimi bilemedim. O soruyu öylesine sorduğunu sanmıştım; bu kadarını araştıracağını aklımın ucundan bile geçirmemiştim.
"Ulan söylesene! Niye yalan söyledin?"
"Ağam, affet... ama sen ısrarla sorunca uydurdum. Ben parfüm kullanmıyorum."
Gözlerim kaçacak yer arıyordu.
"Hala yalan söylüyorsun!" Kolumdan yakaladı, parmakları tenime gömüldü.
Acıyla nefesim kesildi. Babamın bıraktığı morluklar yeniden sızladı; gözlerim doldu.
"Yalan söylemiyorum ağam, benim parfüm alacak param bile yok."
Sözüm titrek çıktı, ama içimdeki utanç daha yüksek yankılandı. Bir an sessizlik oldu.
"Ağa kızısın ulan sen, ne demek param yok?! Başka yalan mı bulamadın?!"
Sözleri içimi delip geçti ama dürüst oldum.
"Evet, ağa kızıyım ama gördüğün gibi bu çöplükte yaşıyorum ağam."
O an gözleri değişti, kaşları daha da çatıldı. Kolumu bıraktı, sessizce geriye çekildi.
Elini yeni çıkan sakallarına götürüp okşarken, birkaç saniye boyunca beni süzdü.
Başımı hemen eğdim. Bakma artık... lütfen bakma. Kendimden zaten tiksiniyorum.
"O zaman bu koku sana ait, öyle mi?"
"Bilmiyorum." dedim, neredeyse fısıldayarak. Sesim titredi, nefesim daraldı.
Allah’ım, bu koku niye bu kadar bela olmuştu başıma?
Belli ki aradığını bulamamıştı. Kaşlarının arasındaki o öfke çizgisiyle bana bir kez daha baktı, sonra kapıyı sertçe açıp çıktı.
Kapı kapanınca, odanın içinde kalan sessizlik kulaklarımı uğuldattı. Üzerime eğildim, kollarımı kokladım.
Ne kokuyordum ki ben? Onun burnuna gelen ama bana gelmeyen o koku neydi?
Tam o sırada dışarıdan bir erkek sesi duyuldu... kalın, öfke yüklü.
Donakaldım. Ses, odamın hemen önünden geliyordu.
"Senin karım olacak kadının odasında ne işin var, Çekdar Ağa?!"
Gözlerim büyüdü, içim buz kesti. Bir anda kapıya koştum, kilidi çevirdim ve açtım.
Çekdar, kapımın önünde hala duruyordu. Karşısında ise evleneceğim adam, Civan vardı.
İkisi de aynı anda bana döndü. O an zaman durdu.
"Ulan bir de namuslusun diye seni bize kakalamaya çalıştılar! Odandan koca Midyat Ağa’sı çıktı!"
Civan’ın yüzü öfkeden kıpkırmızıydı, sesi avlunun duvarlarında yankılandı.
Ardından öfkesine yenilip merdivenleri hızla çıktı, avlunun ortasında durdu ve ciğerini yırtarcasına haykırdı.
"Serhat Ağa!"
O isimle dizlerimin bağı çözüldü. Bütün kanım çekildi, kalbim göğsümde sustu sanki.
İşte o çığlık... benim ölüm fermanımdı. Bu sefer kimse beni babamın elinden kurtaramazdı.
***