***
Otların içinde cansız yatan, sadece güçlükle nefes alıp verdiği beli olan Zemheri'ye takıldı gözlerim. Bu Adi adam yüzünden vakit kaybediyorduk ve biraz daha beklersek eğer zavallı kıza bir şey olabilirdi. Adam öldürsem de, dövsem de buna ben neden olmuştum. Bu yüzden de ona bir şey olursa kendimi affedemezdim. Umurunda olmayacağını bilsem de, ihtiyar ite çevirdim bakışlarımı.
"Bırak kızını kurtarayım. Masum olduğunu sende biliyorsun Serhat Ağa, ne bu öfken?!"
Ayaklarının hemen dibinde yatan Zemheri'ye önce başını eğip baktı sonra ayağını kaldırıp yan yatan kızın koluna ayağını bastırınca, öne atıldım ama bir şey yapamadım. "Çek lan o pis ayağını!" Elindeki demir yığınından değil, Zemheri'ye bir şey yapmasından korkuyordum çünkü silahın namlusunu baygın kızına çevirmişti.
"Bu fahişe yüzünden başım yere eğildi. O ölmeden bana uyku da yok, rahat da yok!" Sinirle alıp verdiğim nefesimle gözlerinin içine bakıyordum. Gözlerim onu öldüreceğim dese de, Zemheri'ye doğrultuğu silah bunu yapmama engel oluyordu.
"Ağaları topla dedin, topladım. Karar verildi. Boş boş namus meselelerine girip, kızını bu hale getiremezsin. En başında buna ben izin vermem! Şimdi indir o silahı, bırak onu götüreyim yoksa sana Midayat'ı zindan ederim Serhat Ağa! Anladın?"
"Bana bu topraklar namusuma göz diktiğin an zindan oldu Çekdar Ağa! O ölecek ve sende bunun sebebi olacaksın!"
Tetiğe tam basacağı esnada, içeri birden hücum ederek giren can dostum Savaş, elindeki silahı dönmeye fırsat bile bulamayan Serhat Ağa'nın ensesine dayadı. Muhtemellen anam onu arayıp göndermiştir. "Bırak olay çıkmadan gidelim Serhat Ağa yoksa buradan bizim değil, senin leşin çıkacak!"
Gözleriyle mağlup edilişini sindiremediğini beli eden yaşlı it silahı indirdiğinde, hızla bir atakla elinden silahını çekip sol şakağına dayadım. "Bu toprakların her bir toz tanesi benden sorulduğu gibi canı da benden sorulur Serhat Ağa! Beli ki sen bunu ihtiyarlıktan unutmuşsun." Diyerek namluyu daha çok bastırdım. "Şunu bil, her canın benden sorulduğu gibi yok olması da benden sorulur. Leşinin önüme atılması, tek sözüme bakar." Silahı hızla indirip ayaklarının dibindeki zincire sıktığımda, korkarak geriye doğru bir adım atmıştı. "Gücün masum kızına yetiyor değil mi, gücün yetiyorsa bana da el kaldır göreyim?!" Üzerine doğru yürüdüğümde, Savaş kolumdan tutarak engel oldu. "Zaman kaybetmeyelim kardeşim." Onu haklı bulup, gözlerimi Serhat Ağa'dan çekip yerde yatan Zemheri'nin yanına çökerek dikkatlice kucağıma aldım, ayağa kalkmamla aşağı sarkan zinciri de elime dolayıp tam ahırın kapısından çıkacakken ihtiyarın sesini duydum.
"Bu iş burada bitmedi Çekdar Ağa, onu gördüğüm yerde geberteceğim. Sende bunu böyle bilesin." Omzum üzerinden ona dönüp, gözlerimi kıstım tehdit edercesine, "Sıkıyorsa yap." Dedim ve hızlı adımlarla geldiğim yoldan geri dönüp, sokağın başına park ettiğim arabaya ilerlediğimde Savaş benden önce arka kapıyı açıp, Zemheri'yi bindirmeme yardımcı olunca yola koyulduk.
"Kızı ne hale getirmiş şerefsiz!" Diyen Savaş, ön koltukta oturduğu için arkadaki Zemheri'ye bakmak için döndüğünde dikiz aynasından elbisesi yırtılıp, baldırının gözüktüğünü fark ettiğim gibi Savaş'ın çenesini tutup yola çevirdim.
"Yolla bak, ona değil."
"Tamam be kardeşim, yaşıyor mu diye baktım sadece korkma görmedim bir şey." Alaylı ve imalı konuşmasına hiç bir şey demedim. "Bu kız, ilaçların bile uyutamadığı ağamızı kokusuyla uyutan kız mı?" Ona her şeyi anlatığım için yavaştan pişman olup, arabadan atmamak için zor tutuyordum kendimi. "Bu aralar çok zevzek zevzek konuşmaya başladın Savaş, dikkat et de tarlalarda hamallık ederken bulmayasın kendini." Ellerini havaya kaldırdı teslim oldum dercesine. "Peki Ağam, sustum." Geriye kalan yolu sessiz bir şekilde ve son süratle giderken, sonunda hastaneye varmıştık. Zemheri'yi hemen kucağıma alıp, hemşirelerin getirdiği sedyeye yatırınca, önden kimse görmesin diye hazırlatığım odaya götürüp muayene aldılar. Aile dostumuz olan İlhan abi, saatlerce tüm tahlilleri ve gerekli tetkikleri yapınca sonunda dışarı çıkıp yanımıza geldi.
"Bu kızın haline oğlum?" Derin bir nefes alıp, yeni çıkmış kirli sakallarımı okşadım. "İt babasının eseri abi, durumu nasıl?"
"Zavallı kızın birden çok açık yarası var ve hal böyle oluncada enfeksiyon kapmış ama neyse ki kalıcı hasar bırakmadan yetiştirmişsiniz. İlaçlarla kanındaki enfeksiyonu temizlemeyi başardık. Bir kaç güne tam iyileşir."
Ben vaktinde yetişmiş olmasaydım, demek ki ölecekmiş. Kimin yüzünden peki? Benim yüzümden elbette.
"Anladım abi, sağ olasın ama hastane de değil de evde tedavisini görse daha iyi olacak. Çünkü biliyorum o şerefsizler hastaneyi basar." Biraz düşünüp, elindeki tahlilere baktı. "Tamam ama vereceğim ilaçları vaktinde yesin, bir şey olsa da çağır gelirim. Geçmiş olsun oğlum." Başımı sallayarak teşekkür edip, içeri girince hemşireler bitmiş serumu çıkarıyordu. Hiç zorlanmadan onu tekrar kucağıma aldım. O ihtiyar kızı aç, susuz da bırakmıştır çünkü bu beş günde çıplak gözle bile zayıfladığı bariz belli oluyordu.
Arabaya bindirdiğimde, "Ben sürerim abicim arabayı, sen biraz dinlen malum bugün nişanda baya yordu seni." Diyen Savaş şoför koltuğuna geçince, bende yolcu koltuğuna bindim. Ben bugün nişanlanmıştım değil mi? Nedense hiç aklımda kalmamıştı. Yarım saat sonra konağa vardığımızda sıkıntıyla derin bir nefes aldım. Konaktakilere durumu açıklamak ve kabul ettirmek beni baya zorlayacak gibiydi. "Kardeşim sorun olacaksa Zemheri bizim konakta kalsın, gelip görürsün." Başımı sağa sola salladım. "Yok eyvallah kardeşim, Serhat iti bizim konağa girmeye cesaret edemeyeceği için yanımda anca güvende olur." Arabadan inip hala baygın yatan Zemheri'yi kucağıma alıp, "Sende arabayı al eve git." Dediğimde, Savaş başıyla onaylayıp gidince, konağın basamaklarını çıktığım gibi korumalar baş selamı verip kapıyı açmışlardı. Avluya giriş yaptığımda, hala uyumayıp sedirlerde oturan anam ve babam kucağımdaki kızı gördükleri gibi ayaklanıp yanıma gelmişlerdi.
"Oy başımıza gelen!" Diyerek bir elini diğer avucunun içine vuran anama, boş gözlerle baktım. Bu büyük tepkiye ne gerek vardı. Sanki kız kaçırmış gibi davranmaları beni öfkelendiriyordu. "Oğlum sen beni verem mi edecen?! Nişanlısın oğlum sen, nişanlı. Bekar bir kızı konağa getirmekte neyin nesidir?" Babamda anama katılınca, düşmemesi için Zemheri'ye daha çok kollarımı sardım.
"Anan haklı oğlum, bunu izahı nedir? Söyle hele bi'."
"Sen değil miydin mazluma sırt çevirmek adamlığa sığmaz diyen baba, bu kızın bu halde olmasına ben vesile oldum. Senin dediğin yoldan gittim ve masum olan bu mazluma sırt çevirmedim. Madem Ağa edip başa geçirdin, bırak ne yaptığıma ben karar vereyim!"
Başka da tek söz etmeden, merdivenleri çıkarak odama girince, kapıyı ayağımla kapatıp Zemheri'yi yatağıma yatırdım. İnce battaniyeyi üzerine örtüğüm sırada, arabada gözümün çarptığı süt beyazı tenindeki baldırı tekrar yırtık eteğinden çıkmıştı. İstemsizce yutkunmamla, battaniyeyi tutan elimdeki yüzüğü gördüm. Nişanlısın sen Çekdar Ağa, kendine gel! Üzerine battaniyeyi hemen örtüp, bana dar gelmeye başlayan siyah gömleğimin ilk iki düğmesini açıp tekli koltuğa geçip oturunca, koluma yapışan ot parçasını söküp parmaklarım arasında çevirdim. Bu kız resmen kuru ve diken gibi olan otların üzerinde yatmış, onun için zor olmuş olmalı. Sabah ezanı okunduğunda, güneşin doğması için çok kalmadığını anlamıştım...
Zemheri'den...
Gözlerimi acıtan ışık beni derin bir uykudan uyandırınca, yorgun göz kapaklarımı araladığımda keskin Güneş ışığı bir ok gibi gözüme gelince elimi kaldırıp gözlerime gölge yaptım. Her bir tarafım ağrıyordu. Uzandığım yerden kıpırdandığımda, altımda kalan otlar çok yumuşaktı, bir dakika ya! Otlar bu kadar yumuşak olamazdı ki. Endişe ve korkuyla doğrulduğum gibi müthiş bir bel ağrısı baş gösterdi. Yüzümü bu acıyla buruşturunca, olduğum odaya baktığımda baya kasvetli duruyordu koyu kahverengi tahta mobilyalarıyla. Odanın diğer tarafına bakmak için başımı çevirdiğimde, tekli koltukta uyuya kalan adamı, sevdiğim adamı gördüm. Benim onun yanında ne işim vardı? En son...en son o nişanlanacaktı ve ben de en son kan kustum ve bayıldım. Rüya mıydı yoksa? Ben baygınken neler olmuş olabilirdi ki, babam burada olduğumu öğrenirse beni bu sefer diri diri gömer.
Kalkmak için ayaklarımı yataktan sarkıttığımda, karnıma giren acıyla inleyerek karnımı tuttum. Her yerim ya pansumanlıydı yada morarmıştı. Babamın şaheseri işte. Yanı başımdaki komodinin üzerindeki suyu görünce önce su içmek istedim çünkü susuzluktan ölüyorum. Bardağa doldurduğum esnada, ellerim titrediği için sürahinin ağzı bardağa çarptıkça ses çıkıyordu. Çekdar'ı uyandırmamak için buna bi' son verip, sürahiyi eski yerine bırakıp bardaktaki iki yudumluk suyu kafama dikerek kana kana içtim.
Bardağı da eski yerine bırakıp, komodinden destek alarak gitmek için ayaklanıp bir kaç adım attığımda, onun o çok özlediğim sesini işittim. "Nereye?" Yeni uyandığı için sesi boğuk çıkıyordu. Yavaşça ona dönerek, hızlı atan kalbime rağmen konuştum. "Ağam babam beni burada görürse öldürür, evime gitmeliyim." Kapıya doğru bir kaç adım daha atmıştım ki, oturduğu yerden tekrar konuştu. "O konağı unut Zemheri, senin evin artık burası. Baban burada olduğunu zaten biliyor." Ne demek babam biliyordu? Bildiğine rağmen ben hala hayattaydım öyle mi ve benim evim neden artık burasıydı? Ayrıca bir saniye, o bana Zemheri mi demişti? İsmimi biliyordu demek ki, öyleyse neden Acuze deyip duruyordu? Bu soruları ve kırgınlığımı bir kenara bırakacak olursak eğer ismim ilk defa birisinin ağzına bu kadar yakışmıştı.
Ona dönüp gözlerine baktığımda, onun gözleri zaten bendeydi. Birden gözleri yavaşça beni süzer gibi aşağı kaydığında, bende başımı eğip baktığı yere bakınca, elbisemin ne zaman yırtıldığını bilmediğim kısımından neredeyse tüm bacağım bariz görünüyordu. Hızla elbisemin üste kalan parçasını çekiştirip, açık olan kısma örtüm utanarak. "Kusura bakma ağam, yeni fark ettim." Dediğimde sesim titremiş, yavaştan kırmızı bir domatese dönüyordum. Ayağa kalkıp, bana doğru ilerleyip az önce içitiğim bardağa su doldurunca hemen uyardım. "Ben içtim ağam o bardaktan." Bu dediğimi hiç umursamadan doldurduğu suyu kafasına dikince, her yudumunda aşağı inen adem elmasında takılı kaldı gözüm. Bir adamın her hareketi de bu kadar karizma olmamalı. Benden iğrenmediğini bilmek ise beni ayrı mutlu etmişti.
Bardağı tekrar eski yerine koyduğu esnada, bu sefer gözüm parmağımdaki nişan yüzüğüne takıldı. O nişanlanmıştı! Gerçekti, demek rüya değildi. Kalbime görünmez zehirli bir ok saplandığında, fizik ki acılarım bu acının yanında bir hiç kaldı.
Onun nişanlanması demek; bir daha onu sevememek, onu hayal edememek, onu her şeyiyle kalbime gömüp vazgeçmek demekti.
Ben ise aptal gibi adımı söyleyişine, sırf benimle aynı bardaktan su içti diye ümitlenecek kadar salak bir kızdım. Nereye baktığımı anlamış olacak ki birden elini cebine soktu. Gizlemek mi istiyordu yoksa bana mı öyle geldi? Gerçi sevdiği kadınla bile isteğe nişanlandı, ne diye gizlesin ki? Aptal kafam işte. Her hareketine bir ima yükle hemen!
"Adını bana neden söylemedin?" Dedi konudan bağımsızca, tam cevap vereceğim esnada kapı büyük bir gürültüyle destursuz açılınca, yerimden korkarak sıçardım. İçeri öfkeli giren kızın gözleri, ben ve Çekdar arasında mekik dokuyorken konuştu. "Evlenince odamız olacak bu odaya, özelimize nasıl bu kızı sokarsın?!" Resmen koca Çekdar Ağa'dan hesap soruyordu. Kıza baktığımda, gözüm onu bir yerlerden ısırıyordu. Yüzüne daha iyi ve dikkatle bakınca sonunda tanımıştım. Ama...ama bu kız benim liseden arkadaşım Nur'du...