~Uğursuz~

1453 Words
*** Zemheri... Susamış bir şekilde yutkunduğumda önce boğazım, sonra tüm bedenim sızladı. Başımı kaldırdığımda avlunun taşları gözlerimi yaktı; soğuk, sert ve acımasız. Öylece, cansız bir beden gibi orada yatıyordum. Kaç saattir baygındım bilmiyorum... ama her bir saniye kemiklerime işlemişti. Yavaş yavaş doğrulmaya çalıştım. Vücudum titriyordu, ayaklarımın altındaki taşlar kan kokuyordu. Babamın beni dövdüğü yerdi burası. Hatırlıyorum... yumruğu, tekmesi, sonra da karanlık. Hiç mi kimse kaldırmadı beni buradan? Hiç mi Allah’ın bir kulu halime acımadı? Yanaklarımdan süzülen yaşlar sıcak sıcak aktı. Ağrılar içinde topallayarak odama gittim. Yatağa oturduğumda elim alnıma yapışan ıslak kumaşa sonra sızlayan yere gitti. Parmağıma bulaşan kırmızı, acının sessiz kanıtıydı. Küçük duşun içine girip musluğu açtım. Su, üzerimdeki kanı yavaşça akıttı. Fakat kanın o ağır kokusu burnuma dolunca midem bulandı. O koku, hıçkırıklarıma karıştı; dizlerimi kendime çekip duşun içinde oturdum ve susturamadığım bir şekilde ağladım. Ben o adamı çok seviyordum... çok. Ama asla o niyetle odama göndermemiştim ki. Neden onun hatasını ben ödüyordum? Aslında ortada hata bile yoktu. O sadece rica etmişti, ben de ayıp olmasın diye kabul etmiştim. “Buraların kanunu unuttun sanırsam Zemherî. O bir ağa ve en önemlisi bir erkek. Sen ise herkesin gücü yetebileceği aciz bir kızsın.” İç sesim acı acı konuştu. Evet, mesele buydu. O erkekti, ben kız. Ve bu topraklarda kadının namussuzu olurdu da, erkeğin asla olmazdı. Allah’ım, bu ne cahil bir düzendi? Bir süre düşüncelerime yenik düşüp, en sonunda banyodan çıktığımda sabah ezanı okunuyordu. O huzurlu ses kalbimi bir anlığına susturdu. Yorgun, ağrılı bedenimi yatağa bıraktım. “İnsafsız adam…” diye fısıldayıp gözlerimi yumdum. Gözyaşlarım hala süzülürken, sonunda uykuya daldım. *** Sabah kapımın destursuzca, büyük bir gürültüyle açılmasıyla yerimden sıçradım. Hayriye abla karşımda belirdi. Gözleri morarmış gözlerime gezindi. "Kız amma pertin çıkmış ha! Sakın seni orada bıraktık diye gücenme, ağam kimse dokunmayacak diye emir verdi." Boğazım yanıyordu, sesim neredeyse çıkmıyordu. "Abla bugün sadece beni rahat bıraksan olmaz mı?" dedim çaresizce. "Yok kız, o kadar da insafsız değilim. Zümrüt Hanım aradı. Hangi deterjanı kullanıyormuş acuzeye bir sor, dedi." "Ne etcekmiş ki?" "Sana ne kız, merak edip durma. Ne kullanıyorsun sen, onu de hele." "Abla, konağa hangi deterjanı alıyorsanız onu kullanıyorum." dedim. Sözlerim dudaklarımdan güçsüzce döküldü. Hayriye ablanın, "Ha, o zaman ben Zümrüt karısına öyle diyeyim" deyip çıkışını bile tam duyamamıştım; sesi uzaktan gelen bir yankı gibi zihnimde kaybolmuştu. Başımı tekrar yastığa gömdüm. Ne kadar istesem de dün geceyi unutamıyordum. Her yerim ağrıyor, her nefes alışımda o taşların soğuğu yeniden sırtıma işliyordu. Telefonumu elime aldım. Gizlediğim uygulamayı açıp Çekdar’ın fotoğraflarına baktım. "Evleniyorsun demek..." dedim, kısık bir sesle. Bir zamanlar bu fotoğraflar kalbimi ısıtırdı; şimdi içimde sadece yanık bir boşluk bırakıyordu. O, mutlu bir yuva kuracaktı. Ben ise yine bu evin soğuk duvarlarına mahkum kalacaktım. Saatler geçtikçe, aynı yatakta kıpırdamadan, tavana bakar halde kaldım. Kime yanacağımı bile bilmiyordum artık; sevdiğim adamın başkasına gidişine mi, babamın beni öldüresiye dövmesine mi, yoksa namussuz damgasının utancına mı? Kapı gıcırdayarak açıldı. Başımı kaldırdığımda annem girdi içeriye. Sessizdi, yüzü taş gibiydi. Yatağa yaklaşıp beni baştan aşağı süzdü. "İyisin iyi." dedi, nefret dolu gözlerle. Sonra dudaklarından bir cümle döküldü ki, kalbim bir kez daha paramparça oldu: "Gözün aydın, baban bulmuş sana hayırlı bir kısmet." Yatağın üzerinde doğruldum, dizlerim titredi. "Ne diyorsun sen ana? Ne kısmetti?" "Bizim köydeki Halis Ağa’nın büyük oğlu. Evli ama karısının çocuğu olmuyormuş. Seni kuma alacaklar. Varlıklıdır aile, gül gibi geçinirsin." Dünya bir anda başıma yıkıldı. "Ana, gözünü seveyim izin verme! Ben daha on dokuz yaşındayım, bebe doğuramam." Ama o, yüzüme bile bakmadan sertleşti. "Ağam evleneceksin dediyse, evleneceksin!" O anda içimde bir şey koptu ama o durmadı. "Nasıl üzerime kuma aldılarsa, sen de kuma git de gör!" Bana nefretle baktı, sesi tısladı adeta. "Allah’ın uğursuz Acuze’si!" Kapıyı çarpıp çıktı. Arkasında bıraktığı sessizlik, tokattan beterdi. Yutkundum. Bu muydu bana olan öfkesi? Beni bu kadar değersiz kılan şey neydi? Çocukken anlamazdım. Annem yıllarca doğuramayınca, büyükannem babama kuma getirmişti. Annem, o günden beri onun gölgesinde yaşamıştı; her dediğine boyun eğer, her nefesini onun onayına göre alırdı. Ağabeylerimden sonra ben doğdum ama ben... ben sadece kız ve daha farklı olduğum için günah sayılmıştım. Beni “Acuze” diye çağıran da büyükannemdi, annem de ondan öğrendi nefret etmeyi. Yatağın ucunda otururken içimden sessizce düşündüm. Buradaki en masum kişi benken neden her şeyin bedeli ödemek bana kaldı? Kaçmak geçti aklımdan, ama nereye? Ne param vardı ne de gidecek yerim. Yine gözlerim doldu; usul usul süzüldü yaşlar. Hayat, benden hiçbir şey sormadan kararlar veriyordu. Bir tıkırtıyla kapı tekrar açıldı. Küçük Mine girdi, elinde tepsiyle. "Zemheri abla, açsın diye getirdim." Yanaklarımdaki yaşları silip gülümsemeye çalıştım. "Sağ ol güzelim, eline sağlık." Üzgün bir bakışla çıktı odadan. Küçücük bir kız bile bana acıyordu. Tepsideki çorbayı alıp birkaç yudum içtim. Açlıktan ve halsizlikten düşsem, bu evdekiler beni çöpe atardı. Ayağa kalkıp kapımı kilitledim. Artık kimse girmesin diye. Masama oturup beyaz bir sayfa ve kalem aldım. Titreyen ellerimle, sevdiğim adamın yüzünü çizmeye başladım. Onu unutmak içimden gelmiyordu. Bu son çizimimdi... sessiz, çaresiz bir veda... Gecenin geç saatlerinde odada sadece kalemin kağıda sürtünme sesi vardı. Yorgun ama inatla çiziyordum; o yüzü, o bakışı... Çekdar Ağa’nın her çizgisi aklımda ezberdi. Dün giderken bana son bakışını çiziyordum. Tam kalemi bırakacağım sırada kapı tıklandı. Bir an durdum. Bu saatte kim olabilir ki? “Yine Hayriye abladır.” diye geçirdim içimden, kaşlarımı çatıp resmi yatağımın kenarına bıraktım. Ayak bileğim hala ağrıyordu, topallayarak kapıya yürüdüm. Kilidi açıp araladığımda karşımda duran silueti görünce kalbim boğazıma tıkandı. Çekdar Ağa... O burada. Ve bu saate..! Gözlerim büyüdü, nefesim kesildi. Refleksle kapıyı yüzüne kapattım, ardından kilidi çevirdim. Sırtımı kapıya yaslayıp derin derin nefes aldım. Bu sefer babam beni öldürür. Gözüm yatağımın kenarındaki çizime takıldı. Panikle resmi kaldırıp sakladım, yüzümü saran kumaşı da düzeltikten sonra yeniden nefesimi toparlayıp kapıyı araladım ama içeri girmesine izin vermedim. "Ağam, gözünü seveyim git buradan." dedim yalvarır gibi. Kapıyı ittirince kalbim yeniden hızlandı. "Ulan açsana şu kapıyı, gören olacak. Sana bir şey sorup gideceğim." "Numaramı vereyim, ara ağam. Ama girme odama, git Allah aşkına." Sözümü bitiremeden kapıyı sertçe itti. Dengemi kaybedip geriye sendeledim. O içeri girdi, kapıyı kapattı. Gözleri öfkeliydi. Odayı ağır bir sessizlik sardı. Yaklaştığında, yüzündeki sert ifade bir anda yumuşadı. Morarmış gözümde gezindi bakışları. Oysa yüzümün her yeri morarmıştı da o göremezdi. "N’oldu sana?" "Merdivenden düştüm." dedim. Yalan. Ama başka ne diyebilirdim? Sevdiğim adamın gözünde zavallı görünmek istemiyordum. Kaşları çatıldı. "Sen mi merdivene kafa attın yoksa o mu sana attı?" Anlamadım, bir an afalladım. Sonradan dalga geçtiği kafama dank etti. "Sana bunu kim yaptı?!" diye tekrarladı, sesi sertti, öfkeliydi. Gözlerimden kaçamadı o an. "Babam." dedim kısık bir sesle. Sinirle soludu. "Benim yüzümden mi?" "A-a hayır, Çekdar Ağa’m. Evlendirecekmiş beni. Ben de istemeyince nasibimi aldım." Şaşkınlıkla baktı. "Evleniyor musun?" Başımı eğdim, yavaşça onayladım. Üzülmüş müydü acaba? "Hayırlısı." dedi. Ve bir kelimeyle içimdeki umut sönüp gitti. O an anladım. Beni hiç görmemişti. Ne hislerimi, ne acımı, ne varlığımı. Ama o, başka bir şey sordu bu kez. "Hangi parfümü kullanıyorsun Acuze?" İsmimi bile hala o kelimeyle anıyordu; içim burkuldu. "Ben parfüm kullanmıyorum ağam." "Hiç mi kokulu bir şey kullanmıyorsun be kızım?" dedi. "Deodorant kullanırım arada." Hemen arkamdaki sehpaya yöneldi, üzerindeki deodoranttı aldı, kapağını açıp kokladı. Yüzü asıldı. "Yok, bu da değil." Birden adımları hızlandı ve dibimde bitti. Ne yapacağını anlamadan belimi kavradı, beni kendine doğru çekti. Bir an... başını boynuma gömdü. Tüm bedenim dondu. Tenime değen nefesi, boynumda gezinen sıcak soluğu, derimi yakıyordu. Kalbim deli gibi atarken, sesi neredeyse bir fısıltıydı. "İşte bu koku..." Başını kaldırıp gözlerime baktı. "Bu hangi koku?" O an, nefes bile alamadım. Zaman durmuştu. Yalnızca o vardı ve ikimizin arasında, günah kadar sessiz bir yakınlık. "Be-ben bir şey sıkmadım." dedim sesim titreyerek. O ise bakışlarını hiç kaçırmadan, dudaklarının kenarından sert bir nefes bıraktı. "Yalan söyleme." dedi alçak ama keskin bir tonla. "Ben bu kokuyu daha önceden biliyorum. Nereden aldın o parfümü?!" Bir adım geri çekildim. Kalbim o kadar hızlı atıyordu ki, sesini duyabileceğini sandım. Israrla sorduğu bir parfümü vardı ama benim parfüm almaya param bile yoktu; yoksulluğumu anlatmak yerine, dudaklarım aralanmadan çıkan bir yalanla kurtulmaya çalıştım. "Lilac’ın 203 numaralı parfümü." Bir an durdu. Kaşları çatıldı, kelimeleri dudaklarının arasında tekrarladı. "Lilac, 203..." Sonra gözlerini kısmış halde başını hafifçe salladı. "Güzel." dedi yalnızca. Kapıya yöneldiğinde, o zamana kadar tuttuğum nefesi sessizce bıraktım. Omuzlarımdan taşan bir rahatlama... ama içinde korkuyla karışık bir sarsıntı vardı. Bu adam yüzünden babamdan zaten dayak yemiştim; şimdi yine bu saatte odama gelmesi, bir koku için, aklımı altüst ediyordu. Elini kapının koluna koydu ama çıkmadı. Bir süre durdu, sırtı bana dönük. Sonra, ağır ağır bana döndü. Gözleri loş ışıkta parladı... o sert, keskin bakışlar. Yüreğim boğazıma tırmandı. "Evleneceksin biliyorum, Acuze..." dedi, sesi artık daha yumuşaktı. Bir an sustu, derin bir nefes aldı. "Ama burada, yanında uyuyabilir miyim?" O an, kalbim yerinden kopacak sandım. Zaman durdu, nefesim kesildi. Odanın sessizliğinde sadece onun nefesiyle benim korkum çarpışıyordu. Ne diyeceğimi bilemeden gözlerine baktım... ve ilk kez, gözlerinde öfkenin değil, bir ağırlığın… bir yorgunluğun yansıdığını gördüm. ***
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD