Fotoğraf çekiminden sonra Baran, “Hadi çiftlik evine gidelim,” dedi. İçimde tanıdık bir heyecan dalgası yükseldi; burası bana yabancı değil, geçmişten sıcak anılar taşıyan bir yerdi. Arabayla yol alırken gözüm bahçeye, tarlalara takıldı. Burası hâlâ aynı huzuru veriyordu; rüzgâr ağaçların arasında esiyor, kuş cıvıltıları içimi ısıtıyordu.
Çiftlik evine vardığımızda, her şey tanıdık ve samimiydi. Bahçedeki çiçekler, tavuklar ve uzaktaki inekler sanki beni bekliyormuş gibi bakıyordu. “Burası hâlâ çok güzel,” dedim içimden, Baran’a da hafifçe bakarak. Baran yanımda yürüyordu; varlığı bana her zamanki gibi güven veriyordu.
Verandaya çıktığımızda, eski hatıralarım birer birer canlandı. Burada koşturduğum yaz öğleleri, bahçede oturup kitap okuduğum akşamüstleri… Tüm bunlar gözlerimin önünden geçerken, Baran’ın yanında olmanın verdiği huzur daha da derinleşti.
“Çay yapalım mı?” dedi Baran. Gülümseyerek başımı salladım. Çay buharı yükselirken, geçmişle şimdiki zaman bir araya geliyor, içimde hem nostalji hem de sıcak bir mutluluk hissi uyandırıyordu. Buraya daha önce gelmiş olmama rağmen, Baran’la birlikte olmak bu anı bambaşka yapıyordu.
Bahçede durdum ve gülümseyerek Baran’a baktım. “Baran… yere bir şey serip çimlerde uzanalım mı, lütfen?” dedim, içtenlikle.
Baran gözlerime bakıp hafifçe gülümsedi ama kaşlarını çattı. “Dicle… ama gece ışığım, yerler buz gibi. İçerde uzansak daha iyi olmaz mı?” dedi, biraz itiraz eder gibi.
İçimde ısrar vardı, sesim biraz titreyerek çıktı: “Hayır… ben burada uzanmak istiyorum, lütfen.”
Baran derin bir nefes aldı, sonra yavaşça gülümsedi. “Tamam… peki, ama çok az bir süre,” dedi.
İçimde bir sevinç dalgası yükseldi. “Tamam, az bir süre de olsa yeter,” dedim ve birlikte çimlerin üzerine uzandık.
Gece serinliğini hissettim, çimler buz gibiydi ama Baran yanımda olunca hiç fark etmedi. Gözlerimi gökyüzüne diktim, yıldızlar parlıyor, hafif rüzgâr saçlarımı okşuyordu. İçimde hem huzur hem de tatlı bir heyecan vardı; işte bu, o anın büyüsüydü.
Çimlerin üzerine uzandık, gece serinliği üzerimize hafifçe çökmüş, yıldızlar gökyüzünü süslüyordu. Başımı Baran’a döndürdüm ve sessizce sordum:
“Baran… çocuğumuz olursa, hangi cinsiyet olmasını isterdin?”
Baran derin bir nefes aldı, gözleri uzaklara kaydı. “Dicle… ben bir kızımı kaybettim,” dedi, sesi hafif titreyerek. Gözlerinde hâlâ o eski acı vardı.
Kalbim sızladı, ama ona sarılmak yerine yanaklarına hafifçe dokundum. “Bebeğim… sağlıklı olsun yeter bana,” dedim, gözlerim ona umut ve sevgiyle bakarken.
Baran bana baktı, gözlerinde hem hüzün hem de huzur vardı. Sessizliğimiz geceyle birlikte derinleşti; çimlerin serinliği, yıldızların ışığı ve içimizde filizlenen umut, her şeyi daha anlamlı kılıyordu.
Çimlerin üzerinde yan yana uzanmış, yıldızları izliyorduk. İçimde hem özlem hem de huzur vardı. Başımı Baran’a çevirdim, gözlerim ona kilitlendi ve sessizce fısıldadım:
“Baran… onu çok özlüyorum… çok özlüyorum. Ama karnımdaki bebek için dayanıyorum. Bu, Allah’ın bize bir lütfu… bizim için…”
Baran gözlerimi tuttu, derin bir nefes aldı ve sessizce mırıldandı:
“Bende … kızımızı çok özlüyorum.”
İçimde bir hüzün ve aynı zamanda umut dalgası yükseldi. O an, çimlerin serinliği ve gece sessizliği arasında, kaybettiğimiz ve beklediğimiz hayatın bir araya geldiğini hissettik. Baran ellerimi tuttu, ben de karnımdaki bebeğe dokundum; içimizde bir sıcaklık ve bağlılık vardı ki, tüm hüzünleri bir anda hafifletti.Çimlerde uzandıktan sonra bir süre sessizce yıldızları izledik. Zaman geçti, gece daha da koyulaştı. Sonra Baran hafifçe doğruldu, bana baktı. Gözlerinde hem şaşkınlık hem de derin bir bağlılık vardı.
“Dicle… sen bana ne yaptın böyle?” dedi. Sesinde hafif bir sitem, daha çok da hayranlık vardı.
Başımı ona çevirdim, biraz şaşkın, biraz gülümseyerek.
“Ne yapmışım ki Baran?” dedim.
Baran derin bir nefes aldı, gözlerini üzerime dikti.
“Ben seni… bir tek gün görmeden veya duymadan duramıyorum artık, Dicle.”
Kalbim bir an durdu sanki. Baran’ın sesi titrek ama çok içtendi. O an hissettiğim sıcaklık karnıma kadar indi, bebeğe bile dokundu sanki.
Sözleri hem beni hüzünlendirdi hem de mutlu etti. Çünkü biliyordum… ne yaşarsak yaşayalım, Baran’ın bu cümlesi aramızdaki bağın ne kadar güçlü olduğunu gösteriyordu.
Baran’ın sözlerinden sonra gözlerimiz birbirine kilitlendi. Bir an durakladı, sonra yavaşça dudaklarımla buluştu. Kalbim hızla çarpmaya başladı. İlk başta sadece kısa bir öpücük olmasını bekledim, ama Baran bırakmayınca nefesim kesildi.
“Yeter…” dedim, ama sesi titrek çıkıyordu.
Baran hafifçe gülümsedi, gözleri parladı. “Ayyy… üşüdüm. Hadi içeri geçelim,” dedi, elimi tutarak ayağa kalktı.
Ben de hâlâ hafif kızarmış bir şekilde, “Bu utanclığın ne zaman bitecek?” diye mırıldandı Baran.
O gülümseyerek, “İçeri gel, hadi,” dedi. Ben de başımı salladım ve onunla birlikte evin sıcaklığının, içerdeki rahatlığın ve birbirimize yakın olmanın verdiği huzurla adım attım.
İçeri girdiğimizde üşümeye başladığımı hissettim. Baran’a döndüm, hafif titreyen sesimle fısıldadım:
“Baran… gerçekten çok soğuk oldu. Sobayı yakalım mı?”
Baran hafifçe gülümsedi, başını salladı. “Tamam, bekle bir saniye,” dedi. Hemen battaniyeyi aldı ve üstüme örttü. Sıcaklık hemen içime yayıldı.
“Sen burada bekle, ben odun getireyim,” dedi Baran. Gözlerimde minik bir gülümseme belirdi. Battaniye üzerimde olmasına rağmen üşüyordum ama Baran’ın ilgisi ve sıcaklığı her şeyi daha katlanılır kılıyordu.
Baran odun almak için ayrılırken ben sobanın karşısında battaniyemin içinde bekledim. Kalbim hem heyecan hem de huzur doluydu; bu an, soğuk gecenin içinde küçük bir sıcaklık cenneti gibiydi.
Bir süre battaniyenin içinde bekledikten sonra Baran içeri geldi, elinde odunlarla. Gülümseyerek bana baktı ve hafif bir sesle dedi:
“Bekle, sobayı yakayım da karım üşümesin.”
Sonra göz kırptı, o küçük hareket içimi ısıttı, yüzümde istemsiz bir gülümseme belirdi.
Soba yanarken, Baran odunları düzgünce yerleştirip ateşi harladı. O an, sadece sobanın sıcaklığı değil, Baran’ın varlığı ve gözlerindeki şefkat de içimi ısıttı. Battaniyemin içinde otururken, kalbimde hem güven hem de tatlı bir heyecan hissi yükseldi.
Soba başında battaniyenin içinde otururken Baran bana döndü, hafifçe tebessüm ederek sordu:
“Isındın mı?”
“Hihi… ısındım,” dedim, yüzümde utangaç bir gülümseme.
Baran kaşlarını kaldırıp alaycı bir sesle mırıldandı:
“Isınmadıysan… seni biraz ben de ısıtabilitim.”
Ben de hafifçe döndüm ve gülerek cevap verdim:
“Yok gerek yok, sıcak bastı zaten.”
Baran kocaman bir kahkaha attı. “Ne gülüyorsun?” diye sordum, gülümseyerek. Ben de elime yastığı kaptım ve hafifçe ona vurdum.
Baran yastığı almak için bana doğru uzandı, ama dengesini kaybetti ve ikimiz birlikte koltuğun üzerine düşüverdik. Gülüşmelerimiz o an odanın içinde yankılandı.
Baran başını kaldırdı, gözlerime bakarak sordu:
“Nerede kalmıştık?”
“Hiçbir yerde kalmadık,” dedim, gözlerimde alaycı bir parıltı.
Sonra Baran beni hafifçe çekti ve dudaklarımla buluştu. O öpücük, hem eğlenceli düşüşün hem de romantizmin birleştiği bir an olmuştu; kalbim hızla atıyor, yüzümde utangaç bir gülümseme vardı.
Koltukta yan yana otururken, başımı Baran’a çevirdim ve gözlerimin içine bakarak sessizce sordum:
“Beni… hiç bırakmayacaksın, değil mi?”
Baran bir an durdu, gözlerimi dikkatle inceledi ve hafifçe gülümsedi. “O… nasıl bir kelimedir, sevdiğim… Asla,” dedi, sesi hem ciddi hem de sevgi doluydu.
İçimde bir sıcaklık dalgası yükseldi. Kalbim, beynim ve aklım bir anda dolmuştu; sessizce fısıldadım:
“Aklımda da, beynimde de ve kalbimde de… sen varsın, gözbebeğim.”
Baran gözlerimi yakaladı, dudaklarımla buluştu ve beni öptü. O öpücük, tüm gecenin soğuğunu unutturdu; içimde hem güven hem de tarifsiz bir mutluluk hissi yayıldı.