Gözlerimi açtığımda, Baran yoktu… Yanımda yoktu ve kalbim aniden sıkıştı. “Baran?” diye fısıldadım ama sesim neredeyse duyulmayacak kadar kısık kaldı. Sanki bir boşluğa bakıyordum; ev sessiz, ama içimde bir fırtına kopuyordu.
Ayağa kalktım, titreyen adımlarla aşağı indim. Baran’ın annesini görünce nefesim biraz kesildi, ama onu görünce biraz güven hissettim. “Baran… nerede?” dedim, sesi titreyerek, kalbim göğsümden fırlayacak gibi.
O bana baktı, elimi tuttu ve “Kızım… hesap sormaya gitti. Kimse onu tutamaz. Kimse Baran’a bir şey yapamaz. Korkma,” dedi. Sesi hem güven veriyordu hem de içimdeki korkuyu bir türlü söndüremiyordu.
Karnıma dokundum. Bebeğim… “Ama… neden benim bebeğime zarar verdiler?” diye fısıldadım, gözlerim dolu dolu. İçimde hem öfke vardı, hem korku, hem de tarifsiz bir acı…
Annesi yanımda durdu, omzuma elini koydu ve hıçkırıklarla konuştu: “Evladını kaybeden her anne-baba okyanustan daha çok gözyaşı döker, kızım. Evet, acın var, evet, canın yanıyor… Ama sen Baran ve kendin için güçlü olmalısın. Baran geri dönecek, merak etme.”
Onun yanında dururken, kalbimde korku, öfke ve umut birbirine karışıyordu. Baran’ı beklerken içimde küçük de olsa bir ışık vardı: dönecek, biliyorum…
Ev sessizdi. Baran’ın yokluğu her köşede hissediliyordu. Oturduğum yerde nefesimi kontrol etmeye çalıştım ama kalbim hâlâ hızlı hızlı çarpıyordu. Her an kapı açılıp Baran’ın içeri gireceğini umuyordum ama sessizlik sürekli yerini hatırlatıyordu.
Kendi kendime fısıldadım: “Neden… neden bebeğime ve bize zarar verdiler?” Gözlerim doldu, ellerim titredi. İçimde hem korku vardı, hem öfke, hem de çaresizlik. Ama Baran’ın annesinin sözleri aklıma geldi: “Baran ve kendin için güçlü olmalısın.”
Derin bir nefes aldım, gözlerimi kapattım ve kalbimi biraz olsun toplamaya çalıştım. “Evet… Baran için, kendi için güçlü olmalıyım,” dedim kendi kendime. “Baran geri dönecek… ben bekleyeceğim… korkmuyorum.”
Ama içimde küçük bir yer hâlâ titriyordu; hem kaygıyla, hem de özlemle doluydu. Yalnızlık bazen boğucu olsa da, Baran’a ve bebeğimize olan sevgim bana dayanacak güç veriyordu. Gözlerimi pencereden dışarı çevirdim, rüzgârın hafif esişini izledim ve umutla fısıldadım: “Döneceksin… biliyorum… döneceksin.”
Kapı yavaşça çalındı ve tanıdık iki ses duyuldu: Şilan ve Helin. İçim hafifçe rahatladı, gözlerim dolu dolu olsa da onları görünce biraz olsun sakinleştim.
“yenge ! Biz geldik,” dedi Şilan, yüzünde endişeli ama destekleyici bir gülümseme vardı. Helin de sessizce yanımda durdu, elimi tuttu ve gözleriyle bana cesaret veriyordu.
Onlara baktım, biraz gülümsemeye çalıştım ama sesim hâlâ titriyordu. “Baran… gitti… ve ben…” diye başlayabildim, ama cümlem boğazımda düğümlendi.
Şilan hemen yanımda diz çöktü, “Dicle, sakin ol. Buradayız. Biz seni bırakmayız,” dedi. Helin de başını sallayarak ekledi: “Evet, ne olursa olsun yalnız değilsin. Biz buradayız, seninle birlikteyiz.”
Onların yanında dururken, içimde hem rahatlama hem de minik bir umut kıvılcımı hissettim. Baran hâlâ yoktu, ama artık yalnız değildim. Şilan ve Helin yanımdaydı, ve birlikte bekleyecektik.
Kalbim hâlâ hızlı çarpıyordu, ama içimde bir güç oluşmaya başlamıştı. “Evet… Baran için güçlü olmalıyım. Kendim için güçlü olmalıyım,” diye fısıldadım, sessiz ama kararlı bir şekilde.
Kapı açıldı ve Baran içeri girdi. Şilan hemen heyecanla, “Hoşgeldin abi!” dedi.
Baran gülümseyerek karşılık verdi: “Hoşbulduk.”
Daha sonra etrafa bakarak sordu: “Dicle nerede?”
Helin hafifçe başını salladı, “Banyo da,” dedi.
Baran biraz gülümseyip, “Teşekkürler kızlar. Bize biraz müsade eder misiniz?” dedi.
Helin hiç tereddüt etmeden, “Tabii,” dedi.
Şilan ve Helin odadan çıkarak bize özel alan bıraktılar.
Banyodan çıktığımda onu gördüm… Baran… Kalbim aniden hızla çarpmaya başladı, nefesim kesildi. Gözlerim onun üzerinde kilitlendi ve hiç düşünmeden koşmaya başladım.
Kollarımı boynuna sardım, sıkıca… Dudaklarım istemsizce boynuna değdi. “Seni çok özledim…” diye fısıldadım, sesi titreyerek ama içimdeki özlemle dolu.
O da beni kucakladı, saçlarımı okşadı. Sesi güven ve sevgiyle doluydu: “Ben de seni çok özledim, Dicle… her şey yolunda artık.”
O an sanki dünya durdu. Sadece biz vardık; korkularım, endişelerim, yalnızlık hepsi bir anda yok olmuş gibi hissettim. İçimde hem rahatlama hem de tarifsiz bir mutluluk vardı. Baran yanımdaydı… ve artık yalnız değildim.
Baran, beni sıkıca sardıktan sonra hafifçe geri çekildi ve gözlerime baktı. Sesi ciddi ama yumuşaktı: “Dicle… sana bir şey anlatmam lazım.”
Kalbim bir an duracak gibi oldu. “Ne oldu?” diye fısıldadım, sesi titrek ama merak dolu.
Baran hafifçe gülümsedi ama hâlâ ciddi görünüyordu. “Gel, otur,” dedi.
Bütün vücudum titreyerek ama içimde hem korku hem de merakla yanına oturdum. Onun gözlerine bakarken, ne söyleyeceğini anlamaya çalıştım, ama içimde bir umut da vardı: ne olursa olsun yanındayım ve dinleyeceğim.
O an odanın içindeki hava değişti—Baran’ın yüzüne bakarken birdenbire karardı her şey. Gözlerindeki ağırlığı hissettim, sesinde kırık bir şey vardı.
“Dicle… bizim kızımız… benim yüzümden öldü,” dedi, kelimeler boğazından ağır ağır dökülürken.
Kulaklarımın içine uğultu çöktü. “Ne diyorsun, Baran? Böyle şey söyleme—uydurma! Sen öldürmedin ki, senin bir suçun yok,” diye cevap verdim, sesim titriyordu ama reddediyordum. Kabul etmek istemiyordum.
Baran daha da eğildi, gözleri alev alev: “Senden önce bir kızla evlenecektim… olmadı. Kabul etmedim. Sonra seninle evlendim. Kızın babası demişti — ‘bir evladınız olursa öldüreceğim.’” Kelimeler havada dağıldı, küçücük odanın duvarlarına çarptı.
Ayağa fırladım, kalbim göğsümde deli gibi atıyordu. “Hayır! Benim kızım… bunun yüzünden mi öldü?” Haykırdım, bütün çaresizliğim, bütün öfkem ağızımdan taştı.
Kendimi tutamadım; masadaki her şeyi, yanımdaki kitapları, vazoları elimle savurdum, odada kaos koptu. Baran şaşkın bir şekilde geriye çekildi.
“Sen ne yaptın? Neden bana söylemedin? Benim ne suçum vardı?” diye haykırdım, gözlerim yaşlarla dolu ama öfke ile parlıyordu.
Baran yavaşça yanıma geldi, “Dicle…” dedi, ama sözleri havada asılı kaldı.
“Tamam, yapma!” dedi keskin bir sesle, ama öfkem dinmemişti. “Ne yapmayayım? Söyle… senin bir isteğin üzerine… benim canım gitti!”
Odada sessizlik çöktü, ama etraf hâlâ dağılıktı. İçimde hem kırgınlık, hem öfke, hem de tarifsiz bir acı vardı; Baran yanımdaydı, ama hiçbir şey eski yerine dönmeyecek gibiydi.
Elleri titreyerek kapıya koştum. Baran’ın gözlerindeki pişmanlık, sözlerindeki ağırlık beynimde bir yangın çıkarmıştı. Artık kalacak yerim yoktu; nefesim daralıyordu. Kapıyı tüm gücümle çarptım — tahta, içimdeki sarsıntının yankısını verdi.
Merdivenlere inip dışarı fırladım. Soğuk hava yüzüme vurdu; sanki nefesimi geri alabilmem için orada, sokakta olmam gerekiyordu. Ayağımı kaldırıma attım, elimi kaldırıp bir taksi çevirdim. Elleri hâlâ titriyordu; gözlerimde hem ağlamak hem de öfke vardı.
Taksi durdu, ben arka koltuğa atladım. Mezarlığa gitmemizi söyledim ve Baran da arkamdan geliyordu
Taksi mezarlığın önünde durduğunda kalbim deli gibi atıyordu.Taksiden indikten sonra adımlarım yavaşladı. Mezarlığın kapısından içeri girerken nefesim daraldı; burası sessizlik ve acıyla doluydu. Toprağa baktım; kızımızın mezarı… minicik, ama acısı okyanuslar kadar büyüktü. Dizlerimin üstüne çöktüm, ellerimi toprağa koydum ve gözlerimden yaşlar süzüldü.
“Baran…” dedim, sesi titrek ve kırık. Arkamda bir hareket hissettim; Baran da yanıma çöktü, gözleri dolu dolu, sessizce beni izliyordu.
Onun gözlerine bakarken tüm içimde bir fırtına koptu: korku, öfke, suçluluk… ve tarifsiz bir acı. “Hepsi… senin yüzünden…” diye fısıldadım, sesim boğuk ve ağlamaklı. Gözyaşlarım toprağa düşerken bedenim titriyordu.
Baran sessiz kaldı, sadece ellerini toprağa koydu ve yanımda durdu. İçimde hem öfke hem de derin bir özlem vardı; kızımız artık yanımızda değildi ve bu acı, ikimizi birden sarmıştı.