Restoranın ışıkları birer birer sönüyordu. Gecenin sessizliği masaların arasında yankılanan birkaç cılız sesle birleşmişti. Dicle, başını masaya yaslamış, yorgunluktan gözlerini kapatmıştı. Uzaktan izledim onu — yüzünde öyle bir huzur vardı ki, uyandırmaya kıyamadım.
Sessizce yanına yaklaştım, saçlarının bir tutamını kulağının arkasına ittim. Nefesi düzenliydi, sanki uzun zamandır ilk kez bu kadar rahattı. Hafifçe gülümsedim.
— “Hadi bakalım küçük yorgun savaşçım…” dedim fısıltıyla.
Onu kucağıma aldım. Başını göğsüme yaslamıştı, elleri istemsizce gömleğime tutundu. Arabaya kadar taşıdım, koltuğa dikkatlice yerleştirdim. Emniyet kemerini taktım, o sırada gözlerini araladı.
— “Baran…” dedi yorgun bir sesle.
— “Sus meleğim, eve gidiyoruz,” dedim, elini tuttum.
Motoru çalıştırdım. Yol sessizdi; sadece yağmurun cama vuran sesi duyuluyordu. Kırmızı ışıkta durduğumda başını biraz bana çevirdi, gözleri kapalıydı ama dudaklarından bir kelime döküldü:
— “Yanımdasın, değil mi?”
Derin bir nefes aldım.
— “Her zaman,” dedim alçak bir sesle.
Eve vardığımızda arabayı sessizce durdurdum. Kapıyı açıp onu tekrar kucağıma aldım. Başını omzuma koymuştu, nefesi boynuma vuruyordu. Salonun loş ışıkları arasından geçip odaya girdim. Yatağa yatırırken bile elimden tutmuştu, sanki bırakırsa kaybolacakmışım gibi.
Yanına uzandım, başını göğsüme koydum. Göz kapakları aralandı, uykulu bir sesle,
— “Beni niye taşıdın?” diye sordu.
Gülümsedim, saçlarını okşadım.
— “Çünkü seni çok özledim, meleğim,” dedim, dudaklarımı alnına bastırdım.
O an dünya durdu sanki. Yalnızca onun nefesini, kalp atışlarını duyuyordum. Başını biraz daha içime çekti, ben de kollarımı sıkıca sardım etrafına.
Ve biz, birbirimize sarılmış hâlde, o sessiz gecenin içinde yavaşça uyuyakaldık.
Dicle
_______
Gözlerimi araladığımda odanın içine dolan sabah ışığı yüzüme vuruyordu. Başımı hafifçe kaldırdım, Baran hâlâ yanımdaydı. Kolunu boynumun altına koymuş, diğer eliyle belimi sarmıştı. Yüzüme düşen birkaç saç telimi usulca kenara itti. Gülümseyerek, kısık bir sesle,
— “Günaydın meleğim,” dedi.
Sesi o kadar yumuşaktı ki içim ısındı. Onun göğsüne biraz daha sokuldum.
— “Sabah bile böyle güzel konuşuyorsun,” dedim gülümseyerek.
— “Çünkü sabahlar sensiz eksik olurdu,” diye karşılık verdi, parmak uçlarıyla saçlarımı okşadı.
Bir an sadece gözlerinin içine baktım. O kadar derindi ki, orada kalmak istedim.
— “Baran… dün gece beni taşıyışını hatırlıyorum biraz,” dedim utangaçça.
— “Evet,” dedi gülerek, “kollarımdan inmek istemedim.”
— “Kim bilir nedenmiş o,” dedim alaycı bir gülümsemeyle.
— “Belki seni bırakmaya kıyamadığımdandır,” dedi, dudaklarımın kenarına küçük bir öpücük kondurarak.
Tam gülmeye çalıştım ki, içimde tuhaf bir dalgalanma hissettim. Midem bir anda sıkıştı. Kaşlarımı çattım, elimle karnımı tuttum.
Baran hemen fark etti.
— “Ne oldu Dicle?” diye sordu endişeyle.
Derin bir nefes aldım ama fayda etmedi, midem bulanıyordu.
— “Sanırım… biraz kötü oldum,” dedim, sesim titrek çıkmıştı.
Baran hemen doğruldu, beni destekleyip oturttu.
— “Hey, tamam… nefes al yavaşça. İstersen su getireyim,” dedi.
Başımı salladım,
— “Belki geçer… sadece birden bire oldu,” dedim, elimi dudaklarıma götürürken.
Baran saçlarımı okşadı, gözlerinde hem endişe hem sevgi vardı.
— “Bundan sonra seni bir yere yorgun göndermem,” dedi kararlı bir sesle.
Onun o haline rağmen hafifçe gülümsedim,
— “Senin bu hâlin bile insanın midesini bulandırır bazen,” dedim şaka yollu.
Baran güldü,
— “Seninle uğraşmak bile bir ayrıcalık Dicle Hanım,” dedi.
Ama içimdeki gariplik hâlâ geçmemişti…
Belki yorgunluktandı… belki de başka bir şeydi.
Tuvaletten çıktığımda hâlâ biraz solgundum. Aynada kendime baktım; yüzümdeki renk gitmişti, gözlerim yorgundu. Derin bir nefes aldım, suyla yüzümü yıkadım ama içimdeki dalgalanma tam olarak geçmemişti.
Odaya doğru yürürken Baran kapının yanında bekliyordu, yüzünde o tanıdık endişe ifadesiyle. Beni görünce hemen yanıma geldi.
— “İyi misin Dicle?” dedi, sesi titrekti.
Başımı hafifçe salladım.
— “Biraz… geçti galiba,” dedim, ama sesim bile güven vermiyordu.
Baran elimi tuttu, yatağa kadar götürdü.
— “Gel, uzan biraz,” dedi.
Yatağa geçtim, o da yanıma oturdu. Başımı göğsüne yasladım, kollarını usulca sardı etrafıma.
Bir süre konuşmadık, sadece kalp atışını dinledim. Sonra gözlerim doldu, boğazıma bir şeyler düğümlendi. Sessizce ağlamaya başladım.
Baran hemen fark etti, parmak uçlarıyla gözyaşlarımı sildi.
— “Meleğim… ağlama artık,” dedi fısıltıyla, alnımı öperek.
Hıçkırıklarımı bastıramadım, ama bu kez acıdan değil, mutluluktandı.
— “Baran… bilmiyorum neden ama… sadece içim doldu,” dedim, sesim titriyordu.
Baran gülümsedi, başımı daha da göğsüne bastırdı.
— “Tamam meleğim, bırak dolsun. Ağla ama bu kez mutluluktan ağla,” dedi.
O an kalbim onun kalbine karıştı sanki. Kollarında yeniden huzur buldum. Gözyaşlarım dinince yüzümü kaldırdım, o hâlâ gülümsüyordu.
— “Seni böyle görünce… ben bile mutluluktan ağlayabilirim,” dedi.
Ben de hafifçe gülüp gözlerimi kapattım, fısıldadım:
— “İyi ki varsın, Baran.”
Gözlerim yavaşça kapanırken, Baran’ın kalp atışlarını dinliyordum. Göğsüne yaslanmıştım, elini saçlarımda hissettim. Her dokunuşunda içimdeki fırtınalar biraz daha dinliyordu.
— “Uyu artık meleğim,” dedi kısık bir sesle. “Ben buradayım.”
Sesi o kadar sakindi ki, sanki bütün dünyadaki gürültü bir anda sustu. Gözlerimi tamamen kapattım. Nefesim onunla aynı ritme girdi, kalbim sakinleşti.
Baran’ın parmakları hâlâ saçlarımdaydı, o kadar nazikti ki… güven veriyordu.
“Beni bırakmaz,” diye geçirdim içimden. “Ne olursa olsun hep burada olacak.”
Kokusu etrafımı sardı; sıcak, tanıdık, huzurlu bir koku.
Gözlerim doldu ama bu kez ağlamadım, sadece o anın içinde kaldım.
Bir ara dudakları alnıma dokundu.
— “İyi uykular meleğim…” diye fısıldadı.
O anda içimden sadece bir cümle geçti:
“Keşke her sabah bu kucakta uyanabilsem…”
Ve sonra… düşüncelerim yavaşça dağıldı, dünyam sessizleşti.
Baran’ın kalp atışlarını son kez duydum, sonra derin bir nefesle uykuya daldım.
Gözlerimi araladığımda odanın içi sessizdi. Güneş çoktan yükselmiş, perdelerden sızan ışık duvarlara düşmüştü. Başımı çevirip telefona baktım — saat tam 14.00. Uyuyakalmışım…
Bir an Baran’ı göremeyince içimde tuhaf bir boşluk hissettim. Yatağın yan tarafı soğumuştu.
Tam o anda kapı aralandı. Baran elinde bir tepsiyle içeri girdi. Tepside taze ekmek, peynir, birkaç dilim meyve ve bir bardak portakal suyu vardı. Yüzünde o tanıdık sıcak gülümseme…
— “Uykucu meleğim, sonunda uyandın,” dedi gülerek. “Saat iki olmuş, ben de sana kahvaltı getirdim.”
Gözlerim birden doldu. O masum, sıradan sabah sahnesi içimde bir düğüm yarattı.
Baran tepsiyi komodine koyarken ben yorganı elimle tuttum, gözyaşlarım sessizce yanaklarımdan süzüldü.
— “Dicle… ne oldu? Bir yerin mi ağrıyor?” diye sordu endişeyle, yanıma eğilip yüzüme baktı.
Başımı iki yana salladım ama sesim titriyordu.
— “Neden… neden beni bıraktın, Baran?” dedim kısık bir sesle.
Gözlerindeki gülümseme bir anda kayboldu.
— “Seni bırakmadım, Dicle,” dedi fısıltıyla.
Ama ben duramadım.
— “Uyandım, yanımda yoksun… bir an sandım ki yine gitmişsin. Ben... ben artık sensiz uyanmaktan korkuyorum,” dedim, hıçkırarak.
Baran hemen yanıma oturdu, yüzümü ellerinin arasına aldı.
— “Hey… ben hiçbir yere gitmedim. Sadece sana kahvaltı hazırladım, çünkü dün gece çok yorgundun. Bırakır mıyım hiç seni?” dedi, sesi yumuşak ama kararlıydı.
Başımı göğsüne yasladım, hâlâ titriyordum.
— “Korktum sadece,” dedim fısıltıyla.
Baran saçlarımı okşadı, alnıma küçük bir öpücük kondurdu.
— “Artık korkma meleğim. Ben buradayım, hep olacağım,” dedi.
O anda ağlamam yavaşladı. Kalbim biraz daha sakinleşti. Baran tepsiyi aldı,
— “Şimdi sen güzelce kahvaltını yap, sonra birlikte dışarı çıkarız olur mu?” dedi gülümseyerek.
Ben gözyaşlarımı silip başımı salladım, hâlâ ona sarılı haldeydim.
O an fark ettim… bu adam, sadece beni değil; korkularımı, kırıklarımı da sarıyordu.