Altı saat boyunca koridorda bekledim. Her saniye bir ömür gibiydi. Annem ve babam yanımda duruyor, yüzleri endişe ve korkuyla doluydu. Şilan, Hilal ve yengem sessizce bekliyordu. Dicle’nin amcası da oradaydı; konuşmuyordu ama gözlerindeki öfke ve acı beni delip geçiyordu.
Sonunda kapı açıldı ve doktor ağır adımlarla çıktı. Yorgun, ciddi bir ifade vardı yüzünde.
“Baran… Dicle Hanım ameliyattan çıktı, ama bebeğiniz… maalesef kurtarılamadı,” dedi. Sesindeki ciddiyet, koridoru buz gibi bir havaya bürüdü.
Dizlerimin üzerine çöktüm. Gözlerim doldu, nefesim kesildi. Dicle sedyede, hâlâ uyuyor, bilinçsizdi. Yanına koştum, ellerini tuttum; alnına dokunup güç vermeye çalıştım ama tepki vermiyordu.
Kalbimde ağır bir suçluluk vardı. “Bu… benim yüzümden oldu,” diye fısıldadım. “Dicle… affet beni…”
Annem sessizce gözyaşlarını tutuyor, babam başını eğmiş bekliyordu. Şilan, Hilal ve yengem de acı ve çaresizlik içinde yanımda duruyordu. Dicle’nin amcası hâlâ sessizdi; bakışları hem suçluluk hem de öfkeyi yansıtıyordu.
Koridor sessizliğe gömülmüştü. Sadece Dicle’nin makinelerin düzenli sesi ve kendi çırpınan kalbim vardı. İçimde bir yığın acı, suçluluk ve çaresizlik vardı. Ama yapacak tek şeyim vardı: onun uyanmasını beklemek ve yanında kalmak.
Doktor ve hemşireler Dicle’yi sedyeyle odasına doğru götürdü. Yanına koştum, ellerimi sıkıca tuttum ama sedye hareket ettikçe içimdeki çaresizlik büyüyordu.
“Tamam, Baran Bey… şimdi onu odaya alıyoruz. Yavaşça,” dedi hemşire.
Dicle hâlâ uyuyordu, bilinçsizdi; yüzü solgun, nefesi düzensizdi. Yanına yaklaşmak, ellerini tutmak, alnına dokunmak… ama hiçbir tepki yoktu. Her hareketim, kalbimde hem korku hem suçluluk yaratıyordu.
Annem ve babam koridorun kenarında sessizce izliyordu, gözlerinde korku ve çaresizlik vardı. Şilan, Hilal ve yengem de sessizdi, ama her biri içten içe kalbini sıkıyordu. Dicle’nin amcası hâlâ sessiz duruyor, gözleriyle hem öfke hem acıyı dile getiriyordu.
Sedyeyi odanın yanına getirip Dicle’yi yatakta yatırdılar. Ben başının yanına çöktüm, ellerini tuttum ve kendi kendime fısıldadım:
“Dayan… ne olur dayan… seni kaybetmeyeceğim…”
Oda sessizdi, sadece makinelerin düzenli sesi ve kendi titreyen nefesim vardı. O an her şey durmuş gibiydi; zaman, acı ve çaresizlik içinde sıkışmıştık.
Odanın kapısı kapandıktan sonra yanına çöktüm. Dicle hâlâ uyuyordu; yüzü solgun, nefesi düzensiz ve bilinçsizdi. Ellerini tuttum, alnına dokundum, ama tepki yoktu.
Saatler geçti; annem, babam, Şilan, Hilal ve yengem sessizce yanımızda bekliyordu. Dicle’nin amcası hâlâ sessizdi; gözlerindeki öfke ve acı, sessiz bir uyarı gibiydi. Kimse konuşmuyordu, herkesin nefesi tutulmuştu.
Gece boyunca sessizlik ve makinelerin düzenli sesi hâkim oldu. Baran olarak ben kendi suçluluğum ve çaresizliğimle savaşıyordum. “Bu… benim yüzümden oldu,” diye fısıldadım kendi kendime. “Dicle… affet beni…”
Güneş yükseldiğinde hâlâ odada sessizlik vardı. Sonra bir titreme, hafif bir nefes… Dicle gözlerini açtı. Yavaşça bakışlarını bana çevirdi.
“Baran…” diye fısıldadı, sesi zayıf ama canlıydı.
“Bebeğim… nerde?!” diye bağırdı birden.
Karnını sıkmaya devam etti, acı çığlıkları odada yankılandı. Ellerini başına götürdü, titredi, nefes almakta zorlanıyordu. Ben de gözyaşlarımı tutamayıp ağlamaya başladım. Hemen yanına çöktüm, kollarını sardım, ellerini tuttum, alnına dokundum:
“Dicle… biliyorum… çok acı veriyor… ama ben buradayım, seni kaybetmedim…”
O da titreyerek bana fısıldadı:
“Lütfen… yapma…”
Ama bağırmayı bırakmadı, çığlıkları ve korkusu odada yankılanıyordu. Ellerini başına götürüp kendini sıkıyor gibiydi; her hareketi hem acı hem de çaresizlik yansıtıyordu.
Ben sadece onu daha sıkı tuttum, alnına dokundum ve fısıldadım:
“Tamam… tamam… ben buradayım… seni bırakmayacağım… dayan, tamam mı?”
Annem, babam, Şilan, Hilal ve yengem sessizce yanımızdaydı. Dicle’nin amcası hâlâ sessizdi; gözleri öfke ve acıyla doluydu.
O an sadece onun çığlığı, kendi ağlayışım ve çaresizliğim vardı. Yanında olabiliyor olmam bile küçük bir teselliydi; başka hiçbir şey yapamıyordum.Saatler boyunca Dicle titreyerek ve ara ara çığlık atarak ağladı. Ben hâlâ yanındaydım, ellerini tutuyor, alnına dokunuyor ve sürekli fısıldıyordum:
“Dayan… dayan… ben buradayım… seni bırakmayacağım…”
Yavaş yavaş nefesi düzeldi, titremesi azaldı. Gözlerini kapattı, hıçkırıkları hala vardı ama çığlıkları kesilmeye başladı. Yanında çökmüş, onun elini tutarak sessizce ağlıyordum.
“Baran…” dedi hafifçe, sesi hâlâ kırık ve zayıftı.
“Evet… buradayım,” dedim, gözyaşlarım yüzümden süzülürken. “Sakin ol… her şey yoluna girecek… ben yanındayım.”
Dicle başını yavaşça bana yasladı. Sessizliği sadece makinelerin düzenli sesi bozuyordu. Odada herkes sessizdi; annem, babam, Şilan, Hilal ve yengem Dicle’nin yanında bekliyor, kimse konuşmuyordu. Dicle’nin amcası hâlâ sessizdi; gözleri hem öfke hem de derin acıyı yansıtıyordu.
O an fark ettim ki, bebeğimizi kaybetmiş olsak da, Dicle hâlâ yanımdaydı. Elini sıktım, alnına bir kez daha dokundum ve fısıldadım:
“Her şey bitmedi… birlikte atlatacağız… seni bırakmayacağım.”
Dicle, gözlerinden yaşlar süzülürken hafifçe başını salladı. Sessizliği, birlikte yaşadığımız acının ağırlığını odada hissettirdi yanına geçip omuza yasladım onu
Dicle hâlâ titreyerek yatıyordu, hıçkırıkları aralıklarla devam ediyordu. Ben hâlâ yanında, ellerini tutuyor ve alnına dokunuyordum.
O sırada hemşire sessizce odaya girdi.
“Baran Bey, biraz rahatlatıcı vereceğiz, Dicle’nin sakinleşmesi için,” dedi.
Hemşire yavaşça Dicle’nin koluna iğneyi vurdu. Dicle gözlerini kapattı, nefesi düzeldi, titremesi azaldı. Hıçkırıkları yavaş yavaş kesildi, sakinleşmeye başladı.
Ertesi gün, Dicle hastaneden taburcu edildi. Hâlâ yorgun ve solgundu ama artık makinelerin sesi yoktu; nefesi düzeldi ve yürüyebiliyordu.
Ben yanındaydım, onun kolundan tuttum, her adımında destek oldum. Annem ve babam, Şilan, Hilal ve yengem de hastane odasının kapısında sessizce bekliyor, gözlerinde endişe ve koruma hissi vardı. Dicle’nin amcası hâlâ sessizdi, ama bakışları bizi izliyordu; hem öfke hem de derin bir acı vardı.
Hemşire son kez kontrollerini yaptı, ilaçlarını verdi ve Dicle’ye sakin bir sesle fısıldadı:
“Tamam, artık eve gidebilirsiniz. Sakin olun ve dinlenin.”
Dicle koluma yaslandı, hâlâ hafif titriyordu ama yürüyordu. Onu arabaya götürdüm, yavaş yavaş arka koltuğa oturttum ve kemerini tutturdum. Yanına çöktüm, elini tuttum, alnına dokundum.
“Evimizde artık… her şey daha sakin olacak,” dedim sessizce. “Yanındayım… seni bırakmayacağım.”
Arabayı çalıştırırken sessizlik vardı. Dicle gözlerini kapatmış, hâlâ yorgun ama biraz daha huzurlu görünüyordu. Arkamızda annem, babam, Şilan, Hilal ve yengem arabayı takip ediyordu; sessizlikte bile acı ve destek birbirine karışıyordu.
O an fark ettim ki, bebeğimizi kaybetmiş olsak da, Dicle hâlâ yanımdaydı. Ve şimdi, evimizde, birlikte acıyı ve yasımızı paylaşacak, birbirimize tutunacaktık.Arabadan inerken Dicle kolumdan sıkıca tuttu. Sessizlik içinde konağın önüne geldik, her adımımız ağırdı.
“Odamıza götüreceğim seni,” dedim, sesi titriyordu ama kararlıydım. Dicle hâlâ titriyordu, gözleri yorgun ve solgundu.
Onu odasına kadar götürdüm. Kapıyı açtım, yatağına oturttum, yastığını düzelttim, battaniyesini çekip üstüne örttüm. Yanına çöktüm, ellerini tuttum ve alnına dokundum.
“Buradasın… artık güvendesin,” dedim, sesi hâlâ titrek. Dicle başını bana yasladı, hâlâ yorgundu ama biraz daha sakin görünüyordu.
Oda sessizdi; annem, babam, Şilan, Hilal ve yengem sessizce koridordan bakıyorlardı. Dicle’nin acısı hâlâ gözlerindeydi, ben de ağlayarak onu tutuyordum. Ama artık yanındaydım; onu bırakmayacaktım.
Dicle’yi odasına yerleştirdikten sonra ayağa kalktım ve derin bir nefes aldım. Annem, babam, Şilan, Hilal ve yengem hâlâ kapının önünde sessizce bekliyordu.
“Biraz dinlensin, sonra gelir bakarsınız,” dedim, sesi hâlâ titrek ama kararlıydı. “Şimdi odasında biraz huzur ve sessizlik lazım.”
Annem endişeyle bana baktı. “Baran…” dedi, ama ben hemen ekledim:
“Evet, anne… ama şimdi onu rahat bırakın. Sonra gelir bakarsınız. Şimdi bir çorba yapıp getirin, hem güçlensin, hem biraz sakinleşir.”
Annem başını salladı, sessizce odadan çıktı. Babam ve diğer aile üyeleri de biraz geri çekilip sessizce beklediler.
Dicle’ye döndüm, alnına hafifçe dokundum ve fısıldadım:
“Biraz dinlen… ben buradayım. Her şey yoluna girecek.”
Dicle başını hafifçe salladı, gözleri hâlâ yorgun ama biraz daha sakin görünüyordu. Ben de yanında oturdum, ellerini tuttum ve sessizce bekledim.Annem çorbayı getirdi, sonra sessizce çıktı. Kapı kapandığında odada yalnız kalmıştık. Dicle kaşlarını çattı, bardağı itti, gözleri boşluğa dalmıştı.
Ben de kaşıktan bir çorba alıp ona vermeye çalıştım. “Biraz iç, güçlenirsin,” dedim ama Dicle başını çevirdi, gözleri dolu doluydu.
“Dalga mı geçiyorsun benimle?” dedi, sesi titrek ama keskin. “Bebeğimi kaybettim… nasıl bu kadar sakin durabiliyorsun ?”
Öfkesini daha fazla tutamayarak, elindeki çorbayı yere fırlattı; sıcak çorba odanın ortasına yayıldı, kaşık cam gibi yere çarptı. İçimde hem öfke hem de çaresizlik patladı. Dizlerimin üzerine çöktüm, ellerim titriyordu.
“Affet… biliyorum… biliyorum, çok zalimim… ama ben de parçalanıyorum,” dedim, sesi çatallı ve kırık.
Dicle hâlâ titriyordu; gözlerinden yaşlar süzülüyordu. İkimiz de sessizce, kırılan çorbanın kokusuyla ve içimizdeki acıyla dolu odada kaldık.