Konağa girdik. Ayaklarımın altındaki mermer bile bugün daha soğuk geldi. Kimse gözümün içine bakmadı… belki acıdılar, belki ne diyeceklerini bilemediler. Ben de kimseyi görmezden geldim. Çünkü gücüm yoktu; konuşmaya da, yürümeye bile zor yetiyordum.
Baran bir şey demeden yanımda yürüdü. Sessizdik. O kocaman evin içinde ses sadece kalbimin vurduğu acıydı sanki.
Merdivenlere çıktım. Koridor uzundu, loştu. Sonra o kapı… bebek odasının kapısı. Gözüm o kapıya kaydı. İçeride beşik, battaniyeler, minicik patikler… hayallerim vardı.
Kapı kapalıydı ama ben o odanın kokusunu bile hatırlıyordum. Bir an ayaklarım durdu. Yutkundum. Açıp bakamadım. O kapının karşısında dursam çığlık atacağımı hissettim. Gözlerimi kapattım ve derin nefes aldım.
Oraya bugün bakamam… belki uzun bir süre bakamam.
Sonra kendi odama yürüdüm. Kapıyı açtım, içeri girdim. Odada her şey aynıydı ama ben aynı değildim. Çantamı yere bıraktım, başörtümü çözdüm, yatağın kenarına oturdum. Ellerim dizlerimde, gözlerim yerde.
Birden içimde bir ağırlık çöktü ve yere oturup sırtımı yatağa yasladım. Dizlerimi kendime çektim. Sessiz kaldım. Ağlamak bile başka türlüydü şimdi — gözyaşım akmıyor, içim akıyordu.
Kapı hafifçe aralandı. Baran’ın nefesini duydum. Ama ben bakmadım.
O da bebek odasına baktı mı acaba? O da o kapının ağırlığını hissetti mi?
Baran sessizce odaya girip kapıya yakın bir sandalyeye oturdu. Dokunmadı, konuşmadı. Bilmiyordu nasıl tutacağını beni. Kimse bilmiyordu.
Fısıltı gibi bir cümle dudaklarımdan çıktı:
“Bugün oraya girmeyeceğim…”
Bana cevap vermedi. Sadece sessiz kaldı. Belki dua etti, belki içinden bağırdı… ben bilemedim. Ama varlığı yetti.
Bu gece böyle geçti… aynı çatı altında, ayrı odalar gibi hisseden iki kalp… Ve bir oda daha, kapısı kapalı; içinde susmuş bir hayat, bir hayal.
Yere yaslanmıştım hâlâ… dizlerim karnımda, başım yatağa dayanmış. Zaman akmıyordu. Sadece sessizlik ve boğazımda bir düğüm.
Kapı yeniden hafifçe gıcırdadı. Bu kez Baran sessizce yanıma geldi. Ayak sesini tanırım artık, içimde bile hissediyorum. Yanıma çöktü, elini omzuma koymadı — sadece yanımda durdu. Yüzümü görmeye çalıştı.
Sesi yumuşaktı, kırılmış ama hâlâ benli:
“Meleğim… duş alalım mı? Hadi biraz toparlanalım.”
Gözlerimi yavaşça açtım. O kelime, meleğim… bir zamanlar içimi ısıtırdı. Şimdi kalbime batıyor ama biliyorum kötü niyet yok. O da kayıp içinde, o da tutunmaya çalışıyor.
Başımı hafifçe sağa çevirdim, gözlerim onunkine değdi. Sesim kısık, yorgun, nefesi tükenmiş biri gibiydi:
“Baran… hiç halim yok…”
Gözlerim doldu ama ağlamadım. Sadece yorgundum. Ruhum yorulmuştu, bedenim değil.
Baran derin bir nefes aldı, beni zorlamadı. Elini dizlerime hafifçe koydu, parmakları titredi sanki.
“Tamam. Zorlamam seni. Ama buradayım. Ne zaman istersen… kalkarız.”
Başımı tekrar dizlerime yasladım. İçimden bir cümle geçti ama söyleyemedim:
Bir daha nasıl kalkacağım Baran?
Baran sessizce yanımda oturdu. Bir elini saçlarımın ucuna dokundurdu, çok hafif, sanki kırılacakmışım gibi.
Odada sessizlik vardı, ama bu sessizlik yalnız değildi. O, nefesini benim nefesime karıştırıyordu. Birlikte susuyorduk. Ve bazen susmak, konuşmaktan daha çok tutardı insanı hayata.Baran başımı okşarken hafifçe yana eğildi. Sesinde hem titrek bir şefkat, hem de çaresizlik vardı. Gözleri yorgundu ama bana bakınca içlerinde hâlâ ışık kalmıştı, sanki ben nefes aldıkça o da nefes alıyordu.
Yutkundu… sonra çok sessiz, çok kırılgan söyledi:
“Meleğim… çok pislendik. Hadi duş alalım… benim için.”
Bir an içimde bir şey acıdı. “Pislendik”… O kelime içime saplandı. Evet, toprak, gözyaşı, yol… ama asıl içimde kir olan acıydı. Sanki kalbim çamura batmış gibi ağırdı.
Başımı hafifçe salladım. Gözlerim bulutlandı.
“Baran… gerçekten halim yok.” dedim önce, sesi zar zor çıkardım.
Ama o bakmaya devam etti. Yalvarır gibi değil… kırılmasın diye tutan biri gibi. Devam etti:
“Söz, zorlamam. Sadece su… sadece biraz toparlanalım. Sen yorulma, ben tutarım seni. Hadi… benim için.”
O an gözlerimi kapattım. İçimden bir dalga geldi, boğazımı düğümledi. Onun çabasını, korkusunu gördüm. Beni kaybetmekten korkuyor. Sadece bebeğimizi değil, beni de kaybediyor sandı belki… o yüzden tutmaya çalışıyor.
Derin bir nefes aldım, yavaşça:
“Tamam… ama çok kısacık.” dedim.
Ayağa kalkmaya çalıştım, dizlerim titredi. Baran hemen kolumu tuttu, sanki düşerim korkusuyla.
Benim adımlarım zayıftı, onun eli güçlü. Odayı geçerken başımı hiç bebek odasının olduğu tarafa çevirmedim. Sanki gözüm değse nefesim kesilecek.
Banyoya vardığımızda Baran kapıyı açtı, ışığı yaktı. Bu sıradan hareket bile yüreğimi yakıyordu — çünkü bugün en basit şey bile zor.
Baran fısıldadı:
“Sen otur meleğim, ben suyu ayarlıyorum.”
O an dayanamadım. Sessizce, ince bir sesle:
“Baran… ben hâlâ anne gibi hissediyorum. Ama kucağım boş.”
Baran’ın omuzları düştü. Sanki o cümleyle dünyası yeniden çöktü. Gözlerini bana kaldırdı; sesi çatladı:
“Sen annesin. Hep olacaksın.”
Ve o an artık hiçbir şey söyleyemedim. Gözlerimi kapattım, suyun sesi arka planda ince bir dua gibi yankılandı.
İçimiz yandı, ama birbirimize tutunduk.
Suyun sıcaklığı tenime değdiğinde gözlerim kapanmıştı. Baran yanımda durdu tüm süre boyunca — ne bir kelime fazla, ne bir dokunuş incitici. Sadece destekti. Sessiz bir omuz.
Duş bitince bana havluyu uzattı, saçlarımı hafifçe toparladı. Ben kıpırdamadan durdum… sanki hareket edersem içimdeki acı kabuklarından fırlayacak.
Sessizce banyodan çıktık. Koridorda yürürken ayak seslerimiz bile yorgun geldi. Odama girdik. Baran dolaptan pijamalarımı aldı, yatağın üzerine bıraktı. Yaklaşmadı, saygıyla bekledi; kendi pijamasını giyerken bile bana bakmadı — incinmeyim diye, belki de gözümdeki kırığı görmeye dayanamadığı için.
Üzerimi değiştirdim. Kumaş tenime değince hayatın hâlâ sürdüğünü fark ettim. Acıma rağmen… nefes alıyordum.
Baran yorganı kaldırdı.
“Gel meleğim… biraz uzanalım.”
Hiç konuşmadım. Yatağa yavaşça uzandım. Yastık soğuktu, içim ateş gibi. Baran yan tarafa geçti. Aramızda kocaman bir sessizlik vardı, ama aynı yorganın altındaydık. O yorgan sanki bizi tutuyor, kırıklarımızı aynı yerde topluyordu.
Baran bana dönmeden, sadece sesiyle sarıldı:
“Ben burdayım. Hiçbir yere gitmiyorum.”
Yutkundum. Dudaklarım titredi ama sadece fısıltıyla cevap verebildim:
“Gitme zaten.”
Gözlerimi kapadım. Boğazımda hâlâ ağrı vardı ama içimde minik bir nefes ışığı hissettim. Çünkü karanlığın içinde bile, biri elini uzatmıştı bana. Tutacak gücüm olmasa bile o bırakmıyordu.
Yorganın altında iki nefes… ikisi de yaralı. Ama yan yana.
Uyku gelmedi. Acı uyutmaz zaten.
Ama o gece ilk kez… yalnız değildim.
Gece ağır geçti, ama uyku bir türlü gelmedi sanmıştım. Sonra gözlerim kapandı, bedenim yorgun düştü… ama rüya gelince uykunun da iyileştirme gücü yoktu.
Kabus başladı. Önce sessizlik vardı, derin, boğucu bir sessizlik. Sonra bir toprağın kokusu doldu etrafıma, taze kazılmış, nemli… bebeğimin sesi vardı ama uzak, boğuk, çığlığa dönük. Uzandığı yerde yalnızdı, kucağımda değil, elimden kayıp gidiyordu.
Koşuyordum, ama ayaklarım ağır, sanki yapışmış toprağa. “Bebeğim!” diye bağırmak istedim, sesim çıkmadı. Toprak ellerime doldu, gözlerim kapanıyordu. Bir anda bebek odasının kapısı önümde belirdi… açmak istedim ama kapı kitlenmişti. İçeride hayalinden başka bir şey yoktu, sadece boş beşik ve battaniye… minik patikler yere saçılmış, ama boştu.
Bir adım daha attım, Baran geldi, ellerini uzattı… ama ben ona ulaşamıyordum. Yüzü bulanık, silik… sesim titredi, nefesim boğuk:
“Baran… bebeğimiz… kayboluyor…”
O anda Baran bana seslendi ama sesi yankılanıyor, korkunç bir yankıyla çarpıyordu:
“Dicle! Uyan! Uyan!”
Gözlerimi açtım. Baran yanımda, yastığın kenarından elini tuttu. Nefesi hala sıcak, sesi hâlâ gerçek:
“Meleğim… kabus gördün, ben buradayım. Her şey yolunda.”
Titreyerek sarıldım ona. İçimdeki acı hâlâ vardı, ama gerçek dünyanın sıcaklığı, onun varlığı… biraz olsun sarmıştı yırtılmış ruhumu.
O gece bir kez daha anladım: kayıplarımız var, acımız var… ama Baran yanımda oldukça, bir parça nefes alabiliyorum.
Kabusun ardından nefesim hâlâ düzensizdi. Baran kollarımla omuzumun arasında durmuş, beni sakinleştirmeye çalışıyordu. Parmakları saçlarımda, sesi titrek ama güçlüydü.
Birden gözlerim doldu. İçimde bir şey taştı. Baran'a değil, acıma kızgındım.
Baran sessizce, yumuşak ama çaresiz bir tonla fısıldadı:
"Dicle… lütfen böyle yapma."
O cümlede kırılan bir adamın sesi vardı. Sanki benim acım onun nefesini de kesiyordu.
Başımı ona çevirdim. Gözlerim dolu. Sesim çatladı, titrek bir isyanla konuştum:
"Ne yapmalıyım Baran? Söyle… Seni çok özledim. Baran diyip boynuna mı atlamalıyım? Biz kızımızı…"
Cümlem orada kesildi. Boğazım düğümlendi. Kelimelerim boğuldu. "Kaybettik" demek bile ağırdı artık; o kelime içimi ateş gibi yakıyordu.
Ben o cümleyi tamamlayamadan, Baran ellerini yüzüme koydu. Sanki sözlerimin üzerime çökeceğini hissetmiş gibi… başımı eğdirmeden, gözlerimi kapatmadan, dudağıma kısa ama derin bir öpücük bıraktı.
Sessizdi. Sadece duyguydu. Acıydı. Sahip çıkmaktı.
Sonra alnımı onun alnına yasladığımda, nefesi burnuma değdi. O an, bizi ayakta tutan tek şey birbirimizdi.
Baran fısıldadı, sesi karanlığın içinde teselli gibi:
"Yeter… uyu şimdi."
O kadar sade, o kadar kırık ama güçlüydü ki… cevap veremedim. Sadece gözlerimi kapattım, yorgunluğuma teslim oldum.
Baran parmaklarını saçlarımdan çekmedi. Ve ben o dokunuşta bir şey hissettim:
Acı bitmedi, ama yalnız değildim.