Gözlerimi hafifçe araladım. Arabanın içi ılık, güneşin ışığı camdan içeri süzülüyordu. Baran bir eliyle direksiyonu tutuyor, diğer eliyle radyonun sesini kısarken hafifçe gülümsedi.
“Karım uyanmış mı acaba?” dedi kendi kendine, ama ben duydum. Sesinde hem şaka vardı hem sevgi.
Uyuyormuş gibi yaptım bir an. Sonra yavaşça başımı kaldırdım.
“Uyanmış ama hâlâ yorgun,” dedim kısık bir sesle.
Baran bana baktı, gözleriyle gülümsedi.
“Yorgun olmasına izin vermem,” dedi. “Bugün seni biraz dinlendireceğim.”
Camdan dışarı baktım. Yol kıvrıla kıvrıla dağlara doğru uzanıyordu. Mardin artık geride kalmıştı ama içimde bir sıcaklık hâlâ oradaydı — onun sesinde, o kelimede: karım.
Baran direksiyonu hafifçe sağa kırdı, yol dar bir patikaya dönüştü. Etraf zeytin ağaçlarıyla doluydu, uzakta birkaç taş ev görünüyordu. Rüzgâr camdan içeri girip saçlarımı hafifçe savurdu.
“Baran, nereye gidiyoruz?” dedim yine.
O sadece gülümsedi. “Az kaldı,” dedi. “Sana bir şey göstereceğim.”
Biraz sonra araba küçük bir tepenin üstünde durdu. Aşağıda, güneşin altında pırıl pırıl parlayan bir dere vardı. Su sesleri, kuş cıvıltıları… her şey sanki bizden başka kimsenin bilmediği bir dünyaya ait gibiydi.
Baran arabadan indi, kapımı açtı.
“İn bakalım, karım,” dedi. “Burayı çocukken hep gelirdim. Annem derdi ki, kim sevdiğini gerçekten getirirse buraya, o sevgi hiç bitmez.”
Sözleri içime dokundu. Birkaç saniye konuşamadım.
Sonra sadece fısıldayabildim:
“Demek beni getirdin…”
Baran gülümsedi, elini uzattı.
“Çünkü seni hiçbir yere bırakmak istemem, Dicle.”
Elini tuttum. Su sesleri, rüzgârın fısıltısı ve kalbimin sesi birbirine karıştı o anda.
_"Küçük şehirdir Mardin ... Burda herkes , herkesi tanır , içindeyken kurtulmak istersin dışındayken özlersin ... Burda aşklar göz önünde yaşanır . Onunla ezberlesin bütün sokakları ama veda etmek zorunda kalırsın çoğu zaman , gülerke geçtiğin sokaklardan ağlayarak geçersin artık , Yarım kalanların şehridir Mardin burda herşey yarım kalır ... Çünkü Mardin ' de herşey yarım kalmaya mahkumdur , Mardin burası dostluğu baki ama aşkı imkansız olan ne kadar kurtulmak istesende bırakamazsın öyle de büyülü bir şehirdir Mardin işte Diclem sende benim Mardinimsin " dedi
O an gözlerim doldu. Gözlerimi ondan kaçırmak istedim ama yapamadım. Çünkü ne kadar uzaklaşmaya çalışsam, o cümle beni yine ona döndürüyordu.
Mardin gibi… Ne kadar gitsem de hep dönmek zorunda kaldığım bir yerdi o.
Rüzgâr saçlarımı savururken Baran yaklaştı, parmak uçlarıyla yanaklarımdaki yaşı sildi.
“Sen ağlayınca Mardin bile susar,” dedi. “Ben de susarım, çünkü seni üzmekten daha büyük bir suç yok benim için.”
Bir adım attım ona doğru, gözlerimi kapadım.
“Baran,” dedim fısıltıyla, “Ben de seni ne kadar affetmemem gerekse de bırakamıyorum. Çünkü sen… sen de benim yarım kalanım oldun.”
O an sessizlik indi üzerimize. Yalnızca dere sesi ve kalplerimizin aynı anda attığını hissettim.
Mardin uzakta parlıyordu, sanki o da bizim hikâyemizi dinliyordu.
Baran elimi tuttu, gülümsedi.
“Yarım kalmasın artık Dicle,” dedi.
“Ne Mardin’de, ne bizde…”
O an içimde bir şey koptu, ama aynı anda bir şey de yerine oturdu sanki.
Baran’ın eli sıcaktı… Parmaklarımız birbirine kenetlenmiş, yıllardır eksik kalan o yer tamamlanmış gibiydi.
Başımı kaldırıp yüzüne baktım. Gözleri, akşam güneşinde altın gibi parlıyordu.
“Peki ya yarın?” dedim, sesi zar zor çıkararak. “Yine gider misin Baran? Yine Mardin’de bırakır mısın beni?”
Gülümsedi, ama bu defa o gülüşte bir hüzün yoktu.
“Gitmem,” dedi. “Artık nereye gidersem, seninle giderim. Mardin’i de, seni de aynı kalbimde taşıyorum.”
Bir adım daha attım. Aramızda ne ayrılık kalmıştı ne gurur.
Başını eğdi, alnını alnıma yasladı.
“Bazen,” dedim fısıltıyla, “bir şehirden kaçarken bir kalbe dönüyormuş insan.”
Baran’ın nefesi yanağımda gezindi.
“Ve bazen,” dedi, “bir kalbe dönerken aslında evine dönüyormuş.”
O an rüzgâr durdu, dere sustu, dünya bir anlığına sessizliğe gömüldü.
Sadece biz vardık… Dicle ve Baran.
Mardin’in taşları bile susmuş, bizi dinliyordu.
Baran gözlerimin içine bakarken, “Artık ne yarım kalalım,” dedi, “ne de birbirimizi bekletelim.”
Sonra dudakları, yılların bekleyişini susturdu.
O an her şey yavaşladı sanki. Mardin’in ışıkları uzakta titriyordu, ama artık korkutucu değil, sıcak bir hatıra gibi geliyordu.
Baran hâlâ elimden tutuyordu, parmaklarımız birbirine kenetlenmişti.
“Dicle,” dedi, sesi fısıltı kadar yakındı, “tu her tim li minî. (Sen hep yanımdasın.) Ne tu ji min dûr dikî, ne ez ji te dûr dikim. (Sen benden uzaklaşmıyorsun, ben de senden.)”
Kalbim hızlı atıyordu; gözlerim dolmuştu ama bu kez ağlamaktan korkmuyordum. Çünkü yanında ağlamak güvenliydi.
“Ben de… ben de senin yanındayken kendimi tam hissediyorum,” dedim. “Mardin bile… ne kadar uzakta olursa olsun, artık dönmek istediğim yer sensin.”
Rüzgâr saçlarımızı savururken, Baran bir adım daha yaklaştı.
“Yarım kalmasın artık, Dicle,” dedi, gözlerindeki kararlılıkla. “Ne Mardin’de, ne bizde… ne geçmişte, ne de gelecekte.”
O an dünya sessizleşti. Sadece dere sesi vardı, ve kalplerimizin aynı ritimde attığını hissediyordum.
“Ez jî te hezdikim, Baran. (Ben de seni seviyorum, Baran.)” dedim Kürtçe, fısıltımla, “her tim û her dem. (Her zaman ve her daim.)”
Baran gülümsedi, alnını alnıma yaslayarak, “Ez jî te hezdikim, Dicle. (Ben de seni seviyorum, Dicle.)” dedi.
Ve öylece durduk, rüzgârla, dereyle, Mardin’in ışıklarıyla… artık ne geçmişin ağırlığı vardı ne de yarım kalan hislerimizin eksikliği. Sadece biz vardık, birbirimizi bulmuş iki yarım.
Rüzgâr hâlâ saçlarımızı savururken, Baran elimi sıkıca tuttu.
“Haydi eve dönelim,” dedi. “Artık Mardin de beklesin, biz de huzuru bulalım.”
Arabaya doğru yürürken, ellerimiz hâlâ birbirine kenetlenmişti.
“Haydi malımıza (evimize )gidelim,” dedim, gözlerimi ona dikerek.
Baran gülümsedi, “Evde birlikte mutluluk var,” dedi.
Arabaya bindiklerinde, Mardin’in taşları arkamızda kaldı ama kalbimiz hâlâ oradaydı.
Yol boyunca sessizliğimiz, yalnızca birbirimizin varlığını hissetmekle doluydu.
O an, evimiz artık sadece bir mekân değil, birlikte olduğumuz her yer olmuştu.