Aynada kendime baktım. Gözlerimde hâlâ Baran’la az önceki konuşmanın izi vardı. “Bir çocuğumuz olsun,” demiştim. Oysa o, gözlerimin içine bakıp “Sen hazır değilsin,” demişti. O an kalbim sanki bir anlığına durdu.
Hazır değil miydim gerçekten… yoksa o mu korkuyordu?
Derin bir nefes aldım, aynadaki yansımama gülümsemeye çalıştım. Baran kapıda beni izliyordu, belli etmemeye çalışsa da yüzündeki düşünceli hali saklayamıyordu.
— “Hadi inelim,” dedim sessizce.
— “Hadi,” dedi, ama sesi sanki biraz uzaklardan geliyordu.
Merdivenlerden indikçe mis gibi yemek kokusu sardı etrafı. Şilan’ın kahkahası, Helin’in sesi, Baran’ın annesinin “soğumasın yemekler” deyişi... Hepsi bana aynı anda hem sıcak hem de yabancı geldi.
Bu evin içinde sevgi vardı, ama bazen o sevginin neresinde olduğumu bilemiyordum.
Masaya otururken Baran sandalyeyi çekti. Küçük bir jestti ama kalbime dokundu.
— “Teşekkür ederim,” dedim.
Masada herkes konuşuyordu; ben ise sadece dinliyordum. Arada Helin saçlarımı övdü, Şilan şakalaştı, Baran’ın babası köye gideceklerinden bahsetti.
Baran bana dönüp “Ne dersin, köye gidelim mi?” diye sorduğunda bir an duraksadım.
Köy...
Baran’ın çocukluğunun geçtiği yer. Belki onu orada daha iyi anlayabilirdim.
— “Olur,” dedim gülümseyerek, “uzun zamandır bir yere gitmedik zaten.”
O an göz göze geldik. Sanki sessiz bir anlaşma gibiydi.
Belki de köy, bizim için yeni bir başlangıç olacaktı.
Belki de... kalbimdeki o eksik parçayı orada bulacaktım.
Sabah gün daha tam doğmadan uyandım. Perdelerin arasından sızan solgun ışık odanın içine doluyordu. Baran çoktan kalkmış, eşyaları toparlıyordu. Onu izledim bir süre sessizce. O kadar sakin, o kadar kendi dünyasındaydı ki…
— “Bu kadar erken mi çıkıyoruz?” dedim uykulu bir sesle.
— “Yolu uzun Dicle, erken gidersek daha rahat varırız,” dedi gülümseyerek.
Ben de yavaşça kalktım, üzerimi giyinirken kalbimde garip bir heyecan vardı. Baran’ın köyünü hiç görmemiştim. Belki beni ailesine daha çok bağlayacak bir yerdi orası, belki de içimdeki boşluğu dolduracaktı.
Baran yanıma gelip elimden tuttu.
— “Hazır mısın?”
— “Hazırım,” dedim, ama aslında içimde bir sürü soru vardı.
Arabaya bindik. Şehir yavaş yavaş geride kalırken yollar uzadı, sessizlik büyüdü. Radyoda eski bir türkü çalıyordu, Baran mırıldanarak eşlik etti. O an yüzüne baktım — gözlerinde huzur vardı.
Belki de köy, onun sığınağıydı.
Bir süre sonra dağlar görünmeye başladı. Yol kıvrıldıkça hava temizlendi, toprak kokusu içime doldu.
— “Burası mı senin çocukluğun geçtiği yer?” dedim.
— “Birazdan varırız,” dedi Baran, gülümsedi.
Ve birkaç dakika sonra, köy tabelası belirdi. Tahta bir levhada silik harflerle yazıyordu: Gülistan Köyü.
Arabadan iner inmez rüzgâr yüzüme çarptı. Kuş sesleri, uzaktan gelen keçi çanları… Her şey bambaşka bir dünyaya ait gibiydi.
Baran’ın annesiyle babası çoktan gelmişti, kapıda bizi karşıladılar.
— “Hoş geldiniz çocuklar!” dediler sevinçle.
Ben gülümsedim ama içimde tatlı bir tedirginlik vardı. Bu topraklarda herkes Baran’ı tanıyordu, ama beni kimse tanımıyordu.
Baran bana dönüp,
— “Burası benim çocukluğumun evi, Dicle,” dedi.
Ben de gözlerimi evin duvarlarında gezdirdim.
— “Belki de burası bizim hikayemizin başka bir sayfası olacak,” dedim içimden.
Baran’ın annesi bizi içeri davet etti. Ev eskiydi ama sıcacıktı, duvarlarda yılların hatırası asılı gibiydi. Şilan’la Helin mutfakta bir şeylerle uğraşıyordu, ben de eşyaları yerleştirirken pencereden dışarı baktım. Dağların arasında sessiz bir köy, uzakta çocuk sesleri, rüzgârda sallanan incir ağacı…
Her şey yabancı ama garip bir şekilde tanıdık geliyordu.
Baran arkamdan yaklaştı, sesi yumuşaktı:
— “Dicle, gel… sana etrafı gezdireyim.”
Bir an dönüp baktım. Gözlerinde o eski sıcaklık vardı, uzun zamandır görmediğim türden.
— “Olur,” dedim gülümseyerek.
Evden çıktık. Toprak yoldan yürürken ayağımın altındaki taşların sesi yankılandı. Baran ilerideki patikayı gösterdi.
— “Şu tepenin arkasında bizim eski bahçe var. Küçükken orada ağaçlara tırmanırdım, annem kızardı,” dedi gülerek.
Onu dinlerken yüzüne baktım; çocukluğuna dair her kelimesinde gözleri parlıyordu.
— “Buraları çok özlemiş gibisin,” dedim.
— “Hem de nasıl… Ama şimdi sen varsın ya, sanki her şey daha güzel,” dedi.
Bir an sessizlik oldu. Rüzgâr saçlarımı savurdu, toprak kokusu içime doldu.
Baran elini uzattı, parmaklarıyla saçımı kulağımın arkasına itti.
— “Biliyor musun,” dedi, “seni burada görmek… hayal gibi.”
Yutkundum, gözlerimi kaçırdım. “Ben de burayı sevdim,” dedim, “ama biraz yabancıyım hâlâ.”
Baran gülümsedi, “Zamanla alışırsın. Bu köy artık senin de köyün, Dicle.”
Baran’la toprak yolda yürürken uzaktan çocuk sesleri duyuldu. Kahkahalar, bağırışlar, topun yere çarpma sesi... Gözlerimi o yöne çevirdim; bir grup çocuk yakan top oynuyordu. Toz havada dönüyor, güneşin ışığı çocukların neşesiyle birleşiyordu.
Dayanamadım, gülümsedim.
— “Ne kadar tatlılar,” dedim.
Baran da gülerek, “Ben de küçükken hep orada oynardım. Şu büyük taşın orası var ya, orada saklanırdım hep.”
Çocuklardan biri topu Baran’ın önüne kadar attı. Baran refleksle topu yakaladı. Küçük bir çocuk koşarak geldi:
— “Amca, bize katılır mısın?” dedi heyecanla.
Baran gözlerimin içine baktı.
— “Ne diyorsun Dicle, oynayalım mı?”
Ben şaşırdım ama içimde bir çocuk sevinci kabardı.
— “Ciddi misin?”
— “Neden olmasın, biraz eğlenelim,” dedi ve gülümseyip topu bana uzattı.
Bir anda kendimi oyunun içinde buldum. Çocuklar bağırıyor, gülüyordu. Baran karşı takımdan bana top atmaya çalışıyor, ben kaçmaya çalışırken eteklerim toza bulandı.
Baran “Kaçamazsın Dicle!” diye bağırdı, ben de kahkaha atarak “Sen beni yakalayamazsın Baran!” dedim.
Top ayağıma çarptı, çocuklar “Yandın abla!” diye bağırınca hepimiz gülmekten yerlere yattık.
Baran yanıma geldi, elini uzattı.
— “Yandın ama çok tatlı yandın,” dedi.
Göz göze geldik. O an dünya bir anda durdu sanki. Çocukların gülüşleri, rüzgârın sesi, güneşin sıcaklığı… her şey birbirine karıştı.
Uzun zamandır bu kadar saf, bu kadar içten gülmemiştim.
— “Baran,” dedim yavaşça, “keşke her şey hep böyle basit olsa.”
O da başını eğdi, elimi tuttu.
— “Belki de öyle olabilir, yeter ki biz isteyelim,” dedi.
Çocuklarla oynadıktan sonra ikimiz de nefes nefeseydik. Güneş biraz alçalmış, köyün üstüne yumuşak bir ışık yayılmıştı. Baran, “Gel, biraz daha gezelim,” dedi.
Etraf sessizdi, sadece kuş sesleri ve uzaktan gelen bir su sesi duyuluyordu.
O sesi merak edip ilerledik. Patikadan geçince karşımıza küçük bir dere çıktı. Suyu berraktı, taşların arasından akarken güneş ışığı pırıl pırıl parlıyordu.
Ben eğilip elimi suya soktum, “Ne kadar soğuk,” dedim gülümseyerek.
Tam o sırada Baran yanıma yaklaştı, gözleri parlıyordu.
— “Diclem…” dedi, sesi hem yumuşak hem oyunbazdı.
— “Ne oldu Baran?” dedim şaşkınlıkla.
Bir şey demeden kollarını uzattı, bir anda beni kucağına aldı.
— “Baran! Ne yapıyorsun?!” dedim ama o çoktan dereye adım atmıştı.
Soğuk su paçalarımıza sıçradı, ikimiz de kahkaha attık.
— “Ya Baran, ne yaptın sen!” dedim hem gülüp hem söylenerek.
O ise çocuk gibi gülüyordu.
— “Birlikte ıslanalım istedim,” dedi. “Hem kim demiş suyun içine girmeyelim diye?”
Ben gülmekten kendimi tutamadım. Elimle su sıçrattım yüzüne.
— “Al bakalım, bu da sana!” dedim.
Baran da karşılık verdi, ikimiz de sırılsıklam olduk.
Sonra durduk, sadece birbirimize baktık. Gözlerinde hem sevgi hem huzur vardı.
— “Diclem,” dedi, “keşke zaman hep böyle dursa.”
Ben başımı hafifçe eğdim, kalbim ısındı.
— “Belki de durur, eğer biz bırakmazsak,” dedim.
Dere şırıltısıyla akarken, o anın güzelliği içimde yankılandı.