40.Olmaz Dicle

1193 Words
Konağın kapısından içeri girdiğimizde Helin ve Şilan bizi görünce hemen ayağa kalktılar. “Hoş geldiniz,” dediler gülümseyerek. Baran’la göz göze geldik, aynı anda “Hoş bulduk,” dedik. Baran onlara dönüp, “Biz biraz yorgunuz, odamıza çıkacağız müsaadenizle,” dedi. Helin ve Şilan başlarıyla onayladılar, “Müsaade sizin,” dediler. Ben gülümsedim, sonra Baran’la birlikte merdivenleri çıktık. Adımlarımız yankılanıyordu. Odaya girdiğimizde derin bir nefes aldım. “Ohh… nihayet,” dedim, “şu sessizliği özlemişim.” Baran kapıyı kapattı, arkasını dönüp bana baktı. Bakışları yine aynıydı… sıcak, karışık, sevgi dolu. Gülümsememi tutamadım. “Neden öyle bakıyorsun Baran?” dedim. O yavaşça yaklaştı, yüzünde belli belirsiz bir tebessüm vardı. “Nerede kalmıştık?” dedi alayla. Ben de kollarımı göğsümde birleştirdim, “Hiçbir yerde kalmamıştık Baran,” dedim, gülerek. Baran başını eğip güldü, “Peki o zaman,” dedi, “en baştan başlarız.” Gözlerimi devirdim ama gülümsemem geçti bile. “Baran… ayıp vallahi,” dedim. O da sadece, “Ayıp değil, özledim,” diye fısıldadı. Kalbim hızla atıyordu, ama sustum. Bazen kelimelere gerek kalmıyordu. Baran bana doğru bir adım attı, aramızdaki mesafe neredeyse kalmamıştı. Sırtım duvara değdi, nefesim hızlandı. O an ne yapacağını kestiremiyordum. “Ne yapıyorsun Baran?” dedim, sesim titrek ama meraklıydı. Baran hafifçe gülümsedi, gözlerini gözlerimden ayırmadan, “Sadece seni izliyorum,” dedi. Sonra alçak bir sesle ekledi: “Çünkü özlemişim…” O an ne diyeceğimi bilemedim. Sadece kalbimin atışını duydum, sanki tüm dünya susmuştu. Baran’ın bakışları yüzümde gezindi, kalbim hızla atıyordu. Ne o konuştu, ne ben… Ama gözleri her şeyi söylüyordu zaten. Bir adım daha attı, aramızdaki mesafe neredeyse yok oldu. O an içimden geçen tek şey, “Keşke zaman dursa,” oldu. Baran elini yüzüme yaklaştırdı, parmak uçları yanaklarıma dokunacak gibi durdu. Sadece o kadar yakındı ki… nefesi tenime değdi. İçimden bir ses, “Tamam,” dedi. “Artık hiçbir şey söyleme, Dicle.” O da sustu, sadece o sessizlikte birbirimizi anladık. ve öptü beni hiçbir şekilde bırakmıyordu Kalbim hızla atıyordu, ne yapacağımı bilemedim. “Baran… bırak artık,” dedim, sesim neredeyse fısıltıydı. Baran başını eğdi, gözlerimin içine baktı. “Biraz daha…” dedi alçak bir sesle. Sesinde ne öfke vardı ne ısrar, sadece özlem. Bir an sessizlik oldu. Sanki bütün dünya susmuştu, sadece kalbimizin sesi vardı.Baran bana bir adım attı, yüzünde o tanıdık gülümseme. Ben de ne yapacağımı bilemedim. Kalbim hızla atıyor ama aklım başka şeyler söylüyordu. “Baran, yapma şimdi,” dedim gülerek. O da “Niye, ne oldu?” diye sordu, yüzünde saf bir ifade. “Ben… şey…” dedim, sonra bir anda aklıma geldi — “Ben banyoya gidiyorum!” deyip hızla kaçtım! Baran şaşkın bir şekilde arkamdan, “Dicle ne banyosu şimdi?” diye seslendi. Kapıyı kapatıp arkasına yaslandım, kendi halime gülmeye başladım. Baran kapının diğer tarafından, “Bari havlu alaydın!” dedi. Ben kahkaha attım. “Baran, sen bazen cidden çok garipsin!” dedim. O da gülerek, “Ben değil, senin kaçışların garip Dicle!” diye cevap verdi.Bir süre sonra aynada kendime baktım, yüzüm hâlâ kıpkırmızıydı. “Tamam Dicle, sakin ol… bu kadar utanacak ne var ki?” dedim kendi kendime. Derin bir nefes alıp kapıyı açtım. Baran kapının önünde bekliyordu, kollarını kavuşturmuş, gülmemek için kendini zor tutuyordu. “Ne var, niye öyle bakıyorsun?” dedim. “Bir şey yok,” dedi ama gülmemek için dudaklarını ısırıyordu. “Kes o sırıtmayı!” dedim. “Ne yapayım Dicle,” dedi, “banyoya öyle bir hızla kaçtın ki, sanki ben seni sorguya alacaktım.” Ben kahkaha attım, “Yeter Baran, dalga geçme benimle!” Baran gülerek yaklaştı, “İyi tamam, ama bir daha öyle kaçarsan uyarı fişi yazacağım sana.” “Sen önce kendi komikliklerine fiş yaz Baran,” dedim, gülerek omzuna hafifçe vurdum. O da kahkaha attı, “Tamam tamam, barıştık mı küçük hanım?” “Barıştık ama bir şartla,” dedim, gözlerimi kısıp, “Bir daha banyoya kadar kovalamaca yok!” Baran bir anda gülümseyip bana doğru yaklaştı. “Ne yapıyorsun yine?” dedim, geri geri giderken. “Hiç… sadece biraz intikam alacağım,” dedi göz kırparak. “Baran yapma!” dedim ama o çoktan kollarını uzatmıştı bile. Bir anda kendimi kucağında buldum. “Baran bırak!” diye gülerek çırpındım ama o dinlemedi, beni yatağa bıraktı. Sonra da gıdıklamaya başladı! “Baran hayıııır! Yapma, gıdıklama!” diye çığlık atarken kahkahalara boğuldum. “Az önce bana kafa tutan sen değil miydin?” dedi gülerek. “Tamam, tamam, pes ettim!” dedim nefes nefese. Baran da gülerek durdu, saçımı düzeltti. “İyi ki pes ettin, yoksa sabaha kadar gıdıklardım,” dedi. Ben hâlâ gülüyordum, “Sen çocuk gibisin Baran.” O da göz kırptı, “Ama senin çocuğun gibiyim Dicle.” Ben kahkaha attım, “Sus artık Baran!” …“Kızımız ölmeseydi çok mutlu olacaktık,” diye fısıldadım, sözlerim odaya ağır bir taş gibi düştü. Baran gözlerimi uzun uzun süzdü. Yüzünde önce şaşkınlık, sonra derin bir hüzün belirdi. Birkaç saniye hiçbir şey söylemedi; sadece nefesinin ritmini dinledim. Sonra sessizce yanıma geldi, ellerini usulce tuttu — sözcüklere ihtiyaç duymadan destek vermek ister gibiydi. “Biliyorum,” dedi sonunda, sesi kırık. “Ben de her gün o hayali kuruyorum, Dicle. Her sabah kalktığımda ‘keşke’lerle uyandım.” Gözleri doldu, ama kocaman bir kararlılıkla devam etti: “Sana ve ona layık olamadım diye düşünme. Biz elimizden geleni yaptık. Birlikte hatırlayacağız onu, hep kalbimizde olacak.” Ben de ellerini daha sıkı tuttum. İçimde hem bir boşluk hem de bir sıcaklık oldu — onunla aynı acıyı paylaşmak garip bir teselli veriyordu. “Hatırlıyorum,” dedim, “o küçük ellerini, gülüşünü… O anlar hep benimle.” Sesim titriyordu ama gözlerimde bir sızlanma yerine sakinlik vardı. Baran alnımı öptü, sonra hafifçe gülümsedi; o gülümseme acıyla karışıktı ama gerçekti. “Bir gün… hazır olursak, belki yeniden denemek ya da farklı yollarla bir aile kurmak… Zamanla konuşuruz. Ama şu an,” diye ekledi, “senin yanında olmak istiyorum. Birlikte yas tutalım, birlikte hatırlayalım.” O an ağlamak istedim, ama aynı zamanda gülümsemek de geldi içimden — onun varlığı, o kelimeler, küçük bir umut kıvılcımı yaktı. “Tamam,” dedim, “beraber yapalım.” Ve öylece, sessizlik içinde, birbirimizin ellerini sıkıca tutarak geçmişi ve geleceği, kaybı ve umudu yan yana taşıdık.Baran bir anda sustu. Yüzüme baktığında gözlerindeki o kararlılığı hemen hissettim. Sonra alçak bir sesle, neredeyse fısıldayarak, “Dicle… sen bu haldeyken olmaz,” dedi. O an içimde bir şey koptu sanki. Ne demekti “bu haldeyken”? Ben sadece biraz gülmek, biraz unutmak istemiştim. Ama o gözler… o bakış… beni yeniden gerçekle yüzleştirdi. “Ne demek istiyorsun Baran?” diyebildim sadece. Sesim bile bana yabancı geliyordu. Baran bir adım yaklaştı, “Sen hâlâ acının içindesin,” dedi. “Ben de öyleyim. Şimdi birbirimize tutunsak bile, o boşluğu dolduramayız.” Gözlerim doldu. İçimden binlerce kelime geçiyordu ama hiçbiri ağzımdan çıkmadı. Sadece sessizce baktım ona. “Elini uzattı,” diye devam ettim kendi kendime, “ama dokunmadı.” Sanki aramızda görünmeyen bir duvar vardı. O da benim gibi yıkılmıştı ama güçlü görünmeye çalışıyordu. “İyileşmeden olmaz,” dedi. “Ben senin o eski gülüşünü geri istiyorum, Dicle. O zaman her şey yeniden olur.” O an dayanamadım, sessizce ağladım. Ama bu kez ağlarken içimde garip bir huzur vardı… Sanki ilk defa biri acımı anlamıştı.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD