Sabah güneşi yavaşça odaya süzüldü. Baran hâlâ kolunu üzerime sarmıştı. Göğsüne yaslanmış, nefesini dinliyordum. İçimde garip bir huzur vardı; sanki gecenin bütün ağırlığı dışarıda kalmıştı.
Sesimi çok kısık çıkardım:
“Baran… uyan.”
Gözlerini açtı, bana baktı ve gülümsedi.
“Bu sabah her şey daha güzel, biliyor musun?”
Başımı salladım, hafif bir gülümsemeyle. “Hissediyorum.”
Hazırlanıp aşağı indik. Salon mis gibi kahvaltı kokuyordu. Baran’ın annesi çay koyuyordu, babası gazetesini açmıştı. Evde sıcak, aile dolu bir hava vardı.
Masaya oturduk. Kimse gece hakkında bir şey sormadı. Herkes sadece huzuru sürdürmek ister gibiydi. Baran tabağıma peynir koydu, gözümün içine baktı. Küçük bir gülümseme, kimse görmedi ama ben hissettim.
Karnımda hafif bir sızı…
Biliyorum, bir şeyler eksik. Ama yine de… hayat devam ediyor.
Kahvaltıdan sonra yavaşça ayağa kalktım.
“Hadi,” dedim Baran’a. “Gitmemiz gereken bir yer var.”
Arabaya bindik. Yol boyu ikimiz de sessizdik. Mezarlığa vardığımızda ayaklarım titredi. Küçük meleğimin toprağının başına çöktüm. Baran arkamda sessizce durdu, elini omzuma koydu.
“Anne geldi,” dedim kısık bir sesle.
Toprağa dokundum. İçimde yanık bir sızı ama bu kez çığlık yok. Sadece özlem.
Baran eğilip toprağa bir beyaz çiçek bıraktı.
“Bizi duyuyor,” dedi. “Her adımımızı.”
Ben de başımı salladım.
“Biliyorum.”
Bir süre sessizlik… sadece rüzgâr ve kalp atışlarımız.
Sonra arabaya döndük. Baran beni amcamların kapısında bıraktı. Bana döndü, saçlarımı yüzümden çekti.
“İşten sonra alırım seni,” dedi.
“Tamam,” dedim.
Ama ayrılmadan önce göz göze geldik; yorgun ama birbirine tutunan iki insan gibi.
Baran arabaya bindi. Camdan el salladı.
Ben de fısıldadım:
“Dikkat et kendine…”
Araba uzaklaşırken evin kapısına döndüm. İçimde hem hüzün hem huzur vardı. İkisi birlikte, iç içe. Hayat böyle bazen… yırtık yerlerinden bile güzellik sızar.
Kapıyı çaldım. Birkaç saniye sonra yengem açtı. Beni görünce yüzü yumuşadı, gözlerinde hafif bir endişe belirdi.
“Hoş geldin kızım,” dedi sessizce. Sanki fazla yüksek konuşsa kırılacakmışım gibi.
Ayakkabılarımı çıkarıp içeri girdim. Amcam salonda oturuyordu, televizyonda haberler açıktı ama sesi kısılmıştı. Beni görünce gözlüğünü çıkardı, doğruldu.
“Gel yavrum,” dedi, elini uzatıp. Elini tuttum, o her zamanki gibi sıcak, ağır bir el… sanki bütün yorgunluğumu anlıyordu.
Yengem mutfağa geçip çay koymaya başladı. Amcam koluma hafifçe dokundu.
“Baran nasıl?” diye sordu.
“İyi,” dedim kısa bir nefesle. “Bugün işe gitti.”
Amcam başını salladı.
“Sen de iyi misin?”
Bir an durdum. Nefesim boğazıma takıldı ama gözlerimi kaçırmadım.
“İyileşiyorum,” dedim. “Yavaş yavaş.”
“İyi,” dedi amcam, sakalını sıvazlayarak. “İyileş, ama acele etme.”
Ben de başımı salladım. Acele etmeyeceğim… artık hiçbir şeyi.
Yengem çayları masaya koydu.
“Biraz ekmek kızarttım, taze reçel de var,” dedi. Küçük şeylerle iyi etmeye çalışan o kadın hâli… içimi ısıttı.
Kanepeye oturdum. Yorgunum ama huzurluyum. Gözlerim pencereye kaydı. Dışarıda gün ışığı yumuşak, sanki dünya bugün daha sessiz.
Çayımı aldım, ilk yudumu içtim.
İçi iyi geldi. Boğazımdan geçerken bir sakinlik bıraktı.
Yengem “Bir şeye ihtiyacın olursa söyle,” dedi.
“Var,” dedim hafif gülerek. “Sessizlik.”
Gülümsediler.
Anladılar.
Sonra telefonum titredi. Baran’dan mesaj:
“Eve vardın mı güzel gözlüm?”
Gözlerim doldu ama bu kez acıyla değil.
Sevildiğimi bilmenin ağırlığıyla.
Cevap yazdım:
“Buradayım. Merak etme.”
Ve sırtımı minderin yumuşaklığına bırakıp derin bir nefes aldım.
Hayat yeniden başlıyordu belki… yavaş yavaş, kırık yerlerinden.
Yengem çay bardağımı doldururken amcam televizyonda haberleri izlemeye devam ediyordu. Ev sessiz, huzurluydu. Zaman ağır ağır geçiyordu; hem iyi geliyordu hem de içimde hafif bir yorgunluk bırakıyordu.
Kapı zili çaldı.
Yengem bana baktı, “Baran’dır,” dedi kısık sesle.
Kapı açıldı, Baran içeri girerken önce amcama selam verdi, sonra yengeme.
“Selamün aleyküm,” dedi saygılı bir tonla.
Amcam başını kaldırdı, gülümsedi.
“Aleyküm selam oğlum. Hoş geldin.”
Baran hafifçe eğildi, elini amcama uzattı.
“Rahatsız ettim, kusura bakmayın.”
Yengem, “Olur mu öyle şey, hoş geldin Baran,” dedi. Yüzünde sıcak ama şefkatli bir tebessüm.
Ben ayakkabılarımı giyerken Baran göz ucuyla bana baktı. O bakış…
Sanki “Hazır mısın?” diye soruyordu sessizce.
Ben de küçük bir baş hareketiyle “Hazırım,” dedim.
Amcam, “Dicle sana emanet,” dedi Baran’a. Sesi yaşlı, güven dolu.
Baran saygıyla başını eğdi.
“Her zaman.”
Kapıdan çıktık. Baran aracı açtı, ben ön koltuğa oturdum.
Kapıyı kapatmadan önce son kez eve baktım. O ev bana her zaman sığınak gibi gelmişti. Bugün de öyleydi.
Baran direksiyona geçti, motoru çalıştırdı.
Birkaç saniye konuşmadık. Arabada hafif bir sessizlik vardı, ama kötü değil.
Düşünceli, sakin, bilerek susulan türden.
Sonra Baran bana baktı.
“İyi misin?” diye sordu.
Camdan dışarı baktım, nefesimi yavaşça verdim.
“İyiyim. Daha çok… yorgun gibiyim.”
Baran elimi tuttu, parmaklarımın arasına kendi sıcaklığını bıraktı.
“Yorulmak da insan olmak,” dedi sessizce. “Ben buradayım.”
Gözlerim dolmadı bu kez.
Sadece içimde derin bir huzur yayıldı.
Araba ilerledi. Yol uzundu ama sorun değildi.
Çünkü artık yalnız değildim.
Araba sessiz sokaklardan geçerken ikimiz de dalgındık. Camdan dışarı bakıyor, düşüncelerimi toparlamaya çalışıyordum. Bir anda Baran direksiyonu kırdı ve arabayı sakin bir ara sokağa çekti.
Kafamı ona çevirip kaşlarımı hafif çatıp baktım:
“Ne yapıyorsun Baran?”
Araba durdu. Baran motoru kapattı, yüzünde hafif o tanıdık o yaramaz gülümseyle bana döndü.
“Karımı özledim.”
Kalbim bir saniyeliğine yerinden fırlayacak gibi oldu. Gözlerimi kısarak ona baktım, ama gülmemek için dudaklarımı sıktım.
“Baran… kızdırma beni. Sür şu arabayı.”
Baran eğildi, göz hizama geldi, sesi yumuşak ama hafif oyunlu:
“Niye kızıyorsun? Özledim işte. Kabahat mi bu?”
Başımı çevirip camdan bakar gibi yaptım, ama yanaklarım sıcak. Sinir değil… utanmışım belli.
“Elimde kalma Baran,” dedim mırıldanarak, “Zaten zor bir gündü.”
Baran elimi tuttu, parmaklarıma dokundu.
Sesi tamamen ciddileşti:
“Biliyorum. O yüzden böyle durdum. Biraz nefes al diye. Biraz biz olalım diye.”
Gözlerimi kapadım, derin bir nefes aldım.
Yavaşça başımı ona çevirdim.
“Ben de özledim… Ama şimdi değil. Eve gidelim.”
Baran gülümsedi, nazımı anladı.
“Tamam güzel karım,” dedi, motoru çalıştırırken, “Ama bil: seni kızdırmak bile güzel.”
“Baran!”
O kahkaha attı. Ben göz devirdim. Ama içim… biraz daha hafifti.
Araba tekrar yola çıktı.
Sessizlik vardı ama artık huzurluydu.Baran arabayı çalıştıracakken birden yine durdu.
Elimi bırakmadı, parmaklarını biraz daha sıktı. Bakışları derindi, ciddi ama içinde o sıcak o deli tutku vardı.
“Dicle,” dedi alçak bir sesle. “Bir şey unutmadık mı?”
Kaşımı kaldırdım. “Ne?”
Baran yüzüme daha da yaklaştı, nefesi tenime değdi.
“Öpmeden bırakmam.”
Gözlerim büyüdü. “Baran—”
Sözümü bitirmeme izin vermedi, dudaklarımı yakaladı.
Yumuşak başladı… sonra özlemin ağırlığıyla derinleşti.
Ellerimi otomatik olarak gömleğine tuttum, sanki kalbim orada atıyordu.
Bir an geri çekildi, alnını benim alnıma yasladı.
“Yetmedi,” dedi fısıltıyla.
Kalbim çarpıyordu.
Sesim titredi, ama gülüyordum da:
“Tamam… tamam Baran.”
Omzuna hafifçe vurdum. “Şimdi sürebilirsin.”
Baran direksiyona döndü, o meşhur gülümsemesi yüzünde:
“Bak… böyle daha iyi işte.”
Ben koltuğa yaslandım, yanaklarım hâlâ sıcak.
Camdan bakıyormuş gibi yaptım ama dudaklarımda hâlâ o öpüşün izi vardı.
Mırıldandım:
“Sana kızamıyorum ki…”
Baran kulaklarının ucuyla duydu, belli.
Sadece gülümsedi ve motoru çalıştırdı.
Araba hareket etti.
Biz de… biraz daha iyileştik.