Baran’la birlikte öğle uykusuna dalmışız… Gözlerimi açtığımda odanın tavanındaki işlemeleri görünce yine o tanıdık huzur sardı içimi. Konağın sessizliği başka olurdu; uzaktan gelen hafif kuş sesleri, rüzgârın perdeyi kıpırdatışı… Hepsi sanki bizi uyandırmaya kıyamıyor gibiydi.
Yanımda Baran yatıyordu. Bir kolu üzerimde, yüzüme düşen birkaç saç teliyle derin uykudaydı. Hafifçe doğrulmak istedim ama o mırıldandı:
— Gitme… daha uyuyorum.
Gülümsememi tuttum.
— Uyan artık, akşam olmak üzere, dedim kısık sesle.
Biraz homurdandı, sonra gözlerini yarı aralayıp baktı bana.
— Uykumun en tatlı yerindeydim Dicle…
Ben gülerek,
— Benim de karnımın en aç yerindeyim, hadi akşam yemeği, dedim.
Baran gözlerini kapattı ama dudaklarının kenarı kıvrıldı.
— Sen yeter ki iste, yemek değil sofra olurum ben, dedi alaycı bir gülümsemeyle.
— Yeter ki laf değil, tabak diz, dedim kahkahayla.
Sonunda kalktık. Konağın taş merdivenlerinden inerken ayak seslerimiz yankılandı. Mutfağa girdiğimizde içeriden mis gibi yemek kokuları geliyordu; hizmetçiler sofrayı hazırlıyordu.
Baran bana döndü:
— Görüyor musun, senin canın acıkınca bütün konak harekete geçiyor.
— E kolay değil, hamile kadın aç kalmaz, dedim gülerek.
Baran gülümseyip elimi tuttu.
— O zaman buyurun hanımefendi, sofraya geçelim.
Masaya oturduk, tabaklar parlıyordu, her şey özenle hazırlanmıştı. İçimden “işte huzur bu” dedim… Baran bana bakıyordu, ben de dayanamayıp gülümsedim.
Aşağı indiğimizde salonun ışıkları yanmıştı, uzun yemek masası her zamanki gibi şık bir şekilde hazırlanmıştı. Gümüş takımlar, mis gibi yemek kokuları… Herkes yerini çoktan almıştı.
Baran’ın annesi beni görünce hemen gülümsedi.
— Dicle, uyandırabildin mi sonunda bu tembeli? dedi gözleriyle Baran’ı işaret ederek.
Ben hafifçe gülümseyip,
— Zor oldu ama başardım anne, dedim.
Baran sandalyesini çekip otururken mırıldandı:
— Uykuyu sevene tembel demeyelim ama, dinlenmeye hakkı var diyelim.
Babasının sesi hemen yükseldi:
— Oğlum, sen zaten en çok hakkı olan adamsın, sabahtan akşama kadar “dinleniyorsun.”
Masada bir kahkaha koptu. Ben de gülmekten kendimi zor tuttum.
Helin de hemen söze karıştı:
— Abla, abim sabah sana kahve yapmış mı bari? dedi göz kırparak.
Baran hemen cevap verdi:
— Kahve değil, ben komple kahvaltı hazırlayacaktım ama biri beni zorla öğle uykusuna yatırdı.
Yengesi lafa girdi:
— Ayy siz ikiniz iyice çocuk gibi oldunuz vallahi.
Ben gülerek başımı öne eğdim.
— Çocuğumuz doğmadan Baran’ın huyu belli oldu, dedim.
Annesi kahkahalarla güldü:
— Eh, Dicle’m, bu evin erkekleri hep biraz yaramazdır, sen sabretmeyi öğrenirsin artık.
Masadaki hava sıcaktı, gülüşmeler birbirine karışıyordu. Sofrada dolma, et sote, pilav, sıcak ekmekler… her şey vardı. Çatal bıçak sesleri, sohbetin arasında yankılanıyordu.
Ben bir an başımı kaldırıp hepsine baktım — bu kadar kalabalığın ortasında, ilk defa gerçekten “aile” gibi hissettim. Baran göz göze geldi benimle, o da gülümsedi.
Helin sabırsızlanarak sordu:
— Yenge, söyle artık! Bebeğin ismi ne olacak?
Ben gülümseyerek Baran’a baktım, o da gözlerini parlatıp başını salladı.
— Elva, dedik birlikte, dedi.
Masada bir an sessizlik oldu, sonra herkes “aaa!” diye bir ses çıkardı ve kahkahalar, “Ne kadar güzel bir isim!” yorumları birbirini izledi.
Baran’ın annesi elini yüzüne götürüp gülümsedi:
— Ne güzel bir isim seçmişsiniz, çok tatlı!
Babası başını sallayarak:
— Hem modern hem anlamlı, çok iyi oldu.
Helin hemen sarıldı:
— Elva, ne tatlı bir isim yenge! dedi.
Yengesi de gözlerini bana dikti, tebessüm etti:
— Vallahi çok güzel olmuş, dedi.
Ben içimden gülerek düşündüm; işte o an, tüm konakta bir sıcaklık, bir mutluluk dalgası yayıldı. Baran bana bakıp,
— Beğendin mi meleğim? dedi.
— Çok beğendim, dedim ve başımı omzuna yasladım.
Masada yemek yavaş yavaş ilerlerken, herkes bir yandan Elva’yı konuşuyor, bir yandan gülüşüyordu. O akşamın tadı, uzun süre unutulmayacak bir anı olmuştu.
Tatlılar masaya geldiğinde durakladık; çikolatalı kek, meyveli tartlar, irmik helvası… Mis gibi kokular yayılıyordu. Baran kahvesini alıp yanına oturdu, ben de kendi fincanımı elime aldım.
— Ah, bu kahve olmasa dayanamazdım, dedim gülerek.
— Ben sana kahveye değil bana dayan, dedi Baran alaycı bir şekilde.
Herkes tatlılarını yerken sohbet yavaş yavaş hafifledi. Baran’ın annesi son lokmasını alıp:
— Ben biraz erken odama çekileceğim, dedi.
Babasının sesi de geldi:
— Ben de Helin’le biraz kitap okuyacağım, sonra uyurum.
Helin hemen toparlandı:
— Ben de yengeyle biraz sohbet ederim, dedi.
Biz de kahvelerimizi bitirip hafifçe gülümsedik. Masadaki tabaklar ve fincanlar hâlâ duruyordu; konağın hizmetçileri, sessiz ve dikkatli bir şekilde masayı toplamaya başlamıştı. Biz ise son kalan kahvelerimizi yudumlayıp birbirimize bakarak gülümsüyorduk.
Konak sessizleşmiş, sadece koridorlardan gelen hafif ayak sesleri ve hizmetçilerin tıkırtıları duyuluyordu. Baran başını bana çevirdi:
— Elva’nın ismi güzel oldu ya, dedi.
— Evet, dedim, gülümsedim. Hepimiz için çok özel bir an…
O an, konakta akşamın yorgunluğunu ve tatlı huzurunu birlikte hissettik, herkes kendi odasına çekilmişken biz de biraz o anın tadını çıkardık.
Kahvelerimizi bitirip masadan kalktık. Konaktaki akşam serinliği yavaş yavaş üzerimize düşüyordu. Ben Baran’a baktım, gülümseyerek:
— Hadi odamıza geçelim, biraz soğuk oldu, dedim.
Baran da başını salladı, hafifçe gülümseyerek:
— Haklısın, dedi. Hadi gidelim meleğim.
Hizmetçiler masayı toplamaya devam ederken biz koridordan yavaşça odalarımıza doğru yürüdük. Konağın sessizliği, yalnızca ayak seslerimiz ve uzaklardan gelen hizmetçilerin tıkırtılarıyla doluydu.
Odamıza girince, kapıyı kapattık ve ben pencereden içeri sızan serin havayı hissettim. Baran yanımda durdu, bana bakıp:
— Sıcak çay ister misin? dedi.
— Evet, güzel olur, dedim gülümseyerek.
O an içimden, “işte huzur bu” dedim. Baran ve ben, konaktaki akşam serinliğiyle baş başa kalmıştık, dışarıda soğuk ama içeride sıcak bir dünya…
Odamıza geçtik, kapıyı kapattık. Serin hava içeri sızarken, Baran bir süre sessizce bana baktı. Gözlerinde hafif bir ciddiyet vardı.
— Dicle… iş için Ankara’ya gitmem gerekiyor, dedi sessizce.
Kalbim bir an sıkıştı, gözlerim doldu. Hemen sordum:
— Kaç gün kalacaksın?
Baran başını hafifçe salladı, ellerini cebine soktu.
— Birkaç gün… ama elimden geldiğince çabuk döneceğim, dedi.
Gözlerim dolu dolu, içim burkulmuş bir hâlde baktım ona.
— Ah… dediğimde sesim titriyordu. Sanki birkaç gün değil, bütün bir dünya uzaklaşacakmış gibi hissettim.
Baran ellerimi tuttu, gözlerime bakarak:
— Merak etme, her şey yolunda olacak. Elva’mızın ismini de konuşacağız, dedi gülümseyerek.
Ama gözlerimden akan birkaç damla, o anki özlem ve endişeyi anlatıyordu. İçimden “keşke birkaç gün değil, sonsuza kadar yanımda olsaydı” diye geçirdim.
Baran başını hafifçe eğdi, saçlarımı okşadı ve:
— Sadece birkaç gün, sonra yine birlikteyiz, dedi.
O an odamızda sessizlik vardı; sadece kalplerimizin atışı ve içten bir sıcaklık hissi…
Gözlerim dolu dolu, Baran’a baktım. İçimde bir burukluk vardı; birkaç gün uzak kalacak olmak zor geliyordu.
— Baran… dediğimde sesi titriyordu.
Hemen ona sarıldım, sıkıca, sanki birkaç saniye daha uzun kalmasını istiyormuşum gibi.
— Erken geleceksin, söz ver, dedim fısıldayarak.
Baran beni kucakladı, başını omzuma yasladı ve hafifçe gülümsedi:
— Söz veriyorum, meleğim. Söz veriyorum ki, ne kadar uzak olursam olayım, kısa sürede döneceğim, dedi.
Sarılırken içimde bir rahatlama hissettim. Gözlerim hâlâ doluydu ama Baran’ın varlığı, sıcaklığı bana güven veriyordu.
— Tamam… dediğimde sesim yumuşamıştı. Hadi… gidelim demeye gerek kalmadan, birkaç gün sonra yine burada olacağını bilmek yetiyordu.
O an, odamızda sadece biz vardık; serin akşamın huzuru, kalbimizin sıcaklığı ve birkaç gün sonra yeniden buluşacak olmanın tatlı heyecanı…