Kahvaltımız bitti. Baran işe gitmek üzere hazırlanırken, ben ve Helin bahçeye geçtik. Sabahın hafif güneşi yaprakların arasından süzülüyor, rüzgar nazikçe esiyordu. Yan yana oturduk, bahçedeki kuş cıvıltıları eşliğinde sohbet etmeye başladık.
Yan yana oturduk ve sessizliğin ardından Helin konuştu:
“Yenge… sence aşık olmak güzel bir şey mi?”
Bir an duraksadım. İçimde hem tatlı bir heyecan hem de hafif bir korku vardı. “Aşık olmak… hem acı çekmek hem de mutlu olmaktır bence,” dedim.
Helin gözlerimi dikkatle süzdü, “Haklısın yenge… İnsan bazen hem mutlu hem hüzünlü olabiliyor işte,” dedi.
Helin başını eğip bir süre sustu. Onun bu haline bakarken merakla sordum:
“Peki sen hiç aşık oldun mu?”
Helin derin bir nefes aldı, gözlerini yere çevirdi. “Bilmem…” dedi kısık bir sesle, “belki de oldum ama fark etmedim.”
Helin gözlerini bana dikti ve hafifçe gülümsedi:
“Bilmem yenge… bir çocukla konuşuyordum, görüşüyorduk. O yanımda olunca kendimi özel ve değerli hissediyordum.”
“Eee, ne oldu?” diye merakla sordum.
Helin gözlerini yere indirdi, sesi hafif titriyordu:
“Trafik kazasında hayatını kaybetti… O günden beri aşka olan inancım kalmadı,” dedi.
İçimde bir burukluk hissettim. Helin’in gözlerindeki hüzün, sözcüklerden daha derindi. Sessizce onu dinledim, kelimeler bir an boğazımda düğümlendi.
Helin’in sözleri hala kulaklarımda çınlıyordu. Onun acısını hissetmek, kalbimi sıkıyordu. Hafifçe yanına yaklaştım ve elini tuttum.
“Helin… çok üzgünüm,” dedim. “Biliyorum bu yaşadığın şeyin acısı kolay geçmez. Ama bil ki sen değerli ve sevilmeye layıksın.”
Helin gözlerini bana dikti, gözlerinde biriken yaşlarla hafifçe gülümsedi. “Biliyorum yenge… ama hislerimi yeniden açmak, tekrar güvenmek zor geliyor,” dedi.
Derin bir nefes aldım, “Zamanla her şey biraz daha kolaylaşır. Ve sen bunu hak ediyorsun. Aşık olmak bazen acı verir, evet… ama aynı zamanda insanı hayata bağlayan bir şeydir,” dedim.
Helin gözlerindeki yaşları silerken hafifçe başını salladı. “Yenge… kusura bakma, ben… odamı çekilebilir miyim?” dedi.
Onu anlayışla izledim. “Tabii Helin… git, biraz yalnız kalmak iyi gelir,” dedim.
Helin bana hafifçe gülümseyerek başını salladı ve sessizce odasına doğru yürüdü. Arkasında bıraktığı hüzünlü sessizlik bahçeyi kaplamıştı, rüzgar yaprakları oynatırken içimde bir garip boşluk hissettim.
Helin odasına doğru giderken ben bahçedeki çimlerin üzerine uzandım. Güneş yüzüme hafifçe vuruyor, rüzgar saçlarımı okşuyordu. Derin bir nefes aldım, Helin’in sözlerini düşündüm. İçimde hem bir burukluk hem de bir huzur vardı; acıların yanında küçük mutluluk kırıntıları da hissetmek mümkün olabiliyordu.
Gözlerimi kapattım, kuş cıvıltılarını ve yaprakların hışırtısını dinledim. Bir anlığına her şey durdu gibi hissettim; sadece ben, bahçe ve sessizlik vardı.
Kuş cıvıltıları ve yaprakların hışırtısı eşliğinde, huzurla uykuya daldım.
Baran kapıyı sessizce açıp içeri girdi. İşten gelmiş, yüzünde hafif bir yorgunluk, elinde ceketi vardı. Bahçeye baktığında beni çimlerin üzerinde uyurken gördü. Yüzünde sevimli, koruyucu bir ifade belirdi; usulca yanıma yaklaşıp eğildi ve beni dudaklarımdan öpüverdi.
Gözlerim bir anda açıldı, şaşkınlık ve korku karıştı. İçgüdüsel bir refleksle elimi kaldırıp ona tokat attım. Tokatın sesi bahçede yankılandı. Baran birkaç adım geriye sendeledi, yüzündeki ifade önce şaşkın, sonra yaralı bir hâle büründü.
“Ne yaptım?” diye çıktı ağzından, sesi titriyordu.
Ben hâlâ kalbim yerinden fırlayacakmış gibi çarparken, sertçe baktım: “Beni uyandırmadan, haber vermeden öpemezsin, Baran. Korktum.” Sesim incik bir tonda ama kararlıydı. İçimde hem öfke hem de utanma vardı; kendimi korumuştum ama aynı zamanda onun niyetinin ne olduğunu da merak ediyordum.
Baran’ın yüzündeki pişmanlık yerine öfke belirdi. Ellerini cebine sokarak geri çekildi ve sertçe söyledi:
“O ne vurmak be?”
Sözleri bahçede soğuk bir yankı yaptı. Kalbim hâlâ hızlı çarpıyordu; tokadın sesi kulaklarımda çınlarken, içimde hem korku hem de öfke dalga dalga yükseldi. Gözlerimi ona dikerek, sesimi titretmeden cevap verdim:
“Beni uyandırmaya hakkın yoktu, haber vermeden yanağıma gelmeye de. Korktum, o yüzden kendimi korudum.”
Baran bir an sustu, sonra alaycı bir gülümseme takındı gibi oldu; yüzünde hâlâ şaşkınlık vardı. “Üzülme, ben kötü bir niyetle gelmedim,” dedi ama sözü savunmacı çıkıyordu. “Sadece seni görmek istedim, bu kadar tepki niye?”
İçimde bir şeyler koptu; hem kırgın hem öfkeli bir sesle, “Senin istediğin bahaneye, sürprize, iznine gerek yok. Önce uyandırır, sonra ne yapmak istediğini söylersin,” diye karşılık verdim. Konuşurken elim hâlâ yanakımdaydı; tokadın sıcaklığı yüzümde kalmıştı.
Baran daha da gerildi, adımlarını geri atıp kapıya yöneldi. “Tamam, sen istiyorsan öyle olsun,” dedi soğukça ve içeri girdi. Kapı kapandığında arkada yalnızca rüzgarın sesi kaldı.
Bahçede bir süre sessiz kaldım; kalbim yavaşça sakinleşirken, korku ve utanma arasında gidip geliyordu. Helin’in odadan çıkıp çıkmadığını merak ettim ama henüz sesi gelmiyordu.
Bir süre çimlerin üzerinde sessizce oturdum. Rüzgar yüzüme hafifçe vuruyordu ama içimdeki fırtına dinmemişti. Az önceki öfkemin yerini pişmanlık almaya başlamıştı.
“Belki de fazla tepki verdim…” dedim kendi kendime. Baran’ın yüzündeki şaşkınlık gözümün önünden gitmiyordu.
Derin bir nefes aldım, sonra ayağa kalktım. Yavaş adımlarla içeri doğru yürüdüm. Salonun ışığı hafifçe yanıyordu; Baran koltuğa oturmuş, sessizce telefonuna bakıyordu.
Yanına yaklaştım, bir süre konuştum demeden sadece onu izledim. Kalbim güm güm atıyordu.
Sessizce eğildim, tokat attığım yanağına hafif bir öpücük kondurdum.
Baran başını kaldırdı, yüz ifadesi değişmedi, sadece gözlerini bana dikti. Ne bir gülümseme, ne bir söz… sadece derin bir sessizlik.
O sessizlikte içim daha da daraldı. Dudaklarımı ısırarak kısık bir sesle, “Affet beni…” diyebildim.
Baran hâlâ sessizdi. Gözlerinde kırgın ama sakin bir ifade vardı. O an ne yapacağımı bilemedim; sadece yanına oturup başımı omzuna yasladım.Baran hâlâ sessizdi. Gözleri bir noktaya dalmış, hiçbir tepki vermiyordu. Kalbim sıkışıyordu; pişmanlık her geçen saniye büyüyordu içimde.
Yavaşça başımı omzuna yasladım, dudaklarım titreyerek fısıldadım:
“Canım kocam… birtanem, bana küsmezsin, değil mi?”
Ama Baran yine sessizdi. Ne bir bakış, ne bir söz… sadece derin bir nefes aldı ve başını çevirmeden oturmaya devam etti.
İçimde bir sızı hissettim; sessizlik, söylenmiş bir kırgınlıktan daha ağırdı.
Baran hâlâ sessizdi. Kalbim sıkıştı; içimde hem korku hem pişmanlık vardı. Yanına doğru yavaşça yürüdüm ve oturdum ve dudağından öptüm
“Barıştık mı?” diye fısıldadım.
Göz ucuyla bana baktı, sesi biraz sertti:
“Öyle kolay değil.”
İçim burkuldu. O an ne kadar kırdığımı bir kez daha anladım. Yavaşça elimi uzattım, yüzüne dokundum. Gözlerimiz birbirine değdi.
ve daha sıkı bir şekilde öptüm
“Barıştık mı şimdi?” diye tekrar sordum.
Baran derin bir nefes aldı, sonra gözlerindeki sertlik yumuşadı.
“Galiba… evet, barıştık,” dedi.
O an tüm ağırlık içimden kalktı, kalbimde yalnızca huzur ve mutluluk vardı.