Baran arabayı sürerken, gözlerim yarı kapalıydı. İçimde korku büyüyordu. Her sarsıntıda, her virajda karnımdaki ağrıyı biraz daha hissediyordum. Ellerimi karnıma bastırdım, sanki böyle yaparsam bebeğimi tutabilirmişim gibi.
Baran’ın sesi uzaktan geliyordu, “Sakin ol Dicle, hastane çok yakın,” diyordu ama ben sadece kanın sıcaklığını hissediyordum. Gözlerim doldu. Ya bebeğime bir şey olursa?
“Baran… korkuyorum,” diyebildim zorla. Sesim titredi, neredeyse kendi sesimi tanıyamadım.
Baran direksiyonu bir anlığına bırakıp elimi tuttu, parmakları titriyordu. “Hiçbir şey olmayacak, söz veriyorum,” dedi. Gözlerindeki o korku, benim içimdeki korkuyla birleşti.
Hastaneye vardığımızda her şey çok hızlı gelişti. Beyaz önlüklü insanlar, parlak ışıklar, hızlı adımlar… Baran’ın elini bıraktılar benden. Bir an için boşlukta kaldım.
Beni sedyeye alırken sadece bir cümle geçirdim içimden: Ne olur dayan, bebeğim…
O kapı kapanırken Baran’ın yüzünü son kez gördüm. Dudakları kıpırdadı, “Seni seviyorum,” der gibi. O an, her şey karardı.Kapının önünde beklerken içim paramparçaydı. Dicle’yi o sedyeyle içeri götürdüklerinde elimden her şey kayıp gitti sanki. Kapı kapandı, ama içerde onun sesi, nefesi, kalp atışı kaldı. Ben dışarıda nefessiz kaldım.
Zaman geçmiyordu. Her saniye, sanki bir saat gibiydi. Sadece o kırmızı ışığa baktım… sönsün, çıksın biri, “İyiler” desin diye. Ama kimse çıkmıyordu.
Sonra annemle babam geldi. Annem yüzüme baktı, gözleri dolu.
“Baran, ne oldu oğlum? Dicle neden böyle oldu?” dedi.
Babam ise sesini zor denetleyerek, “Ne yaptın sen, oğlum?” diye sordu.
Onlara bakamadım. Başımı eğdim, ellerimi saçlarıma geçirdim, sonra…
“Hepsi benim yüzümden,” dedim. “O kanarken ben sadece bakabildim… hiçbir şey yapamadım!”
Öfke geldi bir anda, yumruğumu duvara vurdum.
“Ben koruyamadım onu!” dedim, sesi boğazımda çatladı.
Annem hemen elimi tuttu, “Yapma oğlum, kendine zarar verme,” dedi ama duymuyordum.
O anda sadece Dicle’yi düşünüyordum…
O korkuyla bana bakışını, “Bebeğe bir şey olursa seni asla affetmem ve bu bebeğin günahı ve vebali senin üstüne ” deyişini…
O söz kulaklarımdan gitmiyordu.
Dua ettim sessizce. “Ne olur, ikisini de bana bağışla…”
Kapının ışığı sonunda söndü. Kalbim yerinden çıkacak gibiydi. Kapı açıldı, beyaz önlüklü doktor yorgun bir yüzle dışarı çıktı. Gözlerini bir an bana çevirdi, o bakışta binlerce kelime saklıydı.
“Eşi siz misiniz?” dedi. Sadece başımı sallayabildim. Sesim çıkmıyordu.
“Eşinizin durumu şu an kontrol altında. Fakat çok kan kaybetti, biraz daha geç gelseydiniz… sonuç kötü olabilirdi.”
O an dizlerimin bağı çözüldü, duvara yaslandım. Derin bir nefes aldım ama ciğerlerim dolmuyordu.
“Bebeğim?” dedim titrek bir sesle.
Doktor başını hafifçe öne eğdi.
“Bebeğiniz çok zayıf durumda ama kalp atışı var. Takipteyiz, dua edin.”
Sanki dünyam bir anda hem yıkıldı hem de yeniden kuruldu. Yaşıyordu… ikisi de yaşıyordu. Ama o kadar kırılgandı ki… bir nefesle, bir hatayla her şey gidebilirdi.
Annem ağladı sessizce, babam elini omzuma koydu.
“Geçecek oğlum, merak etme,” dedi ama ben sadece bir kelime fısıldadım:
“Ben artık hiçbir şeyi riske atmayacağım.”
Kapıya doğru yürüdüm. İçeriden monitör sesi geliyordu. Camın ardından Dicle’yi gördüm; solgun ama hâlâ güzeldi. Küçük bir oksijen maskesiyle yatıyordu.
Elimi cama koydum.
“Ben buradayım,” dedim fısıltıyla. “Söz veriyorum, bundan sonra hep yanında olacağım.”
Dicle
_____
Bir uğultunun içinden geçer gibi oldum önce… Sesler uzaktan geliyordu, bulanık ve boğuk. Sonra yavaş yavaş ışık doldu gözlerime. Tavandaki beyaz ışık gözümü aldı. Başımda bir serinlik, kolumda iğne… Yavaşça nefes aldım, göğsüm sızladı.
Gözlerimi hareket ettirdim. Yanımda kimse yoktu. Odaya sessizlik hâkimdi. Sadece kalp monitörünün sesi duyuluyordu: bip… bip… bip…
Bir an neredeyim diye düşündüm. Hatırladım — bağırmıştım, ağlamıştım… sonra sancı… Baran’ın yüzü… sonra karanlık.
Gözlerim doldu.
“Bebeğim…” diye fısıldadım. Sesim kısıktı, neredeyse çıkmadı.
Kapı yavaşça açıldı. Hemşire içeri girdi, beni görünce gülümsedi.
“Ah, sonunda uyandınız,” dedi yumuşak bir sesle.
“Bebeğim?” diye sordum hemen, ellerim titreyerek karnıma gitti.
Hemşire başını hafifçe salladı. “Kalp atışı hâlâ var. Ama biraz daha dinlenmeniz gerekiyor, stres sizin için de bebek için de zararlı.”
Bir damla yaş süzüldü yanaklarımdan. Hemşire çıktıktan sonra odada yine sessizlik kaldı.
Sonra kapının dışında bir ses duydum… Baran’dı.
Hemşireyle tartışıyordu:
“Onu göreceğim! Lütfen, bir dakika yeter!”
Kalbim sıkıştı. İçimden bir ses “Görmek istemiyorum” diyordu ama bir başka yanım… hâlâ o sesi duymak istiyordu.
Baran’ın yüzüne bakmaya bile tahammülüm kalmamıştı. Her nefesimde içimde bir yangın vardı, ama bu kez sevgi değil, öfkeydi.
“Git,” dedim önce sessizce.
Ama o yerinden kıpırdamadı. Gözlerindeki suçluluk, beni daha da sinirlendirdi.
“Git dedim sana!” diye bağırdım, sesim boğazımı yaktı.
O hâlâ susuyordu, sadece gözlerime bakıyordu.
“Ne duruyorsun?! Git artık Baran! Beni yalnız bırak! Her şey senin yüzünden oldu!”
Bir adım attı bana doğru.
“Dicle, ne olur… böyle söyleme.”
“Senin yüzünden!” dedim bir kez daha, daha da sert.
“Ben kanarken sen ne yaptın? Sadece baktın! Ben korkarken sen donup kaldın! Şimdi ne istiyorsun benden, ha?! Kahraman olmanı mı?”
Gözlerim doldu, ama bu sefer ağlamak istemiyordum.
“Senden nefret ediyorum,” dedim fısıltıyla ama kelimeler odayı kesen bir bıçak gibiydi.
Tam o anda, bir şey oldu… karnımda keskin bir ağrı hissettim. Nefesim kesildi.
Birden dizlerim titredi, elim karnıma gitti.
“Ahh… Baran…” diyebildim sadece.
Acı giderek büyüyordu. Göğsümden aşağıya doğru yayıldı, sanki biri içimdeki tüm gücü çekip alıyordu.
Baran’ın sesi uzaktan geldi, “Dicle?! Ne oluyor sana?! Hey, yardım edin!”
Ellerim titredi, nefes almakta zorlanıyordum. Gözümün önünde her şey bulanıklaştı.
Baran bana yaklaştı, yüzü bembeyazdı, “Dayan, lütfen,” diyordu ama sesini zor duyuyordum.
Son bir kez dudaklarımı kıpırdattım.
“Bu senin suçun, Baran…” dedim.
Sonra her şey karardı.
_"Doktor " diye bağırdı hem doktorlar gelip ağrı kesici vurdular Gözlerimi açtığımda başım hâlâ zonkluyordu, ama sancılar biraz azalmıştı. Monitörün bip sesi kulağıma ulaşınca kalbim hızlıca çarptı. Bebek… canlıydı! Bir damla yaş süzüldü yanaklarımdan.
Baran başucumda diz çökmüş, ellerimi sıkıca tutuyordu. Gözleri doluydu ve titriyordu, ama hâlâ oradaydı. İçimden bir yer ona kızıyordu: Senin yüzünden her şey bu hâle geldi, sen oradayken bile korkudan donup kalmıştın!
Ama başka bir yanım… istemese de, korkudan ve acıdan sonra hâlâ onu görmek istiyordu. Başımı hafifçe kaldırıp baktım; dudakları hafifçe kıpırdı, gözleri bana kilitlenmişti.
“Bir daha asla seni korkutmayacağım,” dedi fısıltıyla, sesi kırılmış ama kararlıydı.
İçimde bir sıcaklık hissettim, ama hemen bastırdım.
Hayır, bunu kolay affedemem, dedim kendi kendime. Hala nefret ediyorum