47.İlk Adım

1448 Words
Gözlerimi açtığımda odamızın içi yumuşak bir sabah ışığıyla doluydu. Ama bu sabah… her zamankinden farklıydı. Sanki güneş bile daha sıcak vuruyordu. Uyandığım anda elim istemsizce karnıma gitti. Daha hiçbir şey yoktu ama… varlığını hissediyordum. İçimde minicik bir hayat… nefes kadar sessiz ama bir o kadar güçlü. Yanımda Baran uyuyordu. Kolunu üzerime atmış, beni sanki düşecekmişim gibi korumaya almıştı. Onu böyle huzurlu görmek bile gözlerimi doldurdu. Dün gece boyunca belki yüz kez uyanıp bana baktığını biliyordum çünkü her uyanışında elimi daha sıkı tutuyordu. Biraz kıpırdanınca Baran gözlerini açtı. Uykulu bakışı bir anda yumuşadı, sonra hafifçe gülümsedi. “Günaydın anne,” dedi fısıldayarak. O an içimde bir şey koptu… Sanki o kelime bütün odada yankılandı. “Anne…” Gözlerim doldu. “Baran… daha çok yeni,” dedim gülerek. Baran yanağımı okşadı. “Sen anne oldun bile,” dedi kararlı bir sesle. “Karnında büyüsün büyümesin… artık varsınız.” Sonra bir anda doğrulup yastığa yaslandı. “İyi misin? Miden bulandı mı? Başın döndü mü? Bir şey ister misin? Su getireyim mi?” diye hızlı hızlı konuşmaya başladı. Ben kahkaha attım. “Baran, daha yeni uyandım,” dedim. “Bir dur…” Baran mahcup bir şekilde saçlarını karıştırdı. “Ne yapayım? Çok heyecanlıyım,” dedi. “Hem… artık sen iki kişisiniz, ben ne yapacağımı şaşırdım.” Sonra tekrar yanıma uzanıp elini yavaşça karnıma koydu. “Burada,” dedi fısıldayarak, “Dicle… burada bizim çocuğumuz var.” Ben gözlerimi kapadım. Bu anı ömrüm boyunca unutmayacağımı hissediyordum. Baran sessizce bana sarıldı. “Bugün hiçbir yere gitmiyoruz,” dedi. “Evde kalıyoruz. Sadece sen, ben… ve küçük kalbimiz.” Ben gülümsedim. “Tamam,” dedim. “Bugün bizim günümüz olsun.” Ve o sabah, hayatımızdaki en huzurlu güne birlikte uyandık. Baran bana sarılmış, sessizce karnıma dokunurken huzur dolu bir an yaşıyorduk. Ben daha yeni gözümü açmıştım ki Baran birden doğruldu. Yüzünde hafif bir heyecan, biraz da telaş vardı. “Dicle,” dedi toparlanmaya çalışarak, “Bugün… evde kalmayacağız.” Ben şaşkın bir şekilde göz kırptım. “Ne? Hani bugün evde dinlenecektik?” dedim gülümseyerek. Baran başını iki yana salladı. “Yok yok… bugün seni dışarı çıkaracağım. Ama öyle kalabalığa değil.” Bana bakıp ince bir gülümseme verdi. “Temiz hava alacağız. Yürümeyeceğiz bile, merak etme. Söz veriyorum.” Şaşkınlıkla oturdum. “Baran… daha sabah sabah nereye gidiyoruz?” dedim. Baran battaniyeyi üzerimden çekip ayak ucuna koydu, sonra elimi tuttu. “Diclem,” dedi, “Sen hamilesin. Evde durup düşünmene izin vermeyeceğim. Korkmanı da istemiyorum. Sana iyi gelecek bir yere götüreceğim.” Ben istemsizce gülümsedim. “Koruyucu mod açıldı yine,” dedim. Baran kaşlarını kıstı, ama gülerek. “Evet açıldı! Kusura bakma ama kapatmıyorum,” dedi. “Artık iki can taşıyorsun. Benim görevim belli.” Sonra yavaşça saçlarımı okşadı. “Hadi güzelim… hazırlan. Çok yormayacağım seni. Biraz temiz hava, biraz deniz… sonra eve döneriz.” Baran’ın bu heyecanlı hali beni o kadar mutlu etti ki içimdeki bütün gerginlik dağıldı. Tam ayağa kalkacakken Baran anında elimi tuttu. “Dur! Ben yardım ederim,” dedi panikle. Ben kahkaha attım. “Baran, hamileyim… ayağım kırık değil.” O ise ciddi ciddi, “Ne olur ne olmaz,” diyerek belimden tutup beni ayağa kaldırdı. O an içimde bir sıcaklık yayıldı. Bu adam… babalığa daha bugünden hazırlanıyordu. “Hadi,” dedi kapıya yürürken, “Bugün senin için en sakin, en huzurlu günü yapacağım.”Hazırlanmamız biraz sürdü çünkü Baran her adımda beni kontrol etti. “Dicle dikkat et, yavaş giyin… bir şey olmasın,” diye diye etrafımda döndü durdu. Ben de gülerek: “Baran, sadece hırka giyiyorum,” diye uyardım. Nihayet hazır olduk ve kapıdan çıktık. Tam avluya adım attığımız anda Şilan bir anda karşımıza dikildi. Ellerini beline koymuş, bizi baştan aşağı süzüyordu. “Hımmm… nereye böyle siz iki kişi?” dedi kaşlarını kaldırarak. Baran gözlerini devirdi. Elimi daha sıkı tuttu. “Şilan, sanane abiciğim,” dedi hafif sinirli ama komik bir tonda. Şilan hemen Dicle’nin yanına yanaştı. “Yenge görüyor musun?” dedi bana doğru eğilerek. “Huysuz… inatçı… Allah sabır versin sana.” Ben kahkaha attım, Baran da: “Ya yürü git Şilan, sabahtan beri çatacak yer arıyorsun,” diye çıkıştı. Şilan kollarını bağladı. “Ben sadece soruyorum. Gizli gizli kaçıyorsunuz gibi,” dedi gülerek. “Kesin bir şey var.” Baran hemen tepki verdi. “Var tabii! Temiz hava almaya çıkıyoruz. Sen de çekil yolumuzdan!” Şilan gözlerini kısıp Baran’a takıldı. “Hmmm… iyi tamam. Ama Dicle’yi yorma! Bak o senin gibi odun değil.” Baran bir an durdu, sonra Şilan’ın üzerine yürür gibi yaptı. “Şilan seni—” Ben araya girdim gülerek. “Tamam Baran, dur. Hadi gidelim,” dedim koluna girerek. Şilan uzaklaşırken hâlâ laf sokuyordu. “Yengeee! Dikkat et bak, abim panik atağa bağlamış bugün! Sakın hızlı yürüme!” Baran sonunda dayanamadı. “Gider misin Şilan!?” diye bağırdı. Şilan el salladı. “Tamam tamam, aşk böcekleri… gidin!” Biz kapıdan çıkarken Baran derin bir nefes verdi. “Bu kız var ya… bir gün delirtecek beni.” Ben gülümseyerek elini tuttum. “Sen onu boşver… hadi gidelim Baran.” Baran sakinleşti, bana baktı ve gülümsedi. “Hadi Diclem… bugün güzel bir gün olacak.” Baran arabayı çalıştırdıktan sonra bana dönüp: “Bugün seni güzel bir yere götüreceğim,” dedi. “Manzaralı, sakin, kimsenin olmadığı bir yer.” Şaşkın baktım. “Baran nereye gidiyoruz?” Gülümsedi. “Mardin’de deniz yok ama… dünyanın en güzel manzarası var,” dedi. “Mezopotamya’ya bakan o tepeye, hatırladın mı? Taş kahvaltıcı… İşte oraya gidiyoruz.” Arabamız taş sokaklardan geçti, eski Mardin’in o sarı taş kokusu camlardan içeri doldu. Dar sokaklardan yukarı tırmanırken sabah güneşi şehrin üzerini altın gibi yapıyordu. “Dicle,” dedi Baran, “İnsan burada nefes almayı öğreniyor. Bugün sen sadece rahatla.” Birkaç dakika sonra tepeye vardık. Baran arabayı eski taş bir konağın önüne çekti. Burası yukarıdan tüm ovayı gören, sakin bir kahvaltı yeriydi. Taş masalar, yüksek kemerli kapılar, sessiz bir sabah… Baran kapıyı açtı. “Dikkat et,” dedi elimi tutarken. “Küçük hanım ve bebeğimiz arabadan iniyor.” Ben güldüm. “Baran abartıyorsun.” “Olsun,” dedi. “Benim hakkım.” Avluya geçtiğimizde dev bir manzara karşımıza açıldı. Mezopotamya ovası… Güneş yavaş yavaş yükseliyor, sarı tonlar tüm ovayı kaplıyordu. Uzakta küçük köyler, düz bir ufuk çizgisi, yumuşak bir rüzgâr… Baran yanımda durdu, elimi tuttu. “İşte bugün buradayız,” dedi. “Burada kahvaltı edeceğiz. Sen, ben ve… bizim küçük mucizemiz.” Ben gülümsedim. Bu manzara bile içimi ferahlattı. Baran hemen masaya yöneldi. “Hadi oturalım. Bugün sadece huzur var.” Taş masaya oturur oturmaz Baran hemen etrafa göz gezdirdi. Sanki milyon tane şey kontrol ediyordu: Rüzgâr var mı, sandalye rahat mı, masa temiz mi, güneş gözüme geliyor mu… Sonunda bana baktı. “Tamam,” dedi memnun bir tonla. “Burada iyi. Sen üşümüyorsun değil mi?” “Baran,” dedim gülerek, “Daha oturduk, iyiyim.” O ise hâlâ ciddiydi. “Emin misin? Gölge ister misin? Yoksa güneş mi?” Ben başımı iki yana sallayıp omuz silktim. “Baran… otur artık.” Sonunda oturdu. Garson geniş bir serpme kahvaltı getirdi: taze çökelek, sıcak tandır ekmeği, zahter, bal kaymak, yumurta, domates-biber, Mardin çöreği, zeytin… Masayı mis gibi ekmek kokusu sardı. Ben tam tandır ekmeğine uzanacaktım ki Baran elimi tuttu. “Bir dakika! Ben vereyim,” dedi. “Baran, ekmek alıyorum sadece.” “Elin yorulmasın.” Ben dayanamadım, kahkaha attım. “Hamilelik bu kadar abartılacak bir şey değil.” Baran somurtup tabağıma bir parça ekmek koydu. “Benim için öyle.” Sonra kendi tabağını hazırlamadan önce benim tabağımı doldurmaya başladı. Peynir koyuyor… Zahter koyuyor… Bir de “Bunu yeme, acı olabilir” deyip biberi kenara itiyor. “Baran! Her şeyi sen yapıyorsun, ben ne yapacağım?” dedim. “Sen sadece yiyeceksin,” dedi ciddi ciddi. “Onu bile zorla yediriyorum bak.” Ben ekmeği ağzıma götürdüm. Tandırın sıcağı, peynirin tuzu… o kadar güzel geldi ki gözlerimi kapattım. “Güzel mi?” dedi Baran hemen. “Çok güzel,” dedim. Baran sanki bu yanıtla tüm dünyayı kazanmış gibi sevindi. Sonra kendi tabağına bir lokma alıp yedi. Ama yerken bile gözümün ucuyla beni kontrol ediyordu. “İyi misin?” “Başın dönmedi ya?” “Midene dokunmadı değil mi?” “Bir şey ister misin?” En sonunda gülümsedim. “Baran… nefes almama da yardım edecek misin?” “Gerekirse ederim,” dedi ciddi ciddi. Bir anda garson masaya yanaştı ve bize bakıp gülümsedi. “Hanımefendi… hamile misiniz?” diye sordu. Ben utangaçça kafamı salladım. Baran anında gururlu bir şekilde kolunu bana sardı. “Evet,” dedi. “Baba oluyorum.” Garson gülümsedi. “Allah tamamına erdirsin.” Baran’ın gözlerinde kısa bir an parlayan o mutluluk… işte o anı kalbime kazıdım. Biz kahvaltıya devam ederken Baran sürekli tabağıma bir şeyler ekliyor, ben de gülmekten yemekte zorlanıyordum.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD