Gözlerimi açtığımda güneş konağın geniş odasına dolmuştu. Perdelerden süzülen ışık yüzüme vuruyor, Baran hâlâ yanımda uyuyordu; saçları dağılmış, yüzünde o tanıdık huzur vardı. Karnımdaki minik kıpırtıyı hissettim ve gülümseyerek elimi karnıma koydum.
> “Ne yapıyorsun?” diye fısıldadım Baran’a.
O uykulu gözleriyle bana baktı ve hafif bir gülümsemeyle:
> “Seni izliyorum… sabahın en güzel anını kaçırmak istemedim,” dedi.
Gülümseyerek ayağa kalktık, üzerimizi giyindik ve kahvaltı için aşağı indik. Merdivenlerden adım adım inerken kalbim heyecanla çarpıyordu. Konak oldukça sessizdi ama mutfaktan yayılan taze ekmek ve demlenmiş çay kokusu bütün evi dolduruyordu.
Aşağı indiğimizde Baran’ın ailesi bizi bekliyordu. Babası, annesi ve küçük kardeşi masada oturuyordu; masada taze ekmekler, peynirler, zeytinler, reçeller, bal ve taze domatesler vardı. Masanın üzerinden yükselen buhar, sabahın sıcak ve huzurlu havasını tamamlıyordu.
> “Günaydın siz ikiniz,” dedi Baran’ın annesi, gülümseyerek.
“İyi uyudunuz mu?”
> “Evet, çok huzurluydu,” dedim, gülümseyerek.
Baran kolumu nazikçe tuttu ve masadaki yerimizi aldık. Kahvaltı boyunca herkes sohbet ediyordu: Babası bahçedeki ağaçların durumundan bahsediyor, annesi yeni yaptığı reçelin tarifini anlatıyordu. Küçük kardeşi ise sürekli şakalaşıyor, masadaki ekmekleri hafifçe havaya fırlatıyordu. Arada Baran da hikayeler anlatıyor, hepimizi güldürüyordu.
Ben her lokmada hem yemeğin tadını hem de bu anın sıcaklığını hissediyordum. Karnımdaki minik hareketleri hissetmek, aile ortamındaki mutlulukla birleşince içimde tarifsiz bir huzur oluşuyordu.
Bir ara Baran bana göz ucuyla baktı ve hafifçe fısıldadı:
> “Kahvaltıdan sonra sana bir sürprizim var, hazır ol.”
Merakla ona baktım ama kimseye bir şey söylemedim. İçimde hafif bir heyecan kıpırtısı vardı; sanki sabah güneşiyle birlikte tüm günümüze bir sihir katılacakmış gibi hissediyordum.
Kahvaltı boyunca sohbet devam etti. Babası bazen masadaki sohbetlere katılıyor, annesi tatlı bir gülümsemeyle bizimle konuşuyordu. Küçük kardeşi ise masada şakalar yaparak kahkahalarımızı çoğaltıyordu. O an anladım ki; Baran’ın ailesiyle birlikte olmak, onların sıcaklığı, tatlı şakaları ve sohbetleri… hepsi bizim için unutulmaz bir sabah anısı olacaktı.
Kahvaltıyı ailecek yaptıktan sonra, Baran ve ben odalarımıza çıkmak için merdivenlerden yukarıya çıktık. Konaktaki sessizlik ve sabah ışığı hâlâ içimi ısıtıyordu. Baran kapıyı kapattıktan sonra bana küçük bir paket uzattı.
> “Sürpriz,” dedi, gözleri parıldayarak.
Paketi açtım; içinde çikolatalar vardı. Gülümseyerek ona baktım:
> “Aaa, çok tatlısın Baran…” dedim.
Ama içimde başka bir his vardı. Gülümsememi zor tutuyordum.
> “Ama canım başka bir şey çekiyor,” diye fısıldadım, sesi titrek.
Baran kaşlarını kaldırdı, şaşkın ama meraklı:
> “Neymiş meleğim?”
Gözlerim doldu, dudaklarım hafifçe titredi.
> “Toprak kokusu…” dedim, kısık bir sesle. “Islak toprak kokusu, Baran… içime dolsun istiyorum…”
Baran bir an durdu, sonra hafifçe gülümsedi ama yüzünde hafif bir endişe vardı:
> “Ama yağmur yağmıyor ki…” dedi.
O an gözlerimden birkaç damla yaş süzüldü.
Baran bana baktı, sessizce, sonra kararlı bir şekilde:
> “Tamam,” dedi. “Kalk, hazırlan… gidiyoruz.”
> “Nereye?” diye sordum, hâlâ ağlarken.
> “Sana yağmuru getirmeye,” dedi, gözlerinde o bildiğim kararlılık ve sevgi vardı.
“Toprak kokusunu alacaksın, söz veriyorum.”
Kalbim hızla çarptı. Ona baktım, dudaklarım hafifçe titredi.
> “Gerçekten mi?”
> “Gerçekten,” dedi, gülümseyerek. “Hazırlan, seni küçük bir maceraya götürüyorum.”
Baran elimi sıkıca tuttu ve arabaya doğru yürüdük. İçimde hem heyecan hem de hafif bir endişe vardı; minik kalp atışlarını hissetmek, bu küçük maceranın bizim için ne kadar özel olacağını daha da anlamamı sağlıyordu.
Araba yola çıktığında şehir hızla geride kaldı. Konak ve taş duvarları uzaklaştıkça etrafımızda geniş tarlalar, yeşillikler ve toprak yollar başladı. Güneş yavaş yavaş yükseliyor, rüzgâr saçlarımı okşuyor, içimde garip bir huzur hissi yaratıyordu.
> “Biraz sabret,” dedi Baran, gözlerini yoldan ayırmadan.
“Ne zaman varacağız?” diye sordum.
“Sürprizi görünce anlayacaksın,” dedi, hafif bir gülümsemeyle.
Kısa bir yolculuktan sonra çiftlik evinin önünde durduk. Arka bahçeye doğru yürüdük; burası, çocukluğumdan beri hayalini kurduğum o sessiz ve huzurlu yer gibiydi. Geniş toprak alan, çiçek yatakları ve küçük sebze bahçeleri… İçimden “işte burası” dedim.
Baran bahçede hortumu buldu ve bana döndü:
> “Hazır mısın?”
> “Evet…” dedim, heyecanla.
Su ince bir yağmur gibi toprağın üzerine düştü. İlk damlalar toprağa değdiğinde hafif bir koku yükseldi. Su biraz daha artınca o beklediğim, derin, ıslak toprak kokusu havaya karıştı… ve ben derin bir nefes aldım, gözlerimi kapattım.
> “İşte bu…” dedim kısık bir sesle.
“Tam da bunu istiyordum, Baran. İçime doluyor…”
Baran hortumu kapattı, yanıma geldi ve başını omzuma yasladı. Ellerini karnımın üzerine koydu. Minik kıpırtıları hissettik; o da bizim mutluluğumuzu paylaşıyordu.
> “Bak, küçük de sevdi bu kokuyu,” dedi Baran.
Gözlerim doldu, mutluluktan…
> “Sen iste, ben her zaman getiririm,” dedi, gözlerindeki kararlılık ve sevgiyle.
“Yağmur olmasa da, kokusunu getiririm sana.”
O an kalbim öyle doldu ki… toprak, su, Baran ve minik can… hepsi birleşmiş, hayatın en huzurlu anını yaratmıştı.
Başımı omzuna yasladım ve fısıldadım:
> “Sen benim yağmurumsun, Baran… her defasında toprağıma can veriyorsun.”
O da gülümsedi, saçlarımı okşadı:
> “Ve sen de benim toprağımsın, Dicle… sen yanımdayken her şey yeşeriyor.”
O an anladım ki; bazen yağmur düşmese de, bazı insanlar hayatına kendi yağmurlarını getirir.
Toprağın kokusu hâlâ havada dolanıyordu. Derin bir nefes aldım, ciğerlerim bu beklediğim kokuyla dolarken içimde tarifsiz bir huzur vardı. Baran başını omzuma yaslamış, elleri hâlâ karnımdaydı; minik canımızın hareketlerini birlikte hissediyorduk.
Başımı kaldırdım, gözlerimizi kilitledik. O an dünyadaki tüm zaman durmuş gibiydi. Gözlerindeki sevgi, o kararlılık ve şefkat… her şey bir anda içime işledi.
> “Seni çok seviyorum,” dedi kısık bir sesle.
“Ben de seni,” dedim, dudaklarım titreyerek.
Baran ellerimi tuttu, yavaşça yüzüme yaklaştı. Kalbim deli gibi çarpıyordu; hem heyecandan hem mutluluktan. Dudaklarımız buluştu.
İlk öpücük yumuşak ama derindi; sanki yılların birikmiş sevgisini ve tüm duyguları tek bir anda ifade ediyordu. Toprağın kokusu, rüzgâr, güneş ve Baran’ın sıcaklığı… her şey birleşmiş, bizi sadece birbirimize bırakmıştı.
Öpüşürken elleri karnıma ve belime dolandı, ben de ellerimi boynuna sarıp biraz daha yaklaştım. Minik kalp atışlarımızı hissediyor, o küçük canın bizim mutluluğumuzu paylaştığını biliyordum.
Öpüşme bittiğinde göz göze geldik, ikimizin de yüzünde hafif bir gülümseme vardı, nefeslerimiz hâlâ birbirine karışıyordu.
> “Sen benim her şeyimsin,” dedi Baran, dudaklarını alnıma koyarak.
“Ve sen benim hayatımsın,” fısıldadım, hâlâ onun sıcaklığında kaybolmuş bir şekilde.
O an anladım ki; sadece toprak kokusu değil, sevgi ve güven de insanın içini öyle dolduruyor ki, hayatın en basit anları bile unutulmaz olabiliyor.