Yağmur mezar taşını dövüyordu… sanki gökyüzü bile bizimle yas tutuyordu. Dizlerim çamura gömülmüş, parmaklarım kızımın adında geziniyordu. İçimde boşluk… içimde yanık.
Baran sesini zor tutuyordu, nefesi titriyordu:
“Dicle… hadi gidelim artık. Ne olur.”
Gözlerim ona çevrildi. Öfkem, acım, yaram… hepsi bir tokata dönüştü. Elim fark etmeden kalktı, indi. Tokat sesi yağmurun arasından geçti.
Baran'ın yüzü dona kaldı, gözleri doldu.
Ben haykırdım:
“Kızımız toprağın altında Baran!”
Gözyaşlarım aktı, kelimelerim parçalandı.
“Ben kokusunu bile duyamadım! Kucağımda tutamadım!”
Gözlerim ona çevrildi. Öfkem, acım, yaram… hepsi bir tokata dönüştü. Elim fark etmeden kalktı, indi. Tokat sesi yağmurun arasından geçti.
Baran'ın yüzü dona kaldı, gözleri doldu.
Ben haykırdım:
“Kızımız toprağın altında Baran!”
Gözyaşlarım aktı, kelimelerim parçalandı.
“Ben kokusunu bile duyamadım! Kucağımda tutamadım!”
Baran birden bağırmaya başladı
"Ya ben mi istedim ölsün diye sana odadan çıkma dedim ama sen çıktın Dicle bende yoruldum" diye bağırdı
Sesi mezarlıkta çınladı. Çığlık değil… kırılmış bir kalbin parçalanma sesi gibiydi. Ellerini saçlarına götürdü, hırçın nefes aldı.
Ben o an…
Göğsümün içinde kızımın hatırası titredi.
Boğazımdan ince bir fısıltı çıktı ama içi yırtılmış gibiydi:
“Sus Baran… kızımız korkuyor.”
Baran dondu.
Bir an nefesi kesildi sanki.
Gözleri bana döndü… bu defa öfkeyle değil, paramparça olmuş bir adamın bakışıyla. Ellerini yüzüne götürdü… ve yavaşça kendi kendine vurdu.
“Ben de bittim Dicle…” dedi titreyen bir sesle.
“Ben de yandım. Ben acımı bile yaşayamadım! Sen çökmeyesin diye sustum! Bu mu karşılığı?”
Yağmur bizi yıkıyordu. Toprak ağır kokuyordu.
Dizlerim çözüldü. Yere oturdum.
Kırık, yorgun, tükenmiş bir nefesle fısıldadım:
“Özür dilerim Baran… ben kendimde değilim.”
O da yanımda diz çöktü.
Ne sarıldık, ne konuştuk.
Sadece… aynı mezara bakıp aynı acıyı taşıdık.
Kızımızın sessizliği, bizim çığlığımız oldu.
Bir süre öyle sessizce oturduk. Toprağın kokusu, yağmurun sesi ve kırılmış yüreklerimiz… Hepsi bir bütün gibiydi. Ben onun acısını hissettim, o da benim öfkemin ve acımın ağırlığını. Ama hiçbirimiz konuşamadık.
Küçük kızımızın mezarına baktım. Onun yokluğu, boşluğu her şeyin üzerindeydi. Ama o an, Baran’ın yanımda olması, ağlaması, kendine vurması… her şeye rağmen, bu acıyı birlikte taşıyabilmemiz… belki de tek teselliydi.
İçimde bir kararlılık belirdi: Bu acıyı yalnız bırakmayacağım. Kızımızı koruyamadık belki, ama birbirimizi bırakmayacağız.
Ve biz, mezarın başında, sessizliğe gömülmüş, kırılmış ama hâlâ birbirine bağlı… oturuyorduk.
Baran dizlerinin üzerinde bana bakıyordu. Gözleri hâlâ nemliydi, elleri toprağa gömülü, sesi yorgun ama ısrarcıydı:
“Dicle… çiftlik evine gidelim. Lütfen…”
Başımı çevirdim, mezarın taşına baktım. Kızımızın adı hâlâ parlıyordu gözlerimde. İçimde bir bağ vardı, kopamayacağım bir bağ…
“Ben burada kalacağım, Baran,” dedim sessiz ama kararlı bir sesle.
“Onun yanından ayrılmayacağım.”
Baran gözlerimi aradı, belki anlamaya çalışıyordu, belki de direniyordu. Sonra başını hafifçe salladı, ama sesi hâlâ titriyordu:
“Hadi Dicle… lütfen. Bize ihtiyacın var, ben de buradayım…”
Ama içimde bir boşluk vardı, bir sessizlik…
Kızımızın mezar taşına yaslanırken hissettiğim şey, Baran’ın bütün ısrarını göğsümde durdurdu.
“Buradayım,” fısıldadım, gözlerimi kapatıp bir süre sadece toprağı ve yağmuru dinledim.
“Buradayım ve burada kalacağım.”
Baran yanımda çökmüş, sessizce durdu. Ne itiraz etti, ne de başka bir şey söyledi. Sadece gözleriyle beni izledi… kırılmış ama kabullenmiş bir şekilde.Yağmur hâlâ yağıyordu. Mezarlığın sessizliği içimi dolduruyordu.
Baran dizlerinin üzerinde oturuyordu, sessiz ve kırılmış. Ben de dayanamadım; başımı yavaşça dizlerine koydum. Sıcaklığı, yağmurun soğuğuna karşı küçük bir güven verdi.
“Buradayım…” fısıldadım kendi kendime.
Gözlerim ağırlaştı, hıçkırıklar sustu. Baran sessizdi, sadece dizlerinin üzerinde benim ağırlığımı hissetti. Ve ben, mezarın başında, Baran’ın dizlerinin üstünde uyuyakaldım.
Baran beni kucaklamış, elleri omuzlarımda ve belimde sıkıca dolanmıştı. Kalbi hızlı atıyor, nefesi yüzüme sıcak bir ağırlık gibi değiyordu.
İçimde bir his yükseldi, bir boşluk ve acının içinde küçük bir güven… Titreyerek fısıldadım:
“Kalalım… lütfen, Baran.”
Baran gözlerimi aradı, yüzü biraz yumuşamış gibi oldu ama birden ciddileşti. Titreyen sesiyle söyledi:
“Ateşin var… lütfen sus, eve gitmemiz lazım.”
Gözlerimi kapattım, nefesimi tuttum. Elleri hâlâ üzerimdeydi, sıkıca sardığı gibi… Onun sözleri, mezarlığın sessizliğinde ağır bir gerçek olarak çınlıyordu.
“Ateşim mi var gerçekten?”
Gülerek başını salladı:
“Evet, ateşin var "
Baran bakıp hafifçe gülümsedim, gözlerindeki kırgınlık bir an kayboldu:
“Ateşim var… ” dedim gülerek
Baran bana bakıp "sen hep bu böyle gül tamam mı?" dedi
İçimde bir sıcaklık hissettim. Başımı yavaşça Baran’ın omzuna yasladım, gözlerim ağırlaştı ve yağmurun sesiyle, mezarlığın sessizliğinde uyuya kaldım.Başımı sadece salladım; konuşacak gücüm yoktu. Arabaya bindik, motor çalıştı ve yağmur damlaları camlara vururken biz yola çıktık.
Çiftlik evine giderken içimde bir boşluk vardı, ama Baran’ın yanında olmanın verdiği hafif bir huzur da… Sessizce birbirimize yaslanmış, yol boyunca sadece yağmurun sesini dinledik.
Çiftlik evine vardığımızda, Baran hâlâ beni kucaklamıştı. Elleri güvenli ve güçlüydü, ama içimde hâlâ titrek bir yorgunluk vardı.
Kapıya geldiklerinde, başımı hafifçe kaldırıp fısıldadım:
“Baran… tamam, bırak. Ben yürürüm.”
Baran başını salladı ve hafif bir gülümsemeyle dedi:
“Tamam… geldik işte.”
Evin içine girdiğimizde, üşümüş bedenim titriyordu. Gözlerimi kapattım ve fısıldadım:
“Baran… çok üşüyorum.”
Baran elini alnıma koydu, sessizce baktı ve dedi ki:
“Ateşler içinde yanıyorsun.”
Hemen ceketini çıkardı, soğuk suyun altına koydu ve alnıma bastı. Soğuk suyun şokunu hissettim, titreyerek:
“Baran… çok soğuk!” dedim.
Baran gülümsedi ve bana doğru uzandı:
“Gel… bana sarıl.”
Başımı omzuna yasladım, ellerimi etrafına doladım. Üşümem bir nebze olsun geçti; ama en çok, yanında olmanın verdiği güven içimi ısıttı.
Baran yanımda duruyordu, hala elleri üzerimdeydi. Hızla pijamalarımı giydim, titreyen ellerimle düzelttim.
Sonra koşarak yorganın altına girdim, üşümüş bedenimi sarıp sarmaladım. Baran gözlerimi kırpmadan bana baktı ve hafifçe gülerek:
“Hop hop… napiyon? Girme yorganın altına!” dedi.
Başımı kaldırıp ona baktım, titreyerek ve fısıldayarak:
“Çok üşüyorum, Baran…”
Baran hiç düşünmeden yanımda diz çöktü ve beni sımsıkı sardı:
“Gel… sarıl bana.”
Yorganın altındaki sıcaklık ve Baran’ın kollarının güveniyle titremem yavaş yavaş durdu. Gözlerimi kapattım ve onun yanında, sessizce huzur buldum.
Baran hâlâ yanımda, elleri üzerimdeydi. Birden doğruldu ve hafifçe gülümseyerek:
“Bekle… sana çorba yapayım,” dedi.
Başımı yavaşça kaldırdım, gözlerim hâlâ yorgun ve kırılmıştı. Titreyen bir sesle fısıldadım:
“Hayır… istemiyorum. Gel… benle uyu, yeter.”
Baran gözlerimi aradı, bir an durdu. Sonra hafifçe gülümsedi, sessizce bana yaklaştı ve kollarını etrafıma sardı.
Yorganın altında birbirimize yaslanmış, sessizce huzur bulduk. Artık sadece onun varlığı, üşüyen bedenimi ve kırılmış ruhumu ısıtıyordu.
Baran gözlerini açtı ve bana baktı, derin bir hüzün ve şefkatle doluydu. Sessizce fısıldadı:
“Hayır, Dicle… hiç… seni suçlamıyorum. Sadece… sadece birlikte çok acı çektik.”
Ben gözlerimi kapattım, titreyen nefesimle başımı onun omzuna yasladım. Elleri hâlâ üzerimdeydi, sıcak ve güvenli.
“O zaman… tamam,” dedim, sessizce.
“Sadece… yanında kalmak istiyorum.”
Baran beni daha sıkı sardı, başını saçlarıma yasladı. Yağmurun ve mezarın sessizliği, pijamalarımızın sıcaklığı, yorgun bedenlerimizi ve kırılmış kalplerimizi sarıyordu.
Ve biz, yorganın altında, sessizce birbirimize yaslanmış, sabaha kadar uyuduk.