Öte Taraf

1230 Words
Gece, her daim hüküm sürüyordu ölü toprakların üzerinde. Yüksek, teknoloji harikası cam kaplama binalara ne oldu? Upuzun yollara, insanlığa ne oldu? Aşağıda, şehirde dolaşan yeşil sisin arka fonu için arabaların güçlü motor ve siren sesleri en kabul göreniydi belki de. Kırmızı sokak lambaları karanlığın sindiği yollara şeytani bir hava veriyordu. Şeytanla anlaşma yapıp lanetlenmiş insancıklar için yarattıkları şehri normalleştirseler tuhaf olurdu zaten, diye geçirdi aklından. Darmadağın bir çöplük ya da yanacak hiçbir şeyin kalmadığı kül topluluğuydu orası. İçine dönüp bakmaktan nefret ederdi zaten. Gözlerini gerçeğe kapasa ve zihninde açsa her defasında, kirpiklerinden dışarı sızan o küller yüzünden ağlardı. Türünden farkı da buydu işte. Kendi derinlerine inemiyor, kendi benliğini bilmiyordu. Sadece nefret vardı içinde. Kendi ruhunu tanımadan ruhani bir varlık oluvermişti bir anda. Gökdelenin otuzikinci katında, kocaman camın önündeki girintide oturmuş aşağıda, yeşil sisin asında yanıp sönerken bir yandan da ses çıkartan sirenin takip ettiği siyah motoru izliyordu. Siyah olduğunu varsayıyordu çünkü sis seyrekti ve sirenin ışıkları koyu bir rengi takip ediyordu. Sınırlı elektrikten olsa gerek, arada sırada kırmızı sokak lambaları cızırtıyla yanıp sönüyor, bir zamanlar araştırmaları için kullanılan görkemli (!) binanın molozları arasında gizlenen yaratıkları daha da korkunç gösteriyordu. Boyası dökülmüş, dik dursa da harabeden farkı kalmamış yüksek binalar, üzerlerine sinen geceye rağmen çirkin görünüyordu. Geceyi seviyordu, bulutların seyrek olduğu yerlerde görünen yıldızlı gökyüzünün hissettirdiklerini, derinliğini seviyordu. Bulunduğu yükseklikten şehir, iki asır öncesinde bu bölgede var olan sss ormanlarındaki ağaçlar gibi sık, yüksek binalar ve bu binaların camlarından yansıyan güneş ışıklarıyla hiç de göz alıcı değildi. Güneşi sevmezdi zaten. Mutlu ve iç açıcıydı. Onun içinde açacak herhangi, bir duygu yoktu ki kaybolmuşluk hissinden başka. Güneş yalnızca gözlerini acıtıyordu o kadar. Belki de şehrin üstünden ayrılmayan kalın tabaka nedeniyle mavi gök görünmediğinden, ara sıra asfalta değen güneş, ona bir şehir adı altında kafeste kapalı tutulduğunu, insanların aptalca deneyleri yüzünden oluşan bu tabaka sayesinde maviden mahrum kaldığını ve yine aynı sebepten toprağın ölü, havanın renk değiştiren bir çeşit kimyasal zehirle kaplandığını hatırlattığı içindir sevmemesi. Ona dönüştürüldüğü şeyi hatırlatıp durarak acı çekmesini sağladığı içindir... Kafasına taktığı kapşonun altında, başının üzerindeki bulutlarla yarışan siyah saçları bir meleğinki kadar beyaz, pürüzsüz cildinde yumuşakmış hissiyatı yaratıyordu. Gözleri kızarmış, yoğun bir duyguyla bakıyordu etrafına. Yüz ifadesi ise bedenine tezat, tam olarak yeşil sis, dar sokaklar ve yükselen çığlıklarla o kadar iyi bir ahenk yakalamıştı ki ifadesiz gibi görünmesine rağmen, küçümsediği insanlar aklına gelince alayla kıvrılan kırmızı dudaklarıyla, küçümsemenin yanı sıra korku ve acı doluydu. Gözleri şu an siyaha benziyordu çünkü göz bebekleri ışığı yakalamak için iyice açılmış ve buna alışmıştı. Ayrıca damarlarından gezinip onu değiştiren antikorların kazandırdığı bir özellikti bu; etrafını saran beyazın görünmesine izin vermeyen iri göz bebekleri. Sahi, önceden ne renkti gözleri? Her şeyin başladığı o zamanlara uçtu zihni. Şu proje zamanlarına… Deneyler sırasında gerçekleşen kazaya rağmen vazgeçmeyi göze alamayan hırsla bürünmüş insanlar yeniden başlamış ve ilk projeden daha az etkili ancak yine de benzer özellikler gösteren başarılı bir kopyasını yapmışlardı. Şu an şehrin karanlıklarında görünen tüm garip yaratıkların doğmasını sağlamışlardı. Gelen başarının onlara neyi kazandırdığını ya da neyi kaybettirdiğini bilmiyordu çoğu. Sadece denildiği gibi yaptılar makineleri ve kendi ırklarını kullandılar zalim deneylerinden; ne için olduğunu dahi bilmeden. A projesi büyük bir yıkıma gebeydi en başından fakat makineleri üreten topluluğu yöneten asıl adamlar, içkilerini içerken kumar oynamaya bayılıyordu. Kurtulan çok az kişi ve tek bir denek. İnsanlık yıkıma gidiyordu kimse bilmeden ve kurtarılmak için kendi kahramanlarını yaratmaları gerekiyordu. Masumiyetleri yarattılar. Onları kurtarsın diye yarattıkları yeni ırk için hammadde olmuş insanlara ithafta bulundular kendi bozuk zihniyetlerince. A projesi güçlü, oldukça güçlü yeni bir ırk yaratacaktı ki felaket sırasında kalkan olsun insanlara. Unuttular. Hiçbir kimyager soğuk metallerle bir can yaratamaz. Hatırladıklarında, zaten var olan canları kullanmayı seçtiler.İnsanlar arasından seçilmiş yeni ırk, insanlığı, dünyayı istila etmeye hazırlanan varlıklardan koruyacaktı. İlk proje tam anlamıyla bir kaos oluşturdu.Patlamayla birlikte zehir tüm şehre yayıldı yavaşça fakat insanlık, ölümden korkan bütün güçlü beyinleri toplayıp yeniden başladı her şeye.Gelen başarıyla, bu modifiye edilmiş insanların onlardan üstün olacaklarını biliyorlardı. İnsanları küçümseyeceklerini de ama ölüm korkusu ağır bastı. Korku bir insanın zayıf ve titrek kalbine dokunmaya başladığı an, mantık sadece çırpınmaya layıktır. Bahsi geçen korku ölüm korkusuysa insan yaşamak için çırpınma rolünü üstlenir ve yaşamak için çırpınan bir insan her şeyi feda edebilir. Birden yağmaya başlayan asit yağmurunu fark edince, düşüncelerinden sıyrılmış, yükseklerde bir başın oturan gencin dudakları arasından aşağılayıcı ve hüzünle kaplı bir ses çıktı. Bakışları gece benim, ben' başını kaldırdığında gördüğün gece benim karanlığım dercesine deliciydi. Acı çekiyordu. Nefret ediyordu. İlk projeden sağ kalmış tek denekti. Hala bir insanın kalbine sahipken sevdiğini hatırladığı kişi de ilk projenin deneklerindendi. İntikam alacaktı. Düşüncesi bedenini tetikledi, atladı. Küflü rüzgar bedenini yalarken irkiliyordu. Otuz, yirmi iki, on altı... aşağı düşerken içinde oluşan hisse de alışmıştı zamanla. Tuhaftı ve o bu tuhaflığı normal karşılamaya başlamıştı. Birden açıldı kanatları. Siyaha kaçan koyu bir griydi kürek kemiklerinden başlayan iki uzantının rengi. Düşündü: belki de bu kurtlanmış dünyanın, çivisi çıkmış direkleri arasında masumiyetten bahsetmek için geç kalınmıştır? Umudunu kestiği insanlara yardım etmek gibi bir niyeti yoktu. Ondan insanlığını çalmışlardı. Kendisine çizilmiş kaderi değiştirecekti. Demiurge ile birlikte... Affetme. Saldır. İntikam al. Feth et. Yeşil çimler senin olsun. Şayet iyimsersen renkler de senin olsun ama hala kavruluyorsa için, iktidardır hedefin! Yönet! Zihninde oynaşan kelimeleri, zehirli havanın ilişmediği tek bir noktası bile olmayan şehirde, harabeler arasında dolaşan bütün yaratıklar duymuştu. Şimdi, Onların devri başlayacaktı. Demiurge’nin ışığında. *** Küf kokuyordu. Karargaha getirdikleri yaratık doğup büyüdüğü toprakların kokusunu taşıyordu. Büyük salona getirildiğinde önce etrafa çılgın bir hırsla saldırmış, Kraliyet Onur Muhafızları’ndan iki tanesiyle zar zor zapt edilmişti ve şimdi balçıktan hallice akan ağır kanına enjekte edilmiş morfin nedeniyle etrafa yeni doğmuş bir bebek gibi anlamsızca bakıyordu. Karanlık bir çehresi vardı. Tam da şehrin ücralarında doğmuş bir Artık gibiydi. Ruhu çirkindi. Bakışları da öyleydi. Bedeni deforme olmuştu ve teni ne denli sağlıksız olduğunu apaçık belli ediyordu. Ücralarda doğanlar için güneş efsaneydi. Yeşil, asla sahip olamayacakları, asla dokunamayacakları şeylerin rengiydi. Dünya’da sadece insanların hüküm sürdüğü eski zamanlarda, tüm insanlığın ortak noktalarından birisi; büyüyüp yaşlanma yazgıları gibi ücra karanlıklarında doğanlar da bir gün zincirlerini koparıp kaçabilseler dahi karanlığı içlerinden söküp atamazlardı. İnsanlar, en azından %2’nin içindeki insanlar, o büyüyüp ölmekle ilgili olan yazgılarından kurtulabilmişlerdi. Gerçi, %2 toprakları içinde yaşayan herhangi bir ırk için de geçerliydi bu durum. İnsanlara has değildi. Sefalet diye bir kelime yoktu çünkü yaşam kelimesi, sefalete karşılık geliyordu zaten. İnsanların ihtiyaçları lüks sayılıyordu. Kısıtlı erişimleri gereksiz özgürlük olarak görülüyordu. Basın sadece ana akım medyadan ibaretti ve ana akım medya, %2’nin kontrolü altındaydı. Derme çatma evlerin tepesindeki çatlak, psulu ekranlarda ara sıra cızırdayarak dönen reklamların hepsi propagandaydı. O yüksek binaların altında ara sokaklarda yaşam mücadelesi verirken bina tepelerinde her şeyin ne kadar iyi olduğunu anlatan holografik kadınları ve erkekleri dikkate almak imkansızdı. Ülkenin iki tarafı da kuşatma altındaydı. Yok olan dünyada, kalan birikimi dünyayı iyileştirmek için değil savaş sanayisine yatırmayı uygun görüyordu zenginler. Sınır bölgeleri korunmuyordu. %2, kendi toprakları güvende olduğu müddetçe savaşı yemek masalarında sohbeti edilecek bir olay olarak görüyor, cephedekiler hakkında atıp tutarak içki içiyordu. Uç toprakları satan hükümet çıkar yolu bulamıyordu. Para değersizleşmişti, öyle ki bir tomar parayla bir ekmek dahi alınmıyordu. Üretim de yoktu. Kalan birkaç fabrika, düşman devletin savaşları için tedarik sağlamakla yükümlüydü. Tüm bu olayların arasında umut denebilecek tek şey, DEMİURGE’ydi. Sivil olarak halkı örgütleyen, Artık denilenleri toparlayan ve onlara kendilerini koruma olanağı sağlayan kişiydi o. Oluşturduğu siber sistemle ırklar arasında yeraltı bağlantısı oluşturmuş, bir direniş örgütü kurmuş, hatta batı cephesindeki son topraklarda konuşlanmış orduları def etmişti. Yüzünü kimse görmemişti. Kimse kim olduğunu bilmiyordu. Yine de adı, bir efsane gibi yayılıyordu.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD