PİÇ 🔞🔞🔞

1133 Words
Tufan’ın anlatımıyla devam Eylül, tüm dengemi bir kelimesiyle altüst etti. İçimden geçenleri bastırıp kendimi toparladım, sandalyeyi çekip ona oturması için elimle yol gösterdim. Eylül zarif bir hareketle sandalyeye oturdu. Ben de tam karşısına geçip oturdum. Gözlerim istemsizce yüzünde oyalanıyordu ama belli etmemeye çalıştım. Garson yemek servisine başladığında kadehime rakı doldurdum. Eylül de elini uzatıp kendi kadehine doldurmak isteyince refleksle elini tuttum. “Sana dokunur,” dedim, kaşlarımı hafifçe çatarak. Elini çekmeden bana baktı. “İçmek istiyorum… sarhoş olursam her şeyi unutabilirim gibi geliyor.” Bir an duraksadım. Sonra iç çekip başımı salladım. “Peki… ama sarhoş olup naralar atmak yok,” dedim yarı ciddi, yarı alaycı bir sesle. Eylül ilk yudumu aldığında yüzü bir anda buruştu. Gözlerini kısmış, dudaklarını büzmüştü. “Bak,” dedim kadehi elinden almaya çalışırken, “sana göre değil işte Eylül, bırak.” Elini geri çekti. “Sen nereden biliyorsun ki bana neyin uygun olup olmadığını?” Sustum. Kahretsin… haklıydı. Eylül hakkında neredeyse hiçbir şey bilmiyordum. Bu düşünce içime oturdu. Aynı anda garip bir istek kabardı içimde, onunla ilgili her şeyi öğrenmek istiyordum. Garson yanımızdan ayrılınca Eylül gözlerini camdan dışarı, manzaraya çevirdi. Sessizce onu izledim. Yüzündeki ifade değişmişti. “Güzel manzara, değil mi?” dedim. Başını hafifçe yana eğdi. “Güzel… ama karanlık bir manzara, Tufan.” Tek kaşımı kaldırdım. “Nasıl karanlık?” Derin bir nefes aldı. “Her evin ışığı yanıyor ama hepsinin içinde başka bir dünya var… ve biz o dünyaları bilemiyoruz. Yani karanlık…” Sözleri içime oturdu. “Peki,” dedim gözlerimi ondan ayırmadan, “senin dünyanın karanlığı ne, Eylül?” Hiç düşünmeden cevap verdi. “Kesinlikle babamın hastalığı.” Kadehi bir anda başına dikti. Boğazı yandı, öksürdü ama inatla içmeye devam etti. İçimden sövdüm. İnatçı… keçi gibi inatçı bu kız. “Okulun peki?” dedim konuyu biraz dağıtmak ister gibi. Elini salladı. “O da ayrı bir durum tabii… ama umudum var. Zeki bir öğrenciyim ben.” Dili hafif hafif sürçmeye başlamıştı. İstemeden gülümsedim. “Ne olacaksın peki, zeki öğrenci?” Gözleri parladı. “Doktor olacağım… babam gibi hastaları tedavi etmek için. Hem böylece kimse o hastaların ailesine zorla bir şeyler yaptıramaz.” Sözleri ile mideme yumruk yemiş gibi oldum. Hay amına koyayım… konu yine bana geldi. Konuyu kaçırmak için hemen atıldım. “Yemeği beğendin mi?” Eylül kaşlarını kaldırdı, yüzünü buruşturdu. “Hiç beğenmedim ama mecbur yiyorum… senin yüzünden.” “Eylül, ben seni zorlamıyorum.” Kahkaha attı. “Hadi yaaa… bu mu senin zorlamayan halin?” Gülüşü… o gülüş… İçimden, hah işte, sarhoş oldu… gözün aydın Tufan, uğraş bakalım, dedim. Elini tuttum, bu sefer daha yumuşak. “Güzelim, ben sana bir seçenek sundum. Sen de kabul ettin. Niye suçlu sadece benim?” İşaret parmağını salladı, gözleri yarı kapalı halde gülüyordu. “Tufan, Tufan… sen var ya…” Bir an durdu, sonra kahkahayla devam etti. “Tanıdığım en şerefsiz adamsın! Dur ya… lan sen adam mısın? Bence değilsin!” Sözleri bittiğinde hala gülüyor, hıçkırıkları araya giriyordu. Kızmam gerekiyordu ama.... O kadar masum bakıyordu ki. Tıpkı bir çocuk gibi. Kızmak yerine içimde tuhaf bir şey kabardı, sarıp sarmalama isteği. Başımı iki yana salladım. “Eylül… sarhoş oldun. Kalk, seni odana götüreyim. Yat, uyu.” Bir anda ciddileşti. Başını hızlıca iki yana salladı. “Olmaz! Odaya gitmem. Sen bana neler yaparsın… güvenli değil.” İçimden bir şey sızladı. “Benden bu kadar mı çekiniyorsun?” Gözlerini kısarak baktı. “Çekinmiyorum… korkuyorum senden. Çünkü sapık olduğunu düşünüyorum.” Derin bir nefes aldım, sabrımı zorlayarak. “Eylül… sen kendindesin ve benimle alay ediyorsun galiba.” Ama içten içe gerçeği görüyordum. Kız bildiğin sarhoştu. Sarhoş olduğu için içinden geçenleri açıkça, çekinmeden dile getiriyordu. Eylül’ün yanına gidip kolundan tuttum, yavaşça kaldırdım. Dengesini kaybeder gibi olunca refleksle kolumu beline doladım. “Hadi Eylül… hadi güzelim,” dedim alçak bir sesle. “Burada sızıp kalmadan seni odana götüreyim.” Eylül peltek konuşmasıyla yüzünü bana çevirdi, gözleri hala yarı kapalıydı. “Odaya götürüp ne yapacaksın bana?” Bir an durdum, sonra istemsizce gülümsedim. “Bilmem… düşünmedim ama yapacak bir şey bulurum,” dedim hafif alayla. Kaşlarını çatmaya çalıştı ama başaramadı. “Tufan… bak bana bir şey yaparsan senin amına koyarım, piç kurusu.” Gülmemek için kendimi zor tuttum. “Bak sen… başka ne yaparsın Eylül Hanım?” diye sordum, kaşlarımı kaldırarak. Elini salladı, ciddiyetle konuşmaya çalışıyordu. “Senin o şeyine kızgın yağ dökerim… yakarım, eeee. amına koyarım. eee ecdadını sikerim. tamam mı?” Bu sefer tutamadım kendimi. Olduğum yerde durup kahkaha attım. Omuzlarım sarsıldı. “Kızım…” dedim gülerek, “seni masum sandım, katil çıktın.” Eylül gözlerini kocaman açtı. “Kim, ben mi? Yok… külliyen yalan, ama sen piçsin, hemde büyük piç.” dedi, başını iki yana sallayarak. Dayanamadım. Parmaklarımı dudaklarının iki yanına koyup hafifçe sıktım. Gözlerinin içine baktım. “Çok güzelsin be kızım…” dedim istemeden. “Bu hallerin de ayrı bir sevimli… seni bir kere öpsem?” Bir anda gözleri daha da büyüdü. Başını sağa sola salladı, eliyle ağzını kapattı. “Tamam, tamam… öpmeyeceğim,” dedim geri çekilerek. “Hadi bakalım, yürü.” Kolum hala belindeyken birlikte odasına doğru yürüdük. Adımları düzensizdi, bana yaslanıyordu. Eylül başını omzuma koydu. Derin derin nefes almaya başladı. “Tufan…” dedi fısıltıyla, “bana bunu yapma… lütfen.” Başımı hafifçe eğip yüzüne baktım. Gözleri kapanmaya başlamıştı. Sarhoşluk ağır basıyordu. İnsan sarhoşken içindekini saklayamazdı. Kapıyı açtım, onu yavaşça yatağın üzerine yatırdım. Tam geri çekilecekken elimden tuttu. “Gitme…” dedi. Bir an donup kaldım. Beni başkası sandı… yoksa asla demezdi. Yine de elini bırakmadım. Yanına doğru uzandım, kolumdan destek alıp yüzümü biraz yukarıda tuttum. Sessizce onu izledim. Boşta kalan elimle saçlarıyla oynadım. Parmaklarım saçlarının arasında dolaşırken içimde garip bir huzursuzluk büyüdü. “Seninle ne yapacağım ben, Eylül…” dedim kısık bir sesle. “Dengemi bozuyorsun.” Yutkundum. “Ben seni sevemem ki… ben sevmeyi unuttum. Merhameti gömdüm… şefkati ardımda bıraktım. Ben seni seversem yakarım, yıkarım…” Bir an durdum, gözlerimi kapatıp tekrar açtım. “Ama sen başkasın… hele ki bu akşamki hallerinden sonra… sen çok başkasın benim için. Bir heves değilsin, Eylül.” İçimdeki karmaşayı çözmeye çalıştım. Olmadı. Saçlarını hafifçe kokladım, sonra başının üstünden öptüm. İçimde bir şey cız etti. “Sana kıyamam…” dedim fısıldayarak. “Seni zorla koynuma alamam. Bundan sonra… seninle birbirimizi sevip sarmalamak için elimden geleni yapacağım.” Yavaşça ayağa kalktım. Komodinin üzerindeki bardağa rakı doldurdum. Camın önüne geçtim. Bir yudum aldım. Her yudumda Eylül’ün az önceki hali gözümün önüne geliyordu. Küfür edişi… o en basit küfürleri bile söylerkenki hali… İstemeden gülümsedim. “Güzel kız…” diye mırıldandım. “Akıllı kız… masum kız…” Başımı iki yana salladım. “Sen benim pisliğimle kirlenmemelisin,” dedim kendi kendime. “Uzak dur…” Ama içimden bir ses hemen karşı çıktı. Uzak duramam. “Eylül’den uzak durmam…” dedim dişlerimi sıkarak. “Benim yanımda olmalı. Bana gülmeli… bana bakmalı…” Bir yudum daha aldım. “Elimi tutmalı…” “Başka yolu yok. Benim olmalı."
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD