Aslında herhangi bir hikâyeyi aktarmak için hayvan karakterlere başvurmak anlatının en eski geleneklerinden biridir.
Çoğu yazar karakterlerini insanlardan seçer, insanlar hakkında yazar ama kimi zaman bazı yazarlar okur üzerinde kalıcı bir etki bırakmak ya da ilginç bir fikri aktarmak için farklı usuller seçebilirşer. Bu, hikâyenin yine de bir insanın bakış açıcısıyla aktarıldığını gerçeğini değiştirmez elbette.
Bunun en iyi örneklerinden biri Dawn Raffel’in The Secret Life of Objects’i. 2012 yılında yayımlanan ve öykülerden oluşan kitap, adından da anlaşılacağı üzere, farklı türdeki cansız nesnelerin gözünden onlara sahip olan ve onlardan faydalanan insanların yaşamlarını anlatıyor. Bir başka örnekse Matthew d***s’in, hayali bir arkadaşın gözünden yazdığı Memoirs of an Imaginary Friend. Üstelik bu hayali arkadaş, otistik bir çocuğun zihninde yaşıyor. Markuz Zusak’ın Kitap Hırsızı’ndaki kahramanıysa Nazi döneminde Almanya’da kol gezen ölümün kendisi. Tanrı tarafından “yazılmış” kitaplara bile rastlarız. Örneğin David Javerba’nın kaleme aldığı otobiyografik metin The Last Testament: A Memoir by God.
Bu alışılmadık bakış açıları – iyi yazılmak kaydı ile – yeni bir temanın keşfedilmesine ya da bilinen bir mesajın farklı yönleriyle aktarılmasına olanak tanır. Alışılagelenin ötesine geçerek insan olmayan karakterler etrafında şekillenen anlatılar kimi zaman dünyayı pek de tasavvur edilemeyen yönleriyle ortaya koyar ve hatta zaman zaman insan olmanın manasıyla ilgili kıymetli dersler verir.
Rus edebiyat eleştirmeni Viktor Shklovsky, 1917 yılında yayımlanan Art as Device isimli denemesinde edebi bir çalışmayı nasıl analiz ettiğini açıklar. Eleştirmenlerin çoğu yeni bir anlam üretebilmek için tarihe, psikolojiye ya da yazarın biyografisine başvururken Shklovsky’e göre asıl yöntem metnin kendi adına konuşmasına izin vermek ve kısa süreliğine de olsa onu dış dünyadan soyutlayarak gözlemlemekti. Bu, bir kitabın sadece içeriğine odaklanamamak anlamına gelir. Hikâyenin yapısı, kullanılan metaforlar, başvurulan söz dizimi, sözcük seçimleri ve sözcüklerin kullanılış biçimleri. Bu aynı zamanda Shklovsky’nin “alışkanlığı kırma” ya da “yabancılaşma” olarak adlandırdığı unsurları aramak anlamına gelir. Rus eleştirmene göre bir yazarın yaratmaya çalışması gereken etkilerden biri de tanıdık olan şeylerin yeniden yabancı görünmesini sağlamak, yani bir eylem ya da duyguyu sanki okur onunla ilk kez karşılaşıyormuşçasına yeniden çerçevelemektir. Shklovsky, neyden bahsettiğini tam anlamıyla izah edebilmek için Tolstoy’un Holstomer isimli öyküsünü örnek verir. Savaş ve Barış ya da Anna Karenina gibi eserlerdeki anlatı yapısından bir hayli farklı olan bu öyküde bütün hikâye Holstomer isimli bir atın gözünden aktarılır. Holstomer’in bir at oluşu tesadüfü ya da önemsiz bir ayrıntı değildir çünkü sahip olduğu sınırlı bakış açısı ve muhakeme kabiliyeti, insanların çoğu tarafından görmezden gelinen (ya da gözden kaçırılan) önyargı ve adaletsizlikleri tespit etmesine imkân tanır.
Aslında herhangi bir hikâyeyi aktarmak için hayvan karakterlere başvurmak anlatının en eski geleneklerinden biridir. Özellikle Ortaçağ’ın baskıcı ortamında yazar ve şairler gerçek kişi ve kurumları hicvetmek için hayvan karakterlerden faydalandılar. Örneğin 1250 tarihli Of Reynaert the Fox isimli öykünün yazarı olan Hollandalı “Willem die Madoc maecte” din adamlarıyla soylular yerine kurt, ayı ve tavşanları kullanır. Reynard isimli kahraman tilkiyse feodalizmin kötülüklerini gözler önüne serer ve hepsinin hakkından gelir. Zira Willem, Reynard için bir tilki kostümü biçmek yerine onu gerçek bir insan olarak tasvir etseydi ve hedefindekiler de ayı ya da kurt yerine gerçek isimler olsaydı muhtemelen kellesini, en iyi ihtimalle de ellerini kaybederdi.
Hicivde hayvan karakterler kullanma alışkanlığı kendisini yirminci yüzyılda da gösterir ve George Orwell 1954 yılında yayımlanan Hayvan Çiftliği’nde Sovyet hükümetini bir çiftlik olarak yeniden tasarlarken halkın yerine de çiftlik hayvanlarını yerleştirir. Böylelikle Sovyet sistemine yönelttiği eleştiriler biraz daha sindirilebilir ve sofistike hale gelir. Yıllarca kendi bakımındaki hayvanları ihmal eden ve istismara maruz bırakan çiftlik sahibi Bay Jones ise Rus çarını temsil eder. Jones’un devrilmesine öncülük eden beyaz domuz Snowball 1917 Rus Devrimi’ne yön veren entelektüelliğin ve idealizmin temsili, Snowball’u yakalayıp çiftlik yönetimine el koyan siyah domuz Napolyon ise Joseph Stalin’in kişileştirilmiş halidir.
Fakat Orwell’in eleştirisi çok daha derin bir noktaya temas eder. Nitekim hem Snowball’un hem de Napolyon’un domuz oluşu temsili oldukları şeyler arasındaki bağı, yani 1917 Devrimi ile devrime müteakip ortaya çıkan yönetim sistemleri arasındaki ilintiyi gösterir. Benzer biçimde Karl Marx da bir domuzdur ve yaşlı bir domuz suretinde hayvan dostlarını sürekli teşvik eder. Napolyon’un iktidarı ele geçirmek için kullandığı köpekler Sovyet gizli polisini ve tartışmalı bir yorum olsa da muhtemelen Stalin’e rağmen Komünist Parti’ye olan inancını koruyan takipçileri sembolize eder. Nasıl ki Napolyon emrindeki köpekleri yavruyken yetiştirmiştir, bütün bir Rus nesli de Bolşevik yönetimi altında büyümüştür.
İnsan olmayan karakterlerin başka bir örneğiyse dünya dışı varlıkların bakış açısıyla aktarılan hikâyelerdir. Cevdet Mehmet Kösemen All Tomorrows isimli kitabında bilindik bir kurguya başvurur ve her şeye kadir dünya dışı Qu ırkından bahseder. Söz konusu ırk genetik mühendisliğini kullanarak insanlığı değişik yaşam formlarına dönüştürmektedir. Okurlara kendi insanlıklarını ve insanlığın hiç beklenmedik bir surette nasıl ortaya çıkabileceğini göstermek yerine yabancılaşma hissi yaratan bir başka örnekse dünya dışından değil ama tarih öncesinden gelir. Harry Harrison’un West of Eden isimli kitabında dinozorların yok olmasına neden olan asteroid Dünya’yı ıskalar ve hayatta kalan dinozorlar insanınkine benzer bir bilinç geliştirir. Harrison öyle bir alternatif evren yaratır ki, Yilané adı verilen bu yeni türün uygarlığı tamamen kendi evrimsel geçmişiyle bağlantılı olduğundan bizimkinden tamamen farklıdır: Yilanè isimli türün evrimi mosasaurlarla akraba olan küçük bir deniz sürüngenine dayanır. Süreç içerisinde karaya çıkar, dik durmayı öğrenir ve çevresini daha iyi manipüle edebilmek için karşıt başparmağı geliştirir. Yilanè türündeki temel yaşamsal organizasyon seslerden ibaret değildir. İletişim kurarken kuyruk jestlerini ve ruh haline göre bukalemun misali renk değiştiren dilini kullanır. Bu süreç istemsiz olduğundan yalan söyleme yeteneğinden yoksun olan Yilané türü aynı zamanda anaerkil bir toplumdur ve erkek bireyler üreyecek yaşa gelene kadar ayrı topluluklar halinde yetiştirilir.
Sonuç itibariyle bir tarafta insan olmayan ama insanı andıran karakterler durur öteki taraftaysa tamamen ve kasıtlı olarak insana yabancı karakterler. Ve her biri aslında hem yazarın hem de yazar vasıtasıyla okurun, dünyayı farklı bir bakış açısıyla görmesini sağlar.