ÇOCUK YANIM

1548 Words
"Sessizce özlüyorum seni, çığlık çığlığa değil bir fısıltıya bile muhtaç." Bu şehrin sokakları dar içleri paramparçadır. Kapılarınızı kapattığınızda geçim sıkıntısı, aile içi şiddet, kavgalar, hayırsız evlatlar örtü altlarına saklanırlar. Hep kol kırılır yen içinde kalır. Sevdikleriyle kaçarak evlenen genç kızlar, sevdiklerini görmek için bina önlerine tüneyen, liselerin önlerinde bekleyen delikanlı serseriler vardır. Kadınlar kocalarından dayak yese de susup kaderlerine mahkum olurlar. Ataerkil düzenle büyütülmüş koca koca adamlar da kahvehaneye geldiklerinde erkeklik taslarlar. Kızını dövmeyenin dizini dövdüğü toplum algılarını urganı çeker gibi çekerler. Bende o kahvehanenin çaycısıyım işte. Ama patronum Faruk abiyi kendi abim gibi severdim. Eşine elini kaldırmayı geç tek kötü söz etmişliği yoktur, Serpil yengeyi el üstünde tutar, bir dediğini ikiletmezdi. Bu yüzden onun adamlığını buradaki beş para etmez, kendine erkeğim diye geçinenlere değişmezdim. O da beni severdi. Zamanında çok dışlanıp ırkçılık gördüğüm yıllarda Faruk abi bana ve aileme arka çıkmıştı. Mahalleye ilk geldiğimizde daha on bir yaşında beşinci sınıf okuyordum. Okula yazdırılmamın daha birinci ayında mahalledeki çocukların sınıfımda olmasının ceremesini çektim. Diyarbakır'dan toprak kavgasına şehre sürgün yemiştik. Babam en küçükleriydi ve kendi topraklarına abileri tarafından el konulmuştu annemi istemedikleri için. Yapacak bir şey yoktu, kader bize ne getirdiyse oraya sürülmüştük ama geldiğimiz mahalle bizi barındırmadı yıllarca. Çocuklarda aileleri ne dediyse onu öğrenmişlerdi elbet. Çok kez sınıfta dışlayıp hakaret etmelerine de bir ayda alışmıştım. Kanıma dokunuyordu daha o yaşlarda ama dile getirmek zordu, hatta imkansız. Bir kere abimin boynunda gördükleri poşi ile terörist ilan edilmişti. Sanki her Kürt terörist olmak zorundaymış gibi etiketlenmişti abim, o da daha fazla baskılara dayanamayıp topladı valizini memlekete döndü. Babam da annem de gariban insanlardı, ailelerinden kabul görmemiş, sevdaları anlaşılmamış aşıklardı. Onların aşklarına hayrandım, hiç kimseyi dinlemeden kaçıp evlenmişlerdi. Babamı halasının kızıyla evlendirmek istediklerinde rest çekip annemle evlenmişti. O yüzden de kara koyun, istenmeyen evlat olarak ilan edilmişti. Onların birbirlerine gösterdikleri ama örf adet deyip bizden gizledikleri aşklarını hissederdim. Biz varken adlarını bile söylemeyen karı koca birbirlerinin gözlerine bakarak anlaşırlardı. Bende babam gibi anneme benzeyen bir kıza aşık olup gerekirse kaçırarak evleneceğim derdim. Ta ki o abiyi görene kadar. Kürşad... Adı bile anıldığında hâlâ efendiliği ve dik duruşu ile övülen genç bir adamdı. Bir iki kere okul yolunda sokaktan geçerken görmüştüm onu. Elinde siyah bir tesbih, beyaz gömleğinin üst düğmesi açık, altında siyah kumaş pantolon, siyah deri kemer ve siyah kundurası. Adımlarını bile heyetle ve kendinden emin atardı. Hani gördüğünüzde vay be böyle abiler gerçekten varlarmış dediğiniz biriydi. Benden yaşça çok büyük olduğununun daha o yaşımda farkındaydım ama büyük abilere de benzemiyordu. Duruşu, yürüyüşü ve boyuyla ne kadar büyük adamlara benzese de genç ve sert yüz hatları vardı. Yakından görmenin nasip olmayacağını hisseder gibiydim ama uzaktan bile kendine hayran bıraktırıyordu. Büyüdüğümde onun gibi bir abi olacağım derdim kendi kendime. Bir gün onu yakından görmek nasip oldu. Yine bana laf atan sınıftakileri susturmaya çalışıyordum. "Pis soysuz." "Senin abin terörist." "Defol mahallemizden." Kanıma dokunuyordu artık bu hakaretler. O yüzden bu defa susmayıp bende onlara taş atmaya başladım. "Benim abim terörist değil." Her taş attığımda birer cümle ile taşlamaya devam ediyordum. "Biz kötü değiliz, siz pisliksiniz." Yerden bir taş daha alıp öfkeyle önümdekilere savurdum. "Gitmiyoruz lan." Kendimce bende sıralıyordum boğazımda düğümlenenleri. Ama yerden alıp attığım koca bir taş tam önümüzden geçtiği sırada onun alnına gelmişti. Korkudan dilim tutulmuştu resmen. Nitekim diğer çocuklarda "Hiii Kürşad abi" deyip kaçmışlardı. Alnından kan süzülen ve bir kere yüzünü görsem dediğim abinin alnını yarmıştım. Kaşları çatılırken elini alnına atıp kanlanan eline baktı. Ardından da taşı atana, yani bana. Elim ayağım titriyordu ama sinirli bakmaya devam ediyordum. Çünkü onu da diğer ırkçı abilerin yanında görürdüm hep, onlar gibiydi. Ama üzülmüştüm, adamın alnını yarmıştım be. Hâlâ bana kaşlarını çatarak bakarken cebimden beyaz bir mendil çıkardım. Annem diğer çocukların yanında utanmamam için abimin eski öncülüğündeki mendili alıp güzelce yıkayıp kar beyaz yapmıştı, bir köşesine de menekşe çiçeği işlemişti, ütülemeyi de ihmal etmeyip önlüğümün cebine koymuştu. Beyaz mendili avuçlarımda sıkarak ona doğru yürüdüm. Bir kez daha elini alnına atıp kanamasını durdurmaya çalışırken başını eğip bana baktı. İşte o an görebilmiştim onun koyu kahve gözlerini, çatık kaşlarını, keskin yüz hatlarını ve sivri çenesini. Dudakları çok hafif kıvrılarak yukarı doğru uzattığım mendile baktı. "Elinde ağırmış ufaklık." derken mendili elimden alıp kanın aktığı yere bastırdı. Dudaklarımın iç kısımlarını kemiriyordum ama konuşamıyordum. Bildiğiniz dilim tutulmuş, lal olmuştum. Ellerimi yumruk yapıp arkama sakladım. Korkuyor muydum? Evet deli gibi hemde ama nedensizce kızıyordum. O da diğerleri gibiydi. Birazdan kötü sözler söyleyecekti. Yaramaz diyecekti, kızacaktı diğer çocuklara taş attım diye. Çünkü ben onlar gibi değildim, buraya ait değildim. Alnındaki mendili tutarken arkasına dönüp bina aralarına saklanan çocuklara baktı. Ardından bana dönüp kaşlarını çattı. "Neden taş atıyordunuz birbirinize?" diye sordu. Sesi o kadar sakin ve toktu ki, sesiyle bile tüm sinirim uçup gitmişti. Ellerimi arkamda sıkıp başımı eğdim. Suçunu bilen bir çocuk ne yaparsa onu yapıyordum. "Bana kötü şeyler söylediler, pis dediler. Abin terörist dediler." Başımı kaldırdım. Utanıyordum ama yüzünü yine görmek istiyordum. Dudakları yeniden hafifçe kıvrılırken alnındaki mendili çekti. Kanı durmuştu sanırım ama yara açtığıma emindim. "Değil misin?" dedi sanki uğraşmak ister bir sesle. "Değilim. Ben pis değilim." diye atıldım hemen. Arkasındaki binalarda saklananları elimi kaldırıp işaret ettim. "Asıl onlar pis, yanlarında mendil bile yok." Elindeki mendile baktı bir süre. Asla yapacağını düşünmediğim şeyi yapıp yere çöküp boyumla aynı hizaya geldi. Elini başıma koyup okşadı. Tüm vücudum titremişti dokunduğunda. Ben alışık değildim başımın okşanmasına. Annem babam ne kadar sevdiklerini söyleselerde örf ve adetlerine ters diye bir kere bile başımızı okşamazlardı. Biz büyüklerimizin yanında bile oturamazdık, sofrada önce büyükler yemeklerini yer ardından kadınlar ve çocuklar otururdu. Her zaman ayrı yerlerde otururduk, hep öncelik onlarındı. Kimsenin önceliği saçlarımı okşamak olmamıştı. Ama hemen önümdeki abi saçlarımı okşayarak sakin sesiyle "Sen o yaramazları umursama. Ne dediklerini bilmiyorlar. Sen temiz bir çocuksun." dedi. Elini başımdan çekip ayağa kalktı. Avuçlarındaki kanlanmış mendili gösterdi. "Bende kalsın mendilin, temizler veririm sana." Hızla başımı salladım. Büyülenmiştim. Ne derse kabul ederdim zaten, gözümde bir ilah gibiydi artık. Son kez gülümseyip mendili pantolonun cebine koyup bir kez daha başımı okşadı. "Hadi evine git, akşam olacak." Yanımdan geçip giderken arkasına dönüp işaret parmağını sallayarak görünmeyen çocuklara seslendi. "Sizde evlerinize hadi bakayım. Akşam babalarınıza söyleyeceğim sizi." Saklanılan yerlerden korkulu nidalar yükselirken erkeksi sesiyle kıkırdayıp bana baktı. Göz kırpıp ellerini cebine koydu, yanımdan geçip aynı heybetiyle yürümeye devam etti. Dakikalarca olduğum yerde kalmış, gidişini seyretmiştim. O an gözümde o kadar güçlü ve kudretli bir kahramana dönmüştü ki, ne zaman onu görsem hayran hayran onu izlemeye başlamıştım. O artık benim için ulaşılamaz bir ilaha dönüşmüştü. 🖇️ İşte bugünde o günkü gibi elim ayağım titriyordu. Göğsümü sıkıştıran ve kızgın bir lav gibi bedenimi yakan bir his vardı. Yedi yıl sonra dönmüştü, artık buradaydı, belki de bir adım ötemde olacaktı o günkü gibi. Bu gerçek kirpik diplerimi bile yakıyordu. Ağlayasım geliyordu içimden, hıçkıra hıçkıra ağlamak. Döndün deyip sıkı sıkı sarılmak istiyordum ona. Lakin onun için o günkü küçük çocuktan farkım yoktu. Şimdi ben yirmi bir yaşında bir delikanlı olmuştum. O ise yirmi sekiz yaşında bir adam. Kafasını çevirip bakmayacağı biriydim. Belki de beni hatırlamıyordu bile. Faruk abinin yeğeni olduğu için hakkında çok şey duymuştum. O yokken onunla ilgili her şeyi öğrenmiştim. En son üç yıl önce Faruk abiye yaptığım ısrarlar sonucu bende mahalleli ile birlikte onu ziyarete gidebilmiştim. Kalabalığın içinde fark edilmiyordum bile. Bir köşede sessizce, onun sakin ve daha da kalınlaşmış tok sesiyle diğerleriyle konuşmalarını izledim. Bir kere bile gözlerinin takılıp bana dönüp bakmayacağını biliyordum. Aramızda dağlar kadar ama bir kaç adım mesafe vardı. Hepsi oturmuş özlem dolu cümlelerini kurarken bense duvara sırtımı dayamış başım önümde arada göz ucuyla ona bakarak konuşmaları dinliyordum. Ziyaretin bitişini belirten sesle başımı kaldırıp ona baktım. Oturduğu sandalyeden kalkarken o ilk gördüğümdeki dudaklarındaki kıvrılma ile bana dönüp baktı. Baktı, yemin ederim baktı. Bir kaç saniye süren bakışından ne anlamalıydım heyecandan farkında bile değildim ama bakmıştı işte, beni görmüştü. Diğerleriyle vedalaşırken bakışlarını tekrar çekti ve Faruk abiyle tokalaşıp kısaca sarıldı. Onun hakkında bildiğim şeylerden biriydi bu, temastan hoşlanmazdı, duygularını belli etmez, ketumdu. Ne yaşıyorsa içinde yaşardı tek başına. Mahkumlar içeriye girerken yine o dimdik heybetli yürüşüyle kapıdan içeri girdi. Bir daha da hiç göremedim onu. Ama şimdi dönmüştü hem de tamamen dönmüştü. Artık onu görebilirdim doyasıya. Kendi acımı, kendi aşkımı, kendi özlemimi içime atacağımı bile bile bir kez de olsa yeniden göreceğimin umudu vardı. Faruk abi Kürşad'ın geldiği gibi valizini bırakıp arkadaşının mezarına gittiğini söylemişti. Uğruna katil olduğu arkadaşını görmeden hayata yeniden başlamayacağını biliyordum. Bir kere bile oturup doğru düzgün konuşmamıştık ama onu tanıyordum, kendim gibi. Akşama doğru artık umutlarım yavaş yavaş tükenmeye başlamıştı. Hem niye kahvehaneye gelsin. Herkes Kürşad'ın evine gidiyordu zaten ziyarete. Burada görmek için geleceği kimse yoktu. Ben onun gözlerinde, onun nezninde yoktum. Faruk abi ortalığı toparla ablamın evine gideceğim Kürşad'ı görmeye dediğinde sakince başımı sallayıp masalardaki boş bardakları toplamaya koyuldum. Heyecandan bulaşıkları bile yıkamamıştım ve hepsi yine bana kalmıştı. Elimdeki tepsiye bardakları toparlayıp tezgahın iç tarafına doğru yürürken yaklaşan seslerle arkamı döndüm. Önce heybetli gölgesi vurdu kapının önüne, ardından adım adım kapıya yaklaşıp tam kapının önünde durdu. "Selamünaleyküm." diyerek içeri girdi. Elimde tepsi öylece olduğum yerde kalmıştım, kımıldayamıyordum. Alnının iki yanına düşen kalın tutamları açtığım yarayı gizliyordu. Durgun yüz hatlarıyla kumral teni akşam güneşinin altında parlıyordu. Kahvenin en güzel tonunda gözleri mekanı tararken gözlerimle buluştu. Hilal bıyıklarının altındaki dudakları sakince kıvrıldı, tıpkı o günkü gibi. Elindeki tesbihi çekerken başı dik duruşu heybetliydi yine, tıpkı ilk gördüğüm gibiydi. Daha bir büyümüş, omuzları genişlemiş, yüz hatları daha da belirginleşmiş, sakallı yüzüyle daha da yakışıklı olmuştu. Dudakları gülümserken kımıldadı. "Ben geldim ufaklık."
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD