"Parmaklarımı hissetmiyorum." diyerek soluk soluğa yere çöken Danny ile birlikte bende kendim yere attım ve soluklandım.
Enes, bize "eğitim" adı altında saatlerdir işkence ediyordu ve saat öğlene gelse bile bizim yakamızı bırakmamış, bir de bizi akşama kadar açlıkla sınamıştı. Ben şu an boş bir konserve kutusunun üzerine konulan bir tahtanın üzerinde dengede durmaya çalışırken Enes yaklaşık 1 metre kadar ileriye üst üste taşlar dizmiş, ve gücümle bunları sabit tutmamı söylemişti. Her şey tamam da, bir tahta parçasının altında sürekli dönen bir konserve kutusu işi olabildiğince zorlaştırıyordu ve odaklanamıyordum.
Palyaço değilim ki dengede durayım!
Danny'nin durumu biraz daha kötüydü aslında. Bir arabayı kalkanıyla kaldırmaya çalışıyordu ve benim bildiğim kadarıyla kalkan uçabilen bir şey olmadığı için bu neredeyse imkansızdı. O da gücüyle bir tür kaldıraç modeli üstünde uğraşıyordu ancak görünüşe göre kalkanı şekillendirmeye çalışmak onun düşündüğünden de zordu.
Melany ise şu an hiç bilmediği, bir kez bile görmediği bir yere portal açmaya çalışıyordu ama hala bu konuda başarısızdı. Elinde sadece koordinatlar olduğunu düşündüğüm birkaç rakamın olduğu bir kağıt vardı ve içten içe berbat coğrafya bilgisini kınadığını hissediyordum.
Martin yarım saattir tek elini yere koymuş bir şekilde yerde bağdaş kurarak sessizlik yemini etmiş bir keşiş edasıyla heykel gibi duruyordu. Sanırım bir şeyler hissetmeye başlamıştı.
Mathias ise işin tehlikeli tarafındaydı. Enes sürekli ona silahla ateş ediyor ve Matt'den kurşunların üzerinde olan hareket enerjisini kullanması gerektiğini söylüyordu. Ama ne yazık ki bu saatler içerisinde kurşunlar birkaç yerini sıyırmıştı. Allahtan öyle önemli yerlerde değildi ve bunca saatin sonunda kanaması doğal olarak durmuştu.
Kısacası Enes şu an bizim canımızı okuyordu. Bacaklarım sürekli dengede kalmaya çalışmaktan ağrımıştı ve sol ayağımı neredeyse hissetmiyordum. Üstelik üst üste duran taşlardan birkaç tanesi düşmüştü ve düşen her bir taş için Enes altımdaki konserve kutusuna ateş ediyordu ve dengemi hepten bozuyordu. Ah, ne kadar da nefret edilesi bir durum...
Açım ben!
"Tamam, bugünlük bu kadar yeter!" diyen Enes'le birlikte ben dengemi kaybedip sırtüstü yere düşerken, Danny'nin kalkanıyla kaldırmaya çalıştığı araba gürültüyle yere düşmüş ve Danny'nin ayağı, tekerin altında kalmıştı. Kız gibi çığlık atıp ayağını çekmeye çalışırken düştüğüm yerde sırtüstü uzanmaya devam ederek Danny'e gülmeye başladım.
Öyle cırtlak bir sesi vardı ki, görmesem bir kız çığlık atıyor sanırdım.
Bu komik görüntüye daha fazla dayanamayan Matt, Danny'nin yanına gidip arabayı biraz kaldırdı ve Danny'nin ayağını çekmesinde yardımcı oldu.
"Sen olmasan ne kadardım bilmiyorum dostum. Ben o iki saniyelik anda gerçek kardeşimi buldum. Hayatımı kurtardın." diyerek Matt'e sarılınca bizim kahkahamız daha da şiddetlenmişti ve ben yan dönerek elimle gülmekten ağrımaya başlayan karnımı tutmaya başlamıştım. Matt de kendine sarılan Daniel'e gülmeye başlayınca Danny, homurdanıp topallayarak hastaneye doğru yürümeye başlamıştı.
Martin yanıma gelip kalkmam için bana uzatınca gülümseyip elimden destek alarak ayağa kalktım ve diğerleriyle birlikte yemekhaneye doğru yürümeye başladık. Şanslıysak akşam yemeğini kaçırmadan yetişirdik.
O sırada ana binadan çıkan bir grup insan dikkatimi çekti. Hepsinin üzerinde siyah askeri pantolon, siyah badi ve siyah kurşun geçirmez yelek vardı. Özel tim gibi bir gruptu karşımdaki.
Aralarından birinin Aras olduğunu fark edince yutkunup gözlerimi ondan ayırarak şakalaşan Melany ve Mathias'a çevirdim. Az önceki neşemden eser kalmamıştı şimdi.
Aras'ın gözlerini kısa bir süre üzerimde hissetsem de aldırmadan diğerlerinin sohbetine katılmaya çalıştım. Yine de tüm moralim alt üst olmuştu bile.
"Az önce ana binadan çıkanlar kimdi öyle?" dedim öylesine bir soru soruyormuş gibi. Ancak içimde bu sorunun cevabını öğrenmek için kendini yiyen bir iç sesim vardı.
Meraklı olan ben değildim bir kere! Sadece iç sesimin içini rahatlatmaya çalışıyordum o kadar.
"Onlara Kara Kod diyorlar. Kısaca 2K." diyen Matt ile düşüncelerimi susturup tüm ilgimi ona yönelttim. "Kısa sürede çok fazla rütbe atlayanları o gruba alıyorlar. Kısaca adamlarda yetenekten bol bir şey yok."
"Ve onların hakkında hikayeler anlatırlar. Mesela bir 2K üyesinin saniyeler içinde 50, hatta 100 kanıbozuğu öldürdüğünü duymuştum." diye heyecanla konuşan Melany'e Martin gülerek cevap verdi.
"Abartıyorlar bence. Kanı bozukların üzerinde güç kullanamadığımızı herkes biliyor ve o kadar fazla kanı bozuğu güç olmadan öldürmek için el bombası falan atman gerekli."
"Bir şeyi çok merak ediyorum." dedim kaşlarımı çatarak. "50-100 derken çok basit rakamlardan bahsediyormuş gibi konuşuyorsunuz. Kanı bozukların sayısı çok mu fazla? Yani biz merkezden kaçıp buraya gelene kadar bir tanesine bile rastlamadık."
"Merkez ve çevresi kanı bozuklardan korunuyor ama hiç değilse orman yolunda birkaç tane rastlamanız gerekiyordu. Her hafta buraya saldırı olur, ve sayıları da az değil." diyen Mathias'la Martin'in kaşları sorgularcasına havaya kalktı.
"Şimdi aklındaki soruyu tahmin edebiliyorum." dedi Martin. "Kanı bozuklar nasıl bu kadar fazla diyorsundur şimdi. Kısaca anlatayım." dedikten sonra sanki uzun bir konuşma yapacakmış gibi öksürerek boğazını temizledi. Onun bu hali hepimizin gülmesine neden oldu.
"Kanı bozuklar çoğalabilirler. Yani normal bir insan, virüs kaparsa saatler içinde bir kanı bozuğa dönüşebilir ama bu virüsü nasıl kapar, veya kanı bozuklar bu virüsü nasıl bir başkasına aktarır hiçbir fikrimiz yok. Onları hiç bu kadar yakından incelemedik."
"Ama incelemek için fırsatınız oluyor. Her hafta saldırdıklarını söylemiştin." dediğimde Martin'in yüzünde oldukça ciddi bir ifade oluşmuştu.
"Bir kanı bozuğa 20 metreden yakın olmak intiharla eşdeğer nitelikte. Ve eğer olur da bir kanı bozukla karşı karşıya gelirsen, yapabileceğin pek bir şey yoktur. Gücün onlara işlemez, ve yanında da silah yoksa, durumun vahim demektir. Bu yüzden gerekli ekipmanlar icat edilmedikten sonra kimse kanı bozukları incelemek gibi bir hataya düşmeyecek."
Neden her şey birden b*ka sarmaya bu kadar meyilliydi?!