“Akif berbat görünüyorsun.”
Akif iç çekerek kendisinin bir üst versiyonuna doğru yürüdü. Taner, ondan on yaş büyüktü ve kardeşler birbirlerine çocuklarından beri her zaman çok bağlılardı. Yan yana durduklarında benzerliklerini anlamamak mümkün değildi. Açık kumral saçlar, gri gözler, karakteristik bir burun ve çene. Birbirlerine neredeyse ikizler kadar benziyorlardı.
Akif viskisini yudumlamadan önce kardeşine uyarıcı bir bakış attı. Etraflarında baharın serin havasına rağmen güzel takım elbiseler ve yazlık elbiseler giymiş insanlar vardı. Bahçe balonlarla, Toprak Malikânesinin bahçesindeki havuzu çevreleyen süslerle ve bir DJ masasıyla büyük bir parti havası taşıyordu. Büyük bir afişte “İyi ki Varsınız Halim TOPRAK” yazıyordu.
Halim Toprak, Toprak İmparatorluğunun kralıydı. Altmış beş yaşına gelmiş olmasına rağmen her zamanki baskıcı tavrıyla herkese kök söktürüyordu. Otuz yıl önce çok sevdiği karısını kanserden kaybetmesine rağmen pes etmemişti. Keskin zekâsıyla işine girdiği her işi kolayca çözerdi. Düşmanlarına karşı acımasız ama dost ve arkadaşlarına karşı olağanüstü cömertliğiyle bilinirdi. Hiç kimse kolay kolay onun karşısında durmaya cesaret edemeyeceği için doğum günü davetine de katılım çok yoğundu.
“Baba! Akif Amca!”
Kardeşler kendilerinin en genç versiyonu yanlarına yaklaşırken gülümseyerek ona döndüler. Koray Toprak on dokuz yaşındaydı. Taner ve onun sevgi dolu eşi Gül’ün tek oğlu, bir tür mucizeydi. Taner ve Gül bir bebek sahibi olmak için çok mücadele etmişlerdi ve hamilelik süreci de oldukça zorlayıcı geçmişti. Koray dört hafta erken doğmuştu ve en son teknoloji ve teknikler kullanılmasına rağmen çok mücadele etmesi gerekmişti.
Ancak artık her şey geçmişte birer anı olarak kalmıştı. Boyu babasını aşmak üzereydi ve parlak bir geleceği olan açık görüşlü ve karizmatik bir genç adamdı. Toprak Holding’in tek varisi olarak babasının ayak izlerini takip edeceği konusunda hiçbir şüphe yoktu ve şu anda Boğaziçi Üniversitesine kayıtlıydı.
“Aslanım!” diyerek sımsıkı kucakladı oğlunu Taner.
Babaları gibi Taner de her zaman büyük bir aile istemişti ama Taner’in doğumunun zorluğunu göz önüne alınca bir çocuğa da razıydı. Taner, oğlu ve karısına çok düşkün bir aile babasıydı.
Koray da “Babam,” diyerek kıkırdadı ve ona sarıldı.
Babasına sevgisini göstermekten hiç utanmazdı çünkü Koray da tıpkı babası ve amcası gibi aile bağları konusunda geleneksel tarzda yetiştirilmişti. Onların gözünde her şeyden önce aile gelirdi.
Akif, Koray’ın saçlarını karıştırarak “Aslan parçasına da bakın!” dedi.
Koray “Ya amca!” diyerek alaycı bir şekilde sızlandı saçlarını dağıttığı için.
“Okul nasıl gidiyor?”
“Sorun yok,” diyerek omuz silkti Koray. “Dürüst olmak gerekirse öğrettikleri şeyler çok temel düzeyde. Babamla birlikte işe gittiğim günlerde okulda öğrendiğimden çok daha fazlasını öğreniyorum.”
Taner, “Eh daha ilk senen,” diyerek kıkırdadı. “Ve herkes senin sahip olduğun avantajlarına sahip değil.”
“Doğru,” diyerek kabul etti. Koray. Her zaman şansının farkında olan bir çocuk olmuştu. “Peki, sen iyi misin amca? Sanki günlerdir uyku uyumamış gibi bir halin var.”
Akif, “İş yüzünden biraz stresliyim,” diyerek bahane uydurdu.
“Annen de buralarda bir yerdedir,” diyerek konuyu değiştirdi Taner. “Ortadan kaybolmadan önce onu da mutlaka bir gör.”
Koray “Tamam tamam,” diyerek alaycı bir şekilde güldü ama yine de kuzu kuzu annesini aramaya gitti.
“Melda ile ilgili, değil mi?” diye sordu Taner, tekrar yalnız kaldıklarında sessizce.
Ortadan kaybolmasının yıldönümü yaklaşıyordu. Akif’in ruh hali her yıl biraz daha kötüye gidiyordu. Suçluluk duygusu arttıkça depresyonu ve dolayısıyla alkol tüketimi de artıyordu ama bunlar ona yardım olmuyordu. Akif’in evliliğinin çöküşü altı yıl önce haberlere bile konu olmuştu ama artık neredeyse unutulmuştu. Taner daha tüm gerçekleri bilmiyordu bile. Melda giderken hamileydi ve Akif’in kimseye söylemeye dayanamadığı büyük bir sırdı bu.
Akif kaşlarını çattı.
“Kardeşim, nasıl hissettiğini anlayabiliyorum ama…”
“Nasıl hissettiğimi anlayamazsın,” diyerek çıkıştı Akif.
Taner de o gece oradaydı ama tartıştıklarını görmemişti. Sadece olaydan sonrasını biliyordu. Kardeşini bardan ve etrafında toplanan sosyetik cadılardan uzaklaştırdı ve orada ne yaptığını, Melda’nın nereye gittiğini Akif’ten güçlükle öğrenmeye çalıştı. Akif’in söylediğine göre Melda o anda muhtemelen başla bir adamla flört ediyordu.
Taner, aldığı cevap üzerine Akif’in suratına bir yumruk geçirmemek için kendini zor tutmuştu. Sadece küfür etmekle yetindi ve kardeşini kapıya doğru ittirip ona eve gitmesini ve aklını başına topladıktan sonra karısıyla konuşmasını söyledi. Taner onların evliliği hakkında her zaman umutlarını korumuştu ama sonuç pek de hayal ettiği gibi olmamıştı.
“Tamam haklısın. Evet, senin gibi hissedemem belki ama artık gerçeklerle yüzleşmen gerekiyor. Onu bir daha asla göremeyebilirsin.”
“Benim bunun farkında olmadığımı mı sanıyorsun? Sürekli bunu düşünerek yaşamanın kolay olduğunu mu sanıyorsun?”
“Hayır, olmadığını biliyorum. Peki, Yıldız’a bu yüzden mi katlanıyorsun?”
“Onun varlığı diğerlerini uzak tutuyor.”
“Peki ya düğün ne olacak?”
Akif homurdandı. Gerçek cevabı da kendisi de bilmiyordu. Onunla evlenmeyi falan düşünmüyordu. Aslında o törene katılmayı da düşünmüyordu. Bunun Yıldız’a bir ayrılık mesajı işlevi görmesini umuyordu.
Taner kardeşini inceledi. İşlerin bu noktaya geldiğine inanmakta zorluk çekiyordu. Akif gibi o da Melda ile birlikte büyümüştü ve onu kız kardeşi gibi görüyordu. Melda’nın Akif’e aşık olduğunu ne zaman fark ettiğini tam olarak hatırlamıyordu ama Akif’in her şeyden habersiz olduğunu gördükçe onun duygularını saklamak için çabaladığını hep uzaktan izlemişti. Her genç adam gibi Akif de birkaç kızla çıkmıştı ve Melda’nın bunu görmezden gelmeye çalışırken çektiği acıyı Taner hep görmüştü.
Babaları Halim Bey, bu evliliği teklif ettiğinde Taner, Akif’in nihayet Melda’nın gerçek duygularını anlayacağını ve onun da kıza aşık olacağını umarak bu fikri desteklemişti ama hiçbir şey planlandığı gibi gitmemişti. Akif ancak Melda’yı kaybettikten sonra onun değerini ve kendisi için ne kadar önemli olduğunu anlamıştı ama artık çok geçti. Taner zamanı geri alabilseydi kardeşi için çok daha fazlasını yapmak isterdi. Akif’in gerçeği anlamasını beklemek yerine ona en başta tüm gerçeği söylemeliydi.
“İşte babamız geldi!” diye haykırdı Yıldız, Toprak Ailesinin reisi ortaya çıktığında. “Doğum günün kutlu olsun!”
Halim Bey, sakız olarak nitelendirdiği kadına kaşlarını çattı. Oğlunun bu kadar yüzeysel ve ucuz birine nasıl katlandığına akıl erdiremiyordu. Yüksek sesle “Bu kadar yüksek sesle bağıracak ne var ortada? Kulaklarımızı kanattın, çekil şuradan!”
Gül barış elçisi rolüne bürünerek “Ah babacığım,” dedi iyi niyetli gibi görünerek. “Bugün bizim için önemli.”
Gül, ufak tefek bir kadındı. Kısa boylu ve neredeyse sıska… Kilo eksikliği onun için her zaman sorun olmuştu ve ne kadar yerse yesin asla kilo almıyordu. Müşterilerine gösterdiği ilgi ve özen gelin olduğu ailenin soyadıyla birleşince çok başarılı ve güvenilir bir emlak danışmanı haline gelmişti.
“Evet canım,” diyerek gelinine sıkıca sarıldı ve gülümsedi Halim Bey. “Kusura bakma kızım, ihtiyarlık işte.”
Gül “Estağfurullah babacığım,” diyerek gülümsedi şefkatle.
“Doğum günün kutlu olsun dedeciğim,” dedi Koray da ve gerginliği azaltmak için yanlarına gitti.
“Koray! Oğlum!”
Halim Bey, kendisini sürekli rahatsız eden kadını tamamen unutmuş ve torununa içten bir şekilde karşılık vermişti.
Yıldız’ın zoraki gülümsemesi daha da soldu. İki yıldır Toprak Reisi Halim Bey’in gözüne girmeye çalışıyordu ama ondan henüz sahte bir gülümseme bile koparamamıştı. Çok acımasız bir adamdı ve ne Akif’in ne de bir başkasının ona karşı gelmeye cesaret etmesi mümkün değildi.
Halim Bey aslında yoğun bir sadakat ve evlat sevgisi olan bir adamdı. Ailesine çok değer verirdi ve onları her koşulda ölümüne savunurdu. Her zaman geniş bir aile istediği bilinirdi. Karısını erken kaybetmemiş olsaydı belki on çocuğu bile olabilirdi. Çocuklarla ilgilenmeyi çok severdi. Bu yüzden kaybından sonra tüm zamanını oğullarına ve torununa adadı. Gül onun gözüne kolayca girmişti ve ona kendi kızıymış gibi davranıyordu.
Ama Yıldız bu konuda başarılı olamamıştı. Gül’e karşı duyduğu kıskançlık onu sık sık öfke nöbetlerine girmeye itiyordu. O hallerinin Topraklardan biri tarafından görülmemesi için elinden geleni yapıyordu çünkü o şekilde Toprak ailesindeki yerini sağlamlaştıramayacağını biliyordu. Her şeye dikkat ettiği halde Halim Bey ona hiç ilgi göstermiyordu.
Davetli kalabalığı kendi aralarında sessizce mırıldanıyordu. Birkaçı Yıldız’a sempatik bakışlar atmaya çalıştı ama çoğu gözlerini kaçırdı. Kimse Halim Bey’in gazabına uğrama pahasına onu korumaya zaten cesaret edemezdi. Hafife alınacak bir adam değildi. Tek başına birinin kariyerini zirveye çıkarabilir ya da yerle bir edebilirdi. Açıkça onun etrafındaki insanlardan herhangi biriyle karşı karşıya gelmeye kimsenin cesareti yoktu.
Kalabalık rahatsız bir şekilde mırıldanırken sade siyah bir takım elbise giymiş uzun boylu bir beyefendi Toprak Reisinin yanına yanaştı. Koyu saçları ve gözleri etkileyici 1.95 boyuyla Halim Bey’in yanına yaklaştığı anda tüm gözler o adama çevrildi. Selim Hüroğlu, Halim Bey’in kişisel yardımcısı, asistanı, hizmetlisi, şoförü hatta bazılarına göre koruması… Son unvan bir şaka olarak söylenmiş olsa da asıl mesela Selim’in bir gazi ve çok iyi eğitimli biri olmasıydı. Yoksa zaten Halim Beyin dikkatini çekemezdi. Halim Beye, Selim’den daha yakın hiç kimse yoktu. Oğulları hariç tabii…
Patronunun kulağına eğilen Selim alçak sesle bir şeyler fısıldadı. Halim Bey’in ifadesi hemen yumuşadı ve hevesle yardımcısına dönerek “Gerçekten mi?” diye sordu.
Selim başını salladı. Gül’ün şakağına bir öpücük konduran Halim Bey, Selim’in hemen ardından içeri girmeden önce acil bir işi çıktığını söyleyip davetlilerden kısaca onu mazur görmelerini rica etti. Gül yüzündeki çelişkili ifadeyle onu bıraktı. Halim Bey’in böyle bir davet varken ortamdan ayrılması pek görülmüş bir şey değildi ama misafirlerin gerginliğini azaltmak için olabileceğini düşündü.
Halim Bey, aceleyle bastonunu yere vurarak koridorda yürüdü ve çalışma odasına girip gözden kayboldu. Selim kapıyı kapattı ve içeri birinin girmesini engellemek için kapının önünde bekledi.
Halim Bey masaya ulaşır ulaşmaz oturdu ve dikkatini açık dizüstü bilgisayara verdi. Onu bekleyen manzara nefesini kesti ve genişçe gülümsemesine neden oldu.
“Doğum günün kutlu olsun Dede!” diye bağırdı beş yaşındaki iki heyecanlı çocuk, whatapp bağlantısından onu gördükleri anda.
“Merhaba haylazlar!” diyerek kıkırdadı Halim Bey.
Ekranda küçük bir oğlan ve kız vardı. Oğlan parlak yeşil gözlerine rağmen oldukça ciddi bir ifadeye sahipti. Sarı saçları hafiften kızıl bir tona doğru kayar gibiydi. Yüz hatları babasıyla neredeyse aynıyken kız kardeşinin annesinden miras aldığı daha yumuşak yüz hatları vardı. Kız annesinin canlı kızıl saçlarına ve gür buklelerine sahipti ancak gri gözleri kesinlikle babasına aitti.
“Doğum günün nasıl, iyi geçiyor mu?” diye sordu kız.
“Elbette… Ama şimdi çok daha iyi,” diyerek gülümsedi Halim Bey. İkinizi de çok özledim!”
“Biz de seni çok özledik dede,” diye bağırdı ikili.
Dedeleri doğum günleri için Paris’te onları ziyaret etmişti ama ondan sonra bir daha yüz yüze görüşme fırsatları olmamıştı. Ayda en az bir kez w******p görüşmeleri yapsalar da karşı karşıya gelmekle aynı şey değildi. Tüm aramalar dikkatle planlanmalıydı çünkü uygunsuz bir zamanda yapılacak bir aramaya birileri şahit olabilirdi. Halim Bey için ailesine bu kadar bağlı olmasına rağmen torunlarından bu kadar uzakta olmak büyük bir rahatsızlıktı.
“Anneniz nerede,” diye sordu Halim Bey.
“Annemin çalışması gerekiyormuş,” dedi çocuk. “Büyük gösteri öncesinde yapılması gereken çok iş varmış.”
“Ah, doğru. Sadece bir hafta kaldı,” diyerek başını salladı Halim Bey.
“Sana özel bir hediyemiz var dede,” dedi kız.
“Öyle mi?”
Kardeşi klavyesini dikkatlice açarken ekrandan geri çekildi. Çocuk ellerini tuşların üzerine koyup Beethoven'ın Ode to Joy'unu çalmaya başladı. Halim Bey, çok tanıdık melodi kulağına ulaştığında arkasına yaslandı. Çocuğun parmakları pratik bir rahatlıkla klavyede çevikçe hareket ederken gülümsemesi genişledi.
Melodi beklenmedik bir şekilde çok daha basit ve tempolu bir melodiye dönüştü ve çok geçmeden kızın sesi duyuldu: “Joyeux anniversaire! Joyeux anniversaire! Joyeux anniversaire grand-père! Joyeux anniversaire à toi.”
Halim Bey sevimli ikizlere kıkırdadı. Bundan daha iyisi şarkıyı bizzat bir aradayken duymuş olması olurdu. Torunlarının şaşkın kalabalığın önünde şarkı söyleyip çaldıklarını görmeyi nasıl da çok isterdi.
“Joyeux anniversaire, Grand-pére!” dedi ikili birlikte bir kez daha.
“Teşekkür ederim minik kuşlarım,” diye gülümsedi Halim Bey.
“Anneciğim yakında seni ziyarete geleceğimizi söyledi.”
“Doğru. Çok yakında görüşeceğiz,” diye söz verdi Halim Bey. “Anneniz için iyi çocuklar olun tamam. Hiçbir yaramazlık duymak istemiyorum.”
“Tamam dede. Uslu duracağız. Sen de kendine iyi bak. Seni seviyoruz!”
Çok geçmeden görüşme sona erdi ve Halim Bey, dizüstü bilgisayarı yavaşça kapattı. Erkek torununun usta bir şekilde piyano çalmasını ve kız torununun da berrak, tatlı sesiyle şarkı söylemesinin anısını düşünerek arkasına yaslandı. Beş yılını almıştı ama sonunda asi gelinini eve dönmeye ikna etmeyi başarmıştı. Türkiye’ye ayak bastıkları anda patlayacak bombaları tahmin edebiliyordu.
Oğullarının ise gerçeği öğrendikten sonra onu asla affetmeyeceğini zaten biliyordu ama Halim Bey buna hazırlıklıydı. Akif’in cezasını çekmesinin zamanı gelmişti ve biraz olsun aklı varsa… Bu fırsatı düzgün değerlendirirdi. İşler artık çok ilginç bir yere doğru gitmeye başlıyordu.