Beyaz şehrin merkezindeki geçitten geçtiğimizde ayaklarımızın altındaki zemin değişti. Beyaz taşlar yerini siyah kayaya bıraktı. Hava daha sıcaktı fakat bu sıcaklık rahatlatıcı değildi. Nemli duvarlardan demir ve yanmış ot kokusu geliyordu. Geçidin sonunda, tavanı görünmeyen büyük bir yeraltı odası açıldı. Ortada taş bir beşik vardı. Beşiğin içinde bebek yoktu. Yalnızca üç ince çizgi, taşın yüzeyinde birbirine dolanıyor ve sonra farklı yönlere ayrılıyordu. Kırmızı, gümüş ve renksiz çizgilerdi bunlar. Elara’nın bileğindeki siyah iz, beşikteki kırmızı çizgiyle aynı anda yandı. Lucien birkaç adım gerimde durdu. Yaralı omzunu korumaya çalışıyor, fakat gözlerini beşikten ayıramıyordu. “Burası benim doğduğum yer mi?” diye sordu. “Bilmiyorum,” dedim. “Beyaz şehirdeki çocuk, bizi doğuran yer

