Karanlıkdere’nin kuzey ormanındaki yarık, çevresindeki toprağı ve su birikintilerini sessizce yutuyordu. Üzerinde hiçbir çizgi, harf ya da mühür yoktu; susmaya karar vermiş gibiydi. Beşinci ışık söndüğünde kırık çan vurmuş, yerin altında bir şey uyanmıştı. Meydandan ormana yürürken sesler değişmiş; fısıltılar arkamızdan gelmiş, yapraklar rüzgârsız sürtünmüştü. Kapının önünde durup aşağıya baktım. Merdiven görünmüyor, karanlık gözlerimi alıştıkça daha derine çekiyordu. Boşluğun kendisini örten, gökyüzünden eski bir şey vardı. Lucien sağ tarafımda nefesini tuttu. Omzundaki bandaj ceketinin altından koyu bir leke gibi görünüyordu. Dördüncü ayın ardında geçirdiğimiz saatlerden sonra yürüyebiliyordu ama yürümek iyileşmek demek değildi. Bunu onun yüzündeki solgunluktan, parmaklarının arada bi

