Saat kulesi

2980 Words
Sabah olduğunda hâlâ çalışma odasının zemininde oturuyordum. Gece boyunca gözlerimi birkaç kez kapatmış, fakat her defasında en küçük seste irkilerek uyanmıştım. Bir ara başımı koltuğun kenarına yaslamış olmalıydım. Boynum tutulmuş, sağ bacağım uyuşmuştu. Üzerimdeki paltoyu bile çıkarmamıştım. Av tüfeği dizlerimin üzerinde, siyah kutu yanımda duruyordu. Pencerelerin ardından solgun bir ışık sızıyordu. Güneş doğmuştu ama ev aydınlanmamıştı. Sis, camların dışına beyaz bir duvar örmüş gibiydi. Bir süre kıpırdamadan oturdum. Gecenin görüntülerini hatırlamamaya çalıştıkça her şey daha açık biçimde geri geliyordu: pencerenin arkasındaki dev gövde, kapının altından görünen gölge, kemiklerin biçim değiştirirken çıkardığını sandığım o boğuk ses ve iki gümüş göz. Lucien. Adını zihnimden geçirmek bile kalbimi hızlandırdı. Bana annemin insanlar tarafından öldürülmediğini söylemişti. Ardından gözlerimin önünde bir yaratığa dönüşüp gitmişti. Bunları düşündüğümde, gece boyunca yeterince korkmuş olmama rağmen yeniden titremeye başladım. Tüfeği yere bırakırken metal gövdesi tahtaya çarptı. Ses evin içinde yankılandı. İrkilip ayağa kalktım. “Yeter,” dedim kendi kendime. Sesim güçsüz çıktı. Perdeye yaklaşmam birkaç dakika sürdü. Önce kumaşın kenarından çok küçük bir aralık açtım. Bahçe boş görünüyordu. Ağaçların arasında hareket yoktu. Yine de pencereyi tamamen açmaya cesaret edemedim. Ön kapının önüne dayadığım masayı çekerken kollarım ağrıdı. Sürgüyü kaldırdım, anahtarı çevirdim. Kapı kolunu tutup bekledim. Dün gece dışarıda duran şeyin hâlâ eşikte olabileceğini düşündüm. Bu düşüncenin saçmalığına tutunarak kapıyı hızla açtım. Soğuk hava yüzüme vurdu. Bahçede kimse yoktu. İlk anda rahatladım. Sonra taşların üzerindeki izleri gördüm. Kapının hemen önünde, nemli toprağa basılmış büyük pençe izleri vardı. Bir köpeğe ait olamayacak kadar geniştiler. İzler basamakların dibinden başlıyor, bahçe boyunca devam ediyor ve açık kapının yanında insan ayak izlerine dönüşüyordu. Çömelip daha yakından baktım. Toprağın üzerinde önce dört pençenin şekli seçiliyor, birkaç adım sonra ön ayakların izleri bozuluyor, ardından çıplak bir insan ayağına benzeyen izler beliriyordu. Bunun gerçek olamayacağını düşündüm. Birinin benimle oyun oynadığına inanmak, gördüklerimi kabul etmekten daha kolaydı. Fakat bu oyunu kim, neden oynasındı? İzlerden birinin yanında koyu renkli birkaç tüy vardı. Elimi uzattım, sonra dokunmadan geri çektim. Lucien’in sesi zihnimde yankılandı. Anneni insanlar öldürmedi. Kapıyı yeniden kapattım. Bu kez masayı önüne dayamadım. Artık bir masa beni koruyacakmış gibi davranmanın anlamı yoktu. Telefonumu kontrol ettim. Şebeke hâlâ yoktu. Saat sekizi on iki geçiyordu. Ekranda annemden kalan son sesli mesajın bildirimi görünüyordu. Onu cenazeden beri dinlememiştim. Mesajda önemli bir şey yoktu; marketten dönerken ekmek almamı istiyordu. Yine de silmeye cesaret edemiyordum. Parmağımı kayıt simgesinin üzerinde gezdirdim. Sonra telefonu kapattım. Üst kata çıktım. Gün ışığında ev, geceye göre daha az tehditkâr ama daha fazla yabancı görünüyordu. Birkaç odanın kapısını açtım. Birinde üzerleri beyaz örtülerle kapatılmış mobilyalar, diğerinde içi boş sandıklar vardı. Koridorun sonundaki yatak odasına girdiğimde dün gece ayakkabılarımla yatağın üzerine bıraktığım toprak izlerini gördüm. Bavulumu alt katta bırakmıştım. Aşağı inip yukarı taşıdım. Temiz bir pantolon, kalın bir kazak ve çorap çıkardım. Banyodaki musluk önce kahverengi su akıttı; bir süre sonra berraklaştı. Yüzümü yıkarken aynaya bakmamaya çalıştım, fakat sonunda başımı kaldırdım. Gözlerimin altı morarmıştı. Saçlarım birbirine girmiş, yüzümün rengi çekilmişti. Boynumun altındaki doğum lekesi ise her zamankinden daha koyu görünüyordu. Kazağımın yakasını aşağı çektim. İç içe geçmiş iki hilale benzeyen lekenin çevresi kızarmıştı. Ortasında, daha önce fark etmediğim ince bir çizgi uzanıyordu. Sanki tenimin altında küçük bir çatlak oluşmuştu. Rüyadaki beyaz kurdun sözlerini hatırladım. Mühür çatladı. Başımı hızla kaldırdım. Aynadaki yüzüm bana ait değildi sanki. Ya da annemin yüzüne, istemediğim kadar çok benziyordu. Kazağın yakasını kapattım. Tam o sırada midem yüksek sesle guruldadı. Elimi karnıma bastırdım. Bir önceki sabah otogarda yediğim kuru sandviçten beri ağzıma doğru dürüst hiçbir şey koymamıştım. Gece korkudan açlığımı hissetmemiştim; şimdi ise midem boşluktan ağrıyordu. Başım da hafifçe dönmeye başlamıştı. Mutfağa indim. Dolapları tek tek açarken içeriden bir fare çıkmasına hazırlıklıydım. Raflarda birkaç cam kavanoz, sertleşmiş tuz ve ne zaman alındığı belli olmayan çay vardı. Buzdolabını açtığımda yalnızca ağır bir küf kokusuyla karşılaştım; kapağını hemen kapattım. Musluktan bir bardak su içtim. Açlığımı birkaç dakikalığına bastırdı ama ortadan kaldırmadı. Kasabaya yalnızca cevap bulmak için değil, yiyecek almak için de inmem gerektiği belliydi. Dün geceki bakkalla yeniden karşılaşmak istemiyordum. Yine de açlığın gururdan daha ikna edici bir tarafı vardı. Çalışma odasına döndüğümde gümüş kolye hâlâ masadaydı. Kırmızı taşı sabah ışığında koyu bir şarap damlasını andırıyordu. Kolyeye dokunmak istemiyordum. Onu burada bırakmak ise daha kötü bir fikir gibi geldi. Siyah kutuya yerleştirip kapağını kapattım, sonra kutuyu kol çantama koydum. Annemin mektubu da oradaydı. Kâğıdı çıkardım ve yeniden okudum. Karanlıkdere’ye git. Evde seni bekleyen şeyi bul. Ayın ilk gecesinde ormandan uzak dur. “Buldum,” diye fısıldadım. “Şimdi ne yapacağım?” Mektubun arkasını çevirdim. Boştu. Işığa tuttum, parmaklarımla kenarlarını yokladım. Gizli bir not, ikinci bir cümle, en azından bana ne yapmam gerektiğini söyleyen küçük bir işaret aradım. Hiçbir şey bulamadım. Annem beni buraya göndermiş, fakat sorularımla tek başıma bırakmıştı. Lucien, sabah saat kulesine gitmemi söylemişti. Nerya’nın beni bekleyeceğini iddia etmişti. Ona güvenmiyordum. Kapımda duran bir adamın birkaç saniye içinde kurda dönüştüğünü görmüştüm; güven, bu durumda düşünülecek son şeydi. Yine de elimde başka bir isim yoktu. Bakkalın uyarısını hatırladım: Bu gece bir araç bul ve buradan ayrıl. Bir daha da geri gelme. Belki onu dinlemeliydim. Sabah otobüsünü kaçırmıştım, fakat kasabadan çıkan başka bir araç bulabilirdim. Yürüyerek ana yola ulaşmam gerekse bile gidebilirdim. Sonra kapının önündeki pençe izlerini düşündüm. Gitmeden önce anneme ne olduğunu öğrenmem gerekiyordu. Tüfeği duvardaki yerine astım. Gece boyunca bana verdiği güvenin sahte olduğunu şimdi daha iyi anlıyordum. Silahın mekanizmasını açmayı denediğimde içinde mermi olmadığını görmüştüm. Lucien kapıyı kırıp içeri girseydi ona doğrulttuğum şey, ağır bir metal parçasından başka bir işe yaramayacaktı. Bu düşünceyle ellerim yeniden terledi. Evden çıkmadan önce kapıyı kilitledim. Anahtarı iki kez kontrol ettim. Bahçe yolundaki izlere bakmamaya çalıştım ama gözlerim istemeden onları takip etti. Pençeler ormana değil, kasaba yönüne gidiyordu. Yol boyunca birkaç kez arkamı döndüm. Sabah olmasına rağmen Karanlıkdere uyanmamış gibiydi. Bacalardan ince dumanlar yükseliyor, bazı pencerelerin perdeleri aralanıyordu. İnsanlar beni izliyor muydu, yoksa geceden kalan korku yüzünden mi öyle hissediyordum, bilmiyordum. Meydana vardığımda bakkal açıktı. Dün gece konuştuğum yaşlı adam vitrinin arkasında duruyordu. Beni görünce başını eğdi. İçeri girmemi istemediğini açıkça belli ediyordu. Yine de kapıyı açtım. Üstteki küçük çan çaldı. İçeride kahve, sabun ve taze ekmek kokusu vardı. Bu sıradan kokular birkaç saniyeliğine beni rahatlattı. Adam raflara kutu diziyordu. Beni görünce elleri yavaşladı. “Gitmedin,” dedi. “Otobüsü kaçırdım.” “Yarın da gelir.” Cevap vermeden kapının yanındaki sepetlerden birini aldım. Ne aradığımı biliyormuş gibi davranmaya çalışarak rafların arasında dolaştım. Bir somun ekmek, küçük bir parça peynir, iki elma ve bir şişe su seçtim. Tezgâha götürdüğümde adam aldıklarıma baktı. “Evde yiyecek yok mu?” diye sordu. “Yenebilecek bir şey yok.” “Uzun zamandır kimse kalmadı orada.” Parayı uzattım. Bozuklukları sayarken ellerimin titrememesine dikkat ediyordum. Adam aldıklarımı kahverengi bir kâğıt torbaya koydu. Torbayı bana uzattığında bir an ikimiz de bırakmadık. “Yemeğini al,” dedi. “Sonra otobüs durağına git.” Torbayı kendime çektim. “Gitmeden önce bazı cevaplar istiyorum.” “Annemin nasıl öldüğünü biliyor musunuz?” Elindeki kutuyu rafa biraz sert bıraktı. “Bunu neden bana soruyorsun?” “Çünkü dün gece biri onun insanlar tarafından öldürülmediğini söyledi.” Adam bana döndü. “Kim?” “Lucien.” Yüzündeki değişim çok küçüktü ama gördüm. Çenesi gerildi, sağ eli tezgâhın kenarına kapandı. “Onunla nerede konuştun?” “Evin kapısında.” “İçeri aldın mı?” “Hayır.” Adam nefesini verdi. Rahatladığını belli etmemeye çalışıyordu. “Onu tanıyorsunuz,” dedim. “Bu kasabada herkes birbirini tanır.” “Dün aynı şeyi o da söyledi.” Adam gözlerini kaçırdı. “Söylediklerinin hiçbirine inanma.” “Annemin ölümüyle ilgili söylediğine de mi?” Cevap vermedi. Tezgâha yaklaştım. “Dün gece penceremin önünde bir kurt gördüm. Sonra Lucien kapıma geldi. Giderken…” Sözcük boğazımda kaldı. Bunu yüksek sesle anlatırsam yaşananların gerçekliğini kabul etmiş olacaktım. “Giderken ne oldu?” “Değişti.” Adamın yüzünde şaşkınlık belirmedi. İşte o anda korkum başka bir şeye dönüştü. “Biliyorsunuz.” “Ben hiçbir şey bilmiyorum.” “Yalan söylüyorsunuz.” “Sesini alçalt.” “Buradaki herkes biliyor, değil mi?” Tezgâhın üzerindeki cam kavanozlar sesimle titremese de bana öyle geliyordu. “Hepiniz ne olduklarını biliyorsunuz.” Adam hızla yanıma geldi. Bileğimi tutmadı, fakat elini koluma yaklaştırdı. “Bu kelimeleri sokakta söyleme.” “Niye? Onlar mı duyacak?” “Onlardan önce başkaları duyar.” “Kim?” Kapının çanı çaldı. İkimiz de sustuk. İçeri orta yaşlı bir kadın girdi. Başında koyu renk bir eşarp, kolunda boş bir sepet vardı. Önce bana, sonra bakkala baktı. Gülümsemesi fazla kısa sürdü. “Günaydın,” dedi. Bakkal benden uzaklaştı. “Günaydın.” Kadın rafların arasına geçerken göz ucuyla beni izliyordu. Daha fazla cevap alamayacağımı anladım. “Son bir şey,” dedim. “Saat kulesi nerede?” Adam kapıya baktı. Bu kez yol göstermeyi reddetmedi. “Meydanın karşısında. Sisin içinde göremiyorsan çan sesini takip et.” “Nerya’yı tanıyor musunuz?” “Gitmeni engelleyemeyeceğini biliyorum,” dedi. “Ama duyduğun her şeye inanmak zorunda değilsin.” Dükkândan çıktığımda açlığım daha da belirginleşmişti. Meydanın kenarındaki bankın yağmurdan daha az ıslanmış köşesine oturdum. Kâğıt torbayı kucağıma alıp ekmeği elimle böldüm, arasına peynir koydum ve aceleyle yemeye başladım. İlk lokmada ne kadar aç olduğumu anladım. Yavaşlamaya çalıştım ama birkaç dakika içinde ekmeğin yarısını bitirmiştim. Suyun bir kısmını içtim. Karnım doydukça gece boyunca vücudumda biriken gerginlik biraz gevşedi. Hiçbir şey düzelmemişti; yine de insan, midesinde yiyecek varken korkusunu daha düzenli düşünebiliyordu. Kalan ekmekle peyniri yeniden sardım; elmaları ve suyu da torbaya koyup kol çantama yerleştirdim. Ardından saat kulesini aradım. Meydanın kuzey tarafında, bitişik taş binaların üzerinde yükseliyordu. Koyu renk taşları yağmurdan ıslanmıştı. Yuvarlak saat yüzünün camlarından biri çatlak, akrebi birkaç dakika gerideydi. Kulenin altında dar bir dükkân vardı. Tabelasında gümüş renkli bir ay ve çevresine sarılan bitki dalları işlenmişti. Yazı zamanla silinmişti; yalnızca N…YA harfleri seçiliyordu. Kapının önünde durdum. İçeri girmeden önce Lucien’in beni buraya yönlendirdiğini hatırladım. Bunun bir tuzak olabileceği düşüncesi aklımdan geçti. Ardından arkamdaki meydanda, insanların pencerelerin ardından beni izlediğini fark ettim. Kapıyı açtım. İçeride kurutulmuş bitkilerin ağır kokusu vardı. Tavandan adaçayı, lavanta ve tanımadığım koyu kırmızı yapraklı demetler sarkıyordu. Raflarda şişeler, eski kitaplar, mumlar ve küçük metal kutular diziliydi. Tezgâhın arkasında kimse yoktu. “Merhaba?” Arka taraftan bir şey devrildi. Ardından bir kadın sesi duyuldu. “Kapıyı kilitle.” Yerimde kaldım. “Ne?” “Kapıyı kilitle, Elara.” Adımı tanımadığım birinin ağzından duymak sırtımdan soğuk bir ürperti geçirdi. Bir elim hâlâ kapının kolundaydı. Çıkıp kalabalık meydana dönmekle içeride kalmak arasında kararsız kaldım. Sonunda kapıyı kapattım ama kilitlemedim. Gerekirse hemen açabilmek için önünden de uzaklaşmadım. Perdenin arkasından genç bir kadın çıktı. Benim yaşlarımdaydı. Omuzlarına kadar gelen bakır renkli saçları dağınık bir örgüyle toplanmıştı. Sol kaşının üzerinde ince bir yara izi, boynunda siyah bir ipte asılı küçük gümüş bir halka vardı. Kehribar rengi gözleri önce yüzüme, sonra ellerime baktı. “Kilitlemedin,” dedi. “Sizi tanımıyorum.” Kadın birkaç adım yaklaştı. Ben de istemsizce kapıya doğru çekildim. Bunu fark edince durdu ve ellerini görebileceğim biçimde tezgâhın üzerine koydu. “Haklısın,” dedi. “Ben de seni tanımıyorum.” “Ama adımı biliyorsunuz.” “Dün gece ormanın yarısını ayağa kaldıran kişinin kim olduğunu öğrenmek zor olmadı.” “Ben kimseyi ayağa kaldırmadım.” “Bunu sonra konuşuruz. Önce kapıyı kilitle.” “Önce kim olduğunuzu söyleyin.” Kadının bakışları kapının arkasındaki meydana kaydı. Rahatsız olduğu açıktı ama bu, ona güvenmem için yeterli değildi. “Nerya Vale,” dedi sonunda. “Burası benim dükkânım.” “Lucien, sizi bulmamı söyledi.” Nerya’nın yüzü, Lucien’in adını duyunca sertleşti. “Sana başka ne söyledi?” “Soru sorma sırası sizde değil.” “Peki.” Başını hafifçe eğdi. “Ne bilmek istiyorsun?” “Neden beni bekliyordunuz?” “Annen yüzünden.” Bu cevap, dün geceden beri duyduğum diğer yarım cevaplardan farksızdı. Kapının kolunu yeniden tuttum. “Bana ne bildiğinizi açıkça anlatmayacaksanız gideceğim.” Nerya birkaç saniye sessiz kaldı. Sonra tezgâhın üzerine iki fincan koydu. Bir çaydanlıktan koyu renkli bir içecek doldurdu ama fincanı bana uzatmadı. “Seni bekliyordum,” dedi, “çünkü dün gece bütün orman uyandı.” “Bunun benimle ne ilgisi var?” “Bilmiyor musun?” “Hayır. Sizi de tanımıyorum, Lucien’i de. Bu kasabada kime güvenmem gerektiğini bilmiyorum.” “Şimdilik hiç kimseye güvenme,” dedi. “Bana bile.” Bu, o sabah duyduğum ilk dürüst cevap gibi geldi. Yine de kapıdan uzaklaşmadım. “Buradaki herkes bana bir şeyler bilmem gerekiyormuş gibi davranıyor,” dedim. “Ama annem bana hiçbir şey anlatmadı.” Sesim düşündüğümden sert çıktı. Nerya bunu kişisel algılamadı. Yalnızca fincanlardan birini kendine çekti. “Peki,” dedi. “Baştan başlayalım. Annen sana ne anlattı?” “Hiçbir şey.” “Veyne ailesinden?” “Hayır.” “Karanlıkdere’den?” “Hayır.” “Lucien’den?” “Hayır.” Nerya fincanlardan birini bana uzattı. Almadım. “İçinde uyku ilacı yok,” dedi. “Bunu söylemen beni hiç rahatlatmadı.” Fincanı geri bıraktı. “Seraphine seni gerçekten her şeyden uzak tutmuş.” “Annemi tanıyor muydun?” “Ben çocukken tanıyordum. Sonra buradan gitti.” “Bakkal, bir daha dönmeyeceğini söylediğini anlattı.” “Öyle sanıyordu.” “Ne demek bu?” Nerya cevap vermek yerine tezgâhın altından küçük bir bez çıkardı. “Önce elini göster.” “Niçin?” “Lucien sana dokundu mu?” Soru beklemediğim kadar kişiseldi. “Hayır.” “Kapıyı açtın mı?” “Hayır.” “Onu dönüşürken gördün mü?” Sessiz kaldım. Nerya yüzüme baktı. “Gördün.” “Ne olduğunu söyle.” “Şu anda sana söyleyeceğim her şey, inkâr edebilme şansını elinden alır.” “Dün geceden sonra inkâr edebileceğim pek bir şey kalmadı.” Nerya birkaç saniye beni inceledi. Sonra kendi sol kolunun kolunu dirseğine kadar sıvadı. Teninde birbirine paralel dört uzun yara izi vardı. İzler eskiydi, fakat pençe tarafından açıldıkları belliydi. “Onlara burada Vargan deriz,” dedi. “Senin bildiğin adla kurt adamlar.” Kelimeyi duyduğumda gülmem gerektiğini düşündüm. Böyle şeylere inanan biri değildim. En azından düne kadar değildim. “Lucien de onlardan biri.” “Evet.” “Penceremin önündeki kurt da o muydu?” Nerya’nın kaşları çatıldı. “Lucien’in kürkü siyaha yakındır.” “Gördüğüm kurt beyazdı.” Fincanı tutan eli durdu. “Emin misin?” “Gözleri gümüş rengiydi. Kürkü sisin içinde beyaz görünüyordu.” Nerya fincanı yavaşça bıraktı. “Bunu başka birine anlatma.” “Niçin?” “Beyaz kurtlar yok oldu.” “Demek ki olmamışlar.” “Hayır.” Sesinde ilk kez gerçek bir korku duydum. “Anlamıyorsun. Onlar avlanmadı ya da başka yere gitmedi. Yüz yıldan uzun süre önce kanları tükendi.” Kol çantamın içindeki siyah kutu ısınmaya başladı. Önce yanıldığımı sandım. Sonra sıcaklık çantanın kumaşından geçerek bedenime ulaştı. Çantayı omzumdan çıkarıp tezgâha bıraktım. Nerya bir adım geri çekildi. “Yanında ne getirdin?” “Bir kolye.” “Göster.” “Önce bana ne olduğunu anlat.” “Elara, göster onu.” Sesindeki telaş beni daha da huzursuz etti. Kutuyu çıkardım ama kapağını açmadım. Nerya siyah kutuyu gördüğü anda rengi soldu. “Bunu nerede buldun?” “Evde.” “Tam olarak nerede?” “Çalışma odasında. Masanın üzerindeydi.” Nerya parmaklarını kutuya uzattı. Dokunmasına izin vermedim; kutuyu kendime çektim. “Annemin eşyası.” “Hayır,” dedi. “Annen onu yalnızca saklıyordu.” “Kim için?” Nerya gözlerini bana kaldırdı. “Senin için.” Kutuyu açtım. Gümüş kolye sabah ışığında parladı. Kırmızı taş, dükkâna getirdiğimden beri daha koyu görünüyordu. Nerya nefesini tuttu. “Yarık Ay Mührü,” diye fısıldadı. “Bu ne demek?” “Seraphine’in neden döndüğünü gösteriyor.” “Annem buraya döndü mü?” “Birkaç kez.” “Ne zaman?” “Sen çocukken.” İçimde bir şey sıkıştı. “Beni de getirdi mi?” Nerya hemen cevap vermedi. “Getirdi, değil mi?” “Bir kez.” Yağmurlu bir akşam, kapı eşiğinde bekleyen karanlık bir adam… İlk gece Lucien’in adını duyduğumda zihnimin kenarında beliren görüntü yeniden canlandı. “Lucien’i daha önce gördüm,” dedim. “Muhtemelen.” “Kaç yıl önce?” “On yedi yıl.” “Ben yedi yaşındaydım.” Nerya başını salladı. Lucien’in yüzünü düşündüm. Yirmilerinin sonlarında görünüyordu. On yedi yıl önce gördüğüm adam oysa şimdi en az kırklı yaşlarında olması gerekirdi. “Hayır,” dedim. “Aynı kişi olamaz.” Nerya tezgâhın arkasındaki raftan deri kaplı bir albüm çıkardı. Sayfaları dikkatle çevirdi. Sonra albümü önüme koydu. Fotoğrafta dört kişi vardı. Annem hemen tanınacak kadar gençti. Saçları şimdikinden daha uzundu; yüzünde yıllardır görmediğim geniş bir gülümseme vardı. Yanında bakır saçlı bir kadın duruyordu. Nerya’nın annesi olmalıydı. Fotoğrafın arkasındaki taş ev bana tanıdık geldi. Dün gece girdiğim evdi. Önlerinde iki adam vardı. Birinin kim olduğunu bilmiyordum. Diğeri Lucien’di. Aynı siyah saçlar. Aynı keskin yüz. Aynı gümüş gözler. Hiç değişmemişti. Fotoğrafı elime aldım. Kâğıdın köşesinde solmuş bir tarih vardı. Yirmi iki yıl önce çekilmişti. “Bu mümkün değil,” dedim. Nerya cevap vermedi. Fotoğrafın arkasını çevirdim. Annemin el yazısıyla tek bir cümle yazılmıştı: Varis doğduğunda Lucien onu koruyacak. Parmaklarım gevşedi. Fotoğraf tezgâhın üzerine düştü. “Varis kim?” diye sordum, cevabı zaten bildiğim hâlde. Nerya’nın kehribar gözlerinde merhamete benzeyen bir şey belirdi. “Sen,” dedi. Tam o anda saat kulesinin çanı çalmaya başladı. İlk vuruşta dükkânın camları titredi. İkinci vuruşta kolyenin kırmızı taşı yandı. Üçüncü vuruşta dışarıdaki bütün köpekler aynı anda ulumaya başladı. Nerya kapıya döndü. “Çok erken,” diye fısıldadı. “Ney çok erken?” Cevap vermeden kapıya koştu ve kilidi çevirdi. Ardından dükkânın perdelerini çekti. Dışarıdan ağır ayak sesleri geliyordu. Bir kişi değildi. En az üç kişi meydanın taşları üzerinde, doğrudan bize doğru yürüyordu. Nerya tezgâhın altından uzun, gümüş renkli bir bıçak çıkardı. “Koluna tak,” dedi. “Neyi?” “Mührü.” “Kolye boyna takılır.” “Boynuna takarsan kokunu bütün kasaba alır.” Ayak sesleri kapının önünde durdu. Kapı kolu yavaşça aşağı indi. Nerya bıçağı iki eliyle kavradı. Az önceki sakin kadından eser kalmamıştı. “Ne olursa olsun,” dedi, “onlara adını söyleme.” Kapının öteki tarafından derin bir erkek sesi duyuldu. “Veyne’in kızını bize ver.” Kolyenin zincirini avucuma doladım. Kırmızı taş tenimi yakıyordu. Ve ilk kez, içimdeki bir şey korkmak yerine cevap vermek istedi.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD