" Bir Kara'm Var Bu Dünyada "

1697 Words
Selvi'nin Anlatımıyla Herkes bana bakıyordu. Söylediğim sözlerin ağırlığı, zihinlerindeki yerini almaya başlıyordu. Bu evden kurtulmam gerekiyordu. Hem de bu geceden tezi yoktu. Hızla odaya gidip üstümü başımı bir torbaya tıktım. Kitaplarımı da kucağımda toplayıp salona geri döndüm. " Yaşım 15. 18'ime kadar hizmetinizi görürüm. Elimden her iş gelir. Ağzım var dilim yoktur. 18'imden sonra, ancak resmi nikah kıyılınca evlenirim. Sözüm sözdür. Kara'nın üstüne yemin ederim ki, kaçmayacağım ! " Yüreğim ağzımda atıyordu. Bu evde tek bir gece dahi geçirmem, tecavüze uğrayacağımı gösteriyordu. Fırat'ın deli bakışları bunu bas bas bağırırken, bilmezden gelmek sadece aptallık olurdu. " Sen oğlumun üstüne nasıl yemin edersin ? Halil ? Selvi'yle aranızda bir şey mi var yoksa ? " Ne demek istediğini anlamaya çalışırken, Dicle atıldı. " Yok Hatice teyzem. Siz yanlış anladınız. Selvi; Kara derken, atından bahsetti. " Küçümseyici bakışlarını bana yöneltip, tekrar Hatice Hanıma döndü. " Yoksa Selvi'nin Kara Ağamla ne işi olabilir ki yani ? " Doğru. Halil İbrahim'e Kara Ağa derlerdi. Beni ilgilendiren biri olmadığı için unutmuştum. " Ne demek ne işi olur kızım. Allaaah Allaaaaahhh ! " diyen Cafer Ağaya baktım. Gel gel işareti yapıp beni yanına çağırdı. Cebinden bir şey çıkarırken, bakışları babamın yüzünde sabitlenmişti. " Selvi'yi Defne'nin yerine alıyorum. Yanında da, o Kara dediği atı da götürüyorum. Bilsin ki eğer kaçarsa keserim o atı ! Adımızı yere düşürmesine müsaade etmeyiz ! " Kara için ettiği sözler, yüreğimi dağladı. Kızgın bir demir, sanki yüreğime saplandı. Asla ! Asla bir şey yapmalarına müsaade edemezdim... " Uzat bakalım parmağını ! " diyen sesiyle, zorlukla yutkunup bakışlarımı kaldırdım. Titreyen elimi tuttu ve yüzüğü taktı. Diğer yüzük de Halil İbrahim'in parmağına takıldı. Bakışlarımız kesiştiğinde, zaten bana baktığını fark ettim. Benim bakışlarım şaşkın, onunkiler ise sorgulayıcı gibiydi. " Dur ! Cafer amca. Kaçar bu kız. Bak anası kaçtı, peşine de ablası kaçtı. O da kaçacak ! " Dicle'nin alel acele ortaya düşüp söylediği sözler, canımı çok yaktı. Ona baktığımda öfkelendiğini gördüm. Az önce keyifliydi de, şimdi ne oldu sinirlendi bu kız ? " Dicle doğru der. Onun yerine Dicle'yi alın ! Hem o 18'ini dolduruyor bu sene. Beklemenize de gerek yoktur ! " diyen Kevser Hanım, nefesimi kesti sanki. Bu evden gitmeliydim. Kalamazdım. Beni koruyacak, ya da sığınıp saklanabileceğim kimsenin gölgesi dahi yoktu... Fırat'a bakmaya bile korkuyordum. Öyle dönmüştü gözü. Gözümün ucuyla baktığımda, az önceki yerinde olmadığını gördüm. Rahat bir nefes alırken, Cafer Ağa söylendi. " Bu nasıl kız isteme ben anlamadım ! Biri kaçar. Öbürü ben evlenirim der. Diğeri onu bırakın beni alın der ! Sen ne dersin Hatice Hanım ? Ne yapalım ! " Hatice Hanım bir bana, bir Dicle'ye baktı. Zaten kararını vermiş gibi bir hali vardı. " Ben Selvi'ye güvendim. Ablasının hatasını telafi etmek için düştü ortaya. Adımızı yere düşürmedi. Bizi milletin ağzına düşmekten çekip aldı. Hem yüzükler takıldı. Kes gayrı kurdelayı ! Varsın üç sene yanımızda beklesin, mühim değildir ! " diyerek son noktayı koydu. Kurdele kesilirken Halil İbrahim'in kolu, omzuma değdi. Bir baş benden uzun duruyordu. Ona baktığımda yeniden bana baktığını gördüm. Ama gözlerinde bir şeyler vardı. Yüz ifadesinde sorgulayan bir ifade yer alıyordu. Anlam veremedim. Neyi merak ediyordu ? " Allah hayırlı uğurlu etsin. Kızı da alıp gideriz. 3 sene sonra düğünü de kurarız. " Cafer Ağa babamla tokalaşmış, kapının yolunu tutmuştu. Kimseyle vedalaşmadım. Bu evde benim kimsem yoktu. Allaha ısmarladık diyecek, ya da üzülme ben iyiyim diyerek teselli edeceğim kimse de yoktu... Artık Kevser Hanım istediği gibi at koşturabilirdi bu evde. Baba'nın yularını biraz daha sıkarsa, onu bile koşturabilirdi... Hemen adımlarımı hızlandırıp kapıdan çıkacaktım ki, bir el beni dirseğimden yakalayıp durdurdu. Halil İbrahim hafif çatık kaşlarıyla " Nereye hemen ? " diye sordu. " Kara'yı da alacağız ya. Onu ahırdan çıkarmam lazım. Kaçmıyorum ! " derken kaşlarım havalandı. Yüzümdeki ifadeyi gördüğü an eli, kolumu sıkmayı bıraktı ve geri çekildi. Peşimden beni takip etmeye başladı. İçimdeki kurtulma sevinciyle ahırın kapısını açtığım an, Fırat'ı gördüm. Elinde bir elma ve büyük bir bıçak vardı. Tam kaldırıp bıçağı Kara'ya vuracağı sırada, hızla geri çekip indirdi. Bacaklarımdaki derman çekilmiş, olduğum yerde sendelemiştim. Bir kaç saniyede yaşadığım şok ve korku kalbimi durduracaktı neredeyse... Sırtım birinin göğsüne değdiğinde, anlamıştım ne olduğunu. Fırat bana ders vermek için atımı öldürecekti. Ama arkamdan gelen Halil İbrahim ile bunu yapamamış, vaz geçmek zorunda kalmıştı. Titreyen ellerimle yavaşça atıma doğru ilerledim. Yaşadığım anlık korku, sanki nefesimi kesmişti... Zayıf ve güçsüz olmaktan nefret ediyordum. Okuyup avukat olacaktım. Zayıfların yanında duracak, onları böyle pislik ve zalimlerden kurtaracaktım. Atın yularını çözüp elime aldım. Fırat'a bakmayı reddederek, ahırdan çıktım. Cafer Ağa ile Hatice Hanım arabasına binmişti. " Kızım ver eşyalarını sen bize. Arabayla götürürüz. Size yük olmasın şimdi. Siz Halil'le arkadan gelin işte şu Kara denen atla. Haydi hayırlı akşamlar " diyerek herkese bir el salladı ve camını kapattı. Onlar gaza basıp giderken, baba da eve dönmüştü. Bakışlarım diğerlerinde gezinip önüme dönecekken, Dicle'ye geri dönüp bir daha baktım. Ellerini yumruk yapmış, gözlerinden süzülen yaşlarla ağlıyordu kız. Bir anlam verememiştim. Benim yerime mi gitmek istiyordu gerçekten ? El alemin hizmetçisi olmayı bu kadar çok mu istiyordu yani ? Adım atan Halil İbrahim'in peşine düştüm. Kara huysuzdu. Ara ara kişneyip duruyordu. Köylük yerde hava kararmış, sokaklar ıssızlaşmıştı. Kara'ların konağı büyüktü. Biraz köyün dışında kalıyordu. Oldukça büyük bir arazinin üstünde iki katlı evleri vardı. Bir de ırgatlarının kaldığı müştemilat benzeri evleri vardı o arazide. Adım attıkça içim rahatlamaya başlamıştı. Artık Fırat yoktu. Dicle yoktu. Kevser yoktu. Baba yoktu ! Zaten bir babam yoktu ama onun lakabı baba'ydı işte. Benim için köydeki diğer adamlardan daha bile aşağıdaydı... Herkesin dışında bir de ablam yoktu. Onun yokluğunda ne yapacaktım ben ? Dayanıp bir an evvel beni almasını beklemekten başka, ne yapabilirdim ki ? Zaten o kadar parayla, bu kadar güzellikle hemencecik ünlü olurdu ki... Seneye kalmadan gelir beni alırdı. Onlar da Dicle'yi alsınlar o zaman oğullarına. Sanki bana sevdalı değil ya... Hem şehirde daha iyi okurdum. Liseyi bitirince hukuk okuyacak, başarılı bir avukat olacaktım. İçimdeki negatif hisler, yerini huzura bırakmıştı. " Sabah ' Allah korusun ! Oradan bakınca evlenme meraklısı gibi mi duruyorum ? ' diyordun boncuk göz ? " Bir göz kırpıp, başını hayırdır der gibi salladı. " Az önce de aynı öyle evlenme meraklısı gibi meydana atılıp, ben evlenirim diye bağırdın ? Anlat bakalım, ne var o kafanda ? " Huzurum kaçmış, köşeye sıkışmış hissine kapılmıştım şimdi de. Gözleri yüzümden ayrılmıyor, cevabı yüzümde, gözlerimde arıyordu sanki. Kara'nın elimdeki yularını sıkıp önüme baktım. " Adınız, şanınız yere düşecekti. Ablamın kaçacağını bilseydim, sabah seni tehdit etmek yerine ' gelmeyin, ablam istemiyor ' derdim. Onun hatasını ben telafi ediyorum işte... " Sözlerimin sonunda ona baktım. Duydukları yüzünü düşürmüştü. Tabii sonuçta niyette ablamla evlenmek vardı ama nasibine ben düşmüştüm. " Eğer ablama sevdalıys... " " Değilim ! " Yüksek sesiyle beni bölmüş, köyün boş sokaklarında sesin yankılanmasını sağlamıştı. Şaşkın yüzüme bakınca, eliyle yüzünü sıvazladı. " Değilim. Ben de senden öğrendim zaten bu evlilik işini. İşte adımız yere düşer diye annem de mecbur zorladı beni. Ben bir çaresini bulana kadar ablan bulmuş oldu işte. " dedi. Ellerini cebine sokmuş, hemen yanımda yürümeye devam ediyordu. Sessizce yürümeye devam ederken, kafama takılan diğer soruyu da sormadan edemedim. " Ben Ömer abiye isteyeceğinizi sanmıştım. " Bakışları yeniden bana döndü. " Yani kiminle evleneceğini bile bilmeden mi düştün ortaya ? Bu ne cahil cesareti Selvi ? Kimin karısı olacağın önemli değil mi yani ? Sahi bu kadar sözüne sadık biri misin sen ? " Yürümeyi kestim. Attığı bir adımdan sonra durduğumu fark edip, o da yürümeyi bıraktı ve bana döndü. " Baştan anlaşalım. Sonradan birbirimizi kırmayalım. Benim adım Selvi. Kimseye benzemem. Ben kendimden sorumluyum. Başkasını bilmem de karışmam da ! İleride anneye ya da ablama edilecek bir hakareti de, benzetmeyi de kabul etmem. Tek derdim okulum. Sadece okuluma karışmayacaksın. Anlaştık mı ? Ayrıca cahil değilim ben. Fakir olabiliriz... Ya da çıktığım evdekiler çok matah da olmayabilir... Sen sadece benimle muhatap olacaksın. Bir diyeceğin olursa, ya da bir derdin, bir sorunun... Sadece benimle konuşacaksın ! Ben ne yüzünüzü yere eğdiririm, ne de yüzünüzü kara çıkartırım ! " İki adım atıp önümde durdu. Yüzünü eğmiş, yüzüme yaklaşmıştı. Bakışları bütün yüzümü taradı. " 18'ine geldiğinde düğün günü beni bırakıp kaçmayacaksın o zaman ? " Hafifçe salladı başını. " Sözüne ne kadar sadık olduğunu da, o zaman göreceğiz boncuk göz ! " İçim bir huzursuz olmuştu. Sevmeden evlenmeye razı mıydı yani ? Ablam gelince nasıl gidecektim şimdi bu sözlerin üzerine ? Neyse, nasılsa zamanla o da, ben de yolumuzu bulurduk elbette... Onu takip etmeye devam ettim. Köy ardımızda kalmış, onların çiftliği bakış açımıza girmişti. Önümüzdeki dereye gelince durdu. Bir Kara'ya baktı, bir de bana. " Araba yolu uzatacak diye kestirmeden geldim ama, dere yükselmiş. Akşam akşam ıslanmayalım. Senin Kara taşır mı bizi ? " diye sorguladı. Göğsüm hemen kabardı. " Benim Kara'm dünyaları bile taşır. Değil mi aslanım ! Güzel paşam benim ! " diyerek atımın alnını okşayıp öptüm. Boğazından gelen sesle, dikkatim Halil İbrahim'e kaydı. " Övüp öptün o kadar ! Gel bakalım görelim aslanını ! " diyerek Kara'ya yanaştı. Atımı kıskanmış gibi bir hali vardı. Kıskanırdı tabi ! Gece gibi karaydı benim atım. Aynı bana benziyordu. Onun yeleleri, benimse kara saçlarımla; benziyorduk birbirimize. Kara huysuzlanınca, Halil İbrahim geri durdu. " İzin ver paşam. Akıllı oğlum benim. Ben de bineceğim ! Sakin ol hemi ! " diyerek onu sakinleştirdim. Yelelerini okşarken, bakışlarım Halil İbrahim'e döndü. Başımı sallayarak verdiğim onayla, ata binmeyi başardı. Bir kez daha öptüm atımı. " Aferin benim güzelime ! " diyerek ben de atın yanına geçtim. Uzattığı elinden tutarak bindim. Sırtım yeniden göğsüne değmişti. İki yanımdan geçen kolları, eğeri tutmak için önüme doğru uzanmıştı. Yavaşça ilerlemeye başladık. Sırtım yanmaya başlamıştı sanki. Köyün serin havasından sonra, bu sıcaklık iyi gelmişti. " Bir atını seviyorsun herhalde ? Onun üzerine yemin verdin ? O kadar öpüp okşadın bir de ? " Dün geceden yaşadığım korku ve uykusuzluk, bir de bugün yaşadıklarım üst üste gelince, gözlerim kapanmaya başladı. " Bir Kara'm var bu dünyada. Başka da bir şeyim yok ki... " Ağzımın içinde gevelediğim sözleri duyabildi mi ondan bile emin değildim... Zihnim kapanmaya başlarken, bir şeyler söylüyordu sanki ama ninni gibi geliyordu. Öne doğru yalpalayan başımı, göğsüne bastırınca derin bir uykuya çekildim. Aldığım kokusu, beni rahatça uyumaya itmişti. Yıllar sonra ilk kez, korkmadan, taciz edilme korkusu yaşamadan uyuyacaktım. Gözümden damlayan bir damla yaş, geçmişime ve acılarıma akmıştı... . . . . . . . . Devam edecek...
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD