1. Bölüm -Soyun-

1568 Words
1. Bölüm -Soyun- Devran arabasına geçti. Sürücü koltuğuna oturdu. Kontağı çevirecekti ki, yan kapının açılacak gibi olduğunu fark etti. “Hayır. Arkaya otursun,” dedi sert bir tonla. Şehmus bir adım geride durdu, gözleri kız kardeşindeydi. Hazal başını eğdi. Elindeki valizi koltuğa bırakmaya niyetlendi. Devran Ağa’nın valize iğrenirmiş gibi bakması onu durdurdu. “O valizi at aşağı. Yanına hiçbir şey almanı istemiyorum,” diye buyurdu zaten Devran Ağa. Şehmus hemen atıldı, kardeşinin elinden valizi alıp kenara bıraktı. “Hallettim, ağam.” Hazal, itiraz edecek gibi başını sallasa da Devran sert bir sesle, “Hiçbir şeyini konağımda istemiyorum,” dedi. Şehmus yeniden eğildi, kardeşinin kulağına fısıldadı: “Uslu dur! Sakın ağama karşı bizi rezil etme. Bu sefer geri dönersen, sıkarım kafana.” Kız kardeşini arka koltuğa itti. Yerleşmesine bile fırsat vermeden arabanın kapısını sertçe kapattı. Devran, başını hafifçe çevirip arka koltuktaki kadına seslendi: “Nikâhtan önce ne dedim sana? Artık ‘sen’ diye bir şey yok. Ben ne dersem o. ‘Nefes al’ dersem alırsın, ‘alma’ dersem almazsın. Bir daha en ufak itirazını görmeyeyim.” Gaza basıp yola çıktı. Gidecekleri yer bir saatlik mesafedeydi. Arabanın içinde sessizlik hâkimdi. Hazal tepkisizdi. Zaten itiraz etmeyecekti. İyi ki annesinin tülbentini iç cebine koymuştu. Valiz önemli değildi ama o tülbenti kaybetse üzülürdü. Derin bir nefes aldı. Tam o anda Devran’ın gözleri onu dikiz aynasından buldu. Gerçekten de nefes almasından bile rahatsız olmuş gibiydi. Hazal hemen gözlerini kaçırıp Mezopotamya’nın alabildiğine uzanan manzarasına çevirdi bakışlarını. Daha yavaş nefes alırdı, gerekirse hiç ses çıkarmazdı. Zaten yıllardır sessizliğe mahkûmdu. Babasının ölümünden sonra kimse onunla konuşmamıştı. O konuşmak istediğinde bile sesini duyan olmamıştı. Adını bile söylemezlerdi. “Uğursuz” derlerdi hep. İçine acı bir his çöktü. Yorulmuştu sevgisizlikten. Devran Ağa dikiz aynasından kıza baktı. Koltukta kaybolacak kadar küçülmüştü. Kuş kadar bir şeydi zaten. Acele mi etmişti? Hata mıydı bu? Hayır… Ailesi bunu hak etmişti. Abisinin karısı ile evlenmek zorunda kalmamak için bu uğursuzla evlenmişti. “Madem evlenmemi bu kadar istiyordunuz… yengemi karım yapacak değildim. Alın işte, evlendim. Artık rahat bırakırsınız beni,” diye geçirdi içinden. Gaza biraz daha yüklendi. Hazal’ı sessizliği yüzünden nikâhına almıştı. Ona "uğursuz" demeleri aslına umurumda değildi. Öyle şeylere kafasını takacak biri de değildi. Asıl yoran, daha önemli konular vardı. Bir kere ailesi uygun gördüğü için evlenmişti. O zamanki o zorlayıcı, yabancı duygu hâlâ boğazında bir düğüm gibiydi. Aynı mecburiyeti bir kez daha yaşamaktansa, bu kez kendi seçimini yapmıştı. Onların istediklerine boyun eğmeyecekti. Şimdi sıra onlardaydı, bu kez onlar Hazal’ı kabullenmek zorunda kalacaklardı. Araba konağın demir kapısından geçerken bir nebze yavaşladı. Aracı avlunun köşesine park etti. Motoru susturduğunda kısa bir sessizlik oldu. Elini kapı koluna götürdü ama inmedi hemen. Gözlerini aynadan bir kez daha Hazal’a çevirdi. Göz göze gelmediler. Kız başını öne eğmişti. Devran kapıyı açtı, indi. Gidip arka kapıyı da açtı. Tek kelime etmedi. Hazal sessizce indi. Başı hâlâ öne eğik, şalıyla yüzünü kapatıyordu. Konağın taş avlusunda yürüyerek ilerlerken Devran’ın en küçük kardeşi Şahin, terastan onları izliyordu. O sırada terasta yemek masası kuruluyordu. Sofra kalabalıktı. Sanki misafir gelecekmiş gibi özenle hazırlanmıştı. Şahin, gözlerini abisinin arkasındaki kıza dikmiş, sonra annesine döndü: “Abim, babam için yeni bir hasta bakıcı mı getiriyor? Ayşe hemşirenin nesi vardı ki?” diye sordu. Dilşat Hatun, Şahin’in sözleriyle yerinden kalktı. Zişanda hemen kaynanasının ardından merakla kafasını aşağı uzatıp Devran’ın kimle geldiğine baktı. Merdivenlere doğru ilerleyen Devran’la arkasından sessizce yürüyen kızı süzdü. “Bundan hasta bakıcı bile olmaz... olsa olsa hizmetçidir,” diyerek yüzünü buruşturup masaya geri döndü. Dilşat bir süre daha gelenlere baktı. Sonra yerine geçti. … Devran ve Hazal ağır adımlarla terasa çıktığında, tüm gözler bir anda onlara çevrildi. Kalabalık masa aniden sessizliğe bürünmüştü. Hazal’ın üstünde bir zamanlar mor olduğu anlaşılan, solmuş bir hırka vardı; dirseğinden sarkıyordu. Yamalı elbisesi rüzgârda hafifçe dalgalandıkça, yıpranmış pabuçları gözler önüne seriliyordu. Devran’ın kız kardeşleri ve Şahin hemen ayağa kalkıp, “Hoş geldin abi,” dediler. Yenge Zişan sessiz kalırken Dilşat Hatun ise oğluna gülümseyerek, “Hoş geldin oğlum,” dedi. Ardından evin çalışanına döndü: “Muazzez, yeni hizmetçiyi al götür, mutfakta sana yardım etsin. Konağın kurallarını bir güzel öğret.” Devran, hiçbir şey olmamış gibi sakin bir şekilde, “Hoş bulduk,” dedi. Ardından Hazal’a döndü, sonra masadakileri işaret ederek konuşmaya başladı: “Annem, Dilşat Hatun. Kardeşlerim Hevi ve Hena. Bu yakışıklı da en küçük kardeşim Şahin. İbrahim’de Revi’nin eşi.” Çocukların başını okşayan Devran “Bu minikler de yeğenlerim, Arjin’le Şervan, Hevi’nin çocukları. Bura da olmayan Nevin var o da yengem -işaret ederek- Zişan’ın kızı.” Herkesi tek tek tanıtan Devran şaşkınlıkları yüzünden okunanlara döndü ve “Siz de Hazal’ı merak ediyorsunuz belli. Kendisi artık bu evin hanım ağası… Yani benim eşim…” dedikten sonra Hazal’a annesini gösterdi. “Öp, Dilşat Hatun’un elini,” dedi. Hazal çaresizce Dilşat Hatun’un yanına giderek elini öpmek için eğildi. Dilşat, elinin tersiyle kızın elini sertçe itti. Kızgın bir ses tonuyla, “Bu ne demek oluyor oğlum?” dedi. Öfkesi gözlerinden okunuyordu. Devran ise ifadesini hiç bozmadan cevap verdi: “Ana… Evlenmem için ısrar edip duruyorsun ya. Al işte sana gelin.” Son sözlerini söyledikten sonra yerine oturdu. Olanları şaşkınlıkla izleyen Ahmet Kahya’ya dönüp, “Yanıma, karım için bir sandalye getir,” diye emretti. Ahmet Kahya, tek kelime etmeden emri yerine getirdi. Zişan’ın soluna, yani masanın başına, Dilşat Hatun’un tam karşısına bir sandalye yerleştirdi. Devran, Hazal’a yanındaki sandalyeyi işaret ederek oturmasını istedi. Sonra Muazzez’e döndü: “Hanım ağanın çorbasını koyun,” dedi. Teras bir anda sessizliğe büründü. Herkes donup kalmış gibiydi. Hazal, yutkunarak Devran’ın gösterdiği sandalyeye oturdu. Tüm bakışlar üzerindeydi; başını kaldırmaya cesaret edemedi. “Herkese afiyet olsun” diyen Devran çorbasından keyifle bir kaşık aldı. … Terası dolduran sessizliği yalnızca çatal kaşık sesi bozuyordu. Kimse konuşmuyordu. Herkes Hazal’a bakıyordu. Ne yediğini, nasıl oturduğunu, hatta nefes alıp almadığını bile izliyorlardı. O ise gözlerini yere dikmiş, önündeki çorbayı karıştırıyor; fakat kaşığı dudaklarına götürmeye cesaret edemiyordu. Dilşat Hatun’un sesi havayı buz gibi kesip geçti. “Sen ne yaptığının farkında mısın? Kim bu kız? Anası, babası, soyu sopu belli mi? Üstünde yırtık bir elbise, dilenci gibi çıkmış gelmiş… Şimdi de kalkmış, onu getirip karşıma oturtuyorsun!” Evet… İşte beklenen fırtına başlamıştı. Devran sakince, “Denikten Ömer Seyhan’ın kızı… Hazal,” diye annesinin sorusuna cevap verdi. “Denikten Ömer Seyhan’ın kızı… diye tekrar etti Dilşat hatun. İsim zihninde önce yavaşça dolaştı, sonra birden yerine oturdu. Gözleri açıldı, elleriyle dizine sertçe vurdu. “Vay başımıza gelenler!” dedi dişlerini sıkarak. “Sen ne dediğini duyuyor musun Devran Ağa? Bu, ‘uğursuz gelin’ diye anılan kız değil mi? Hani nereye gitse felaket taşıyan, adı bela ile anılan?” “Evet, öyle söylentiler var,” dedi Zişan. “Tövbe tövbe, istemem ben bu uğursuzu! Evimde de soframda da yeri yok bunun.” Devran ağır bir sessizliğin ardından söze girdi, “Senin de dediğin gibi, ben Devran Ağayım. Benim sözümün üstüne kimse söz söyleyemez. Şimdi yemeğinizi yiyin. Hazal artık benim karım. Bundan sonra ona göre davranışlarınızı ayarlayın.” Dilşat Hatun öfkeyle konuşmaya devam ediyordu. “Kime sordun da getirdin bu kızı? Ne zaman karar verdin. Nerde ne zaman nikâh kıydın?” Devran, yemeğinden bir lokma alıp başını kaldırdı. “Birkaç saat önce Cevdet Hoca nikahımızı kıydı. Size haber verseydim, engel olmaya çalışırdınız.” “Sen ne diyorsun oğlum!” diye bağırdı Dilşat Hatun. “Bundan bizim nasıl haberimiz olmaz? Babanın onayını almadan, bu uğursuzu karım diye karşımıza nasıl çıkarırsın?” Hazal, elindeki kaşığı ağzına götürürse içinden taşacak gözyaşlarını tutamayacağını hissediyordu. Elleri titredi. Gözleri hâlâ yerdeydi. Ama bir tek şey vardı: Devran’ın sesi. İlk defa birisi onun yanında durmuştu. Devran, “Yeter artık anne, yorulduk biz. Size afiyet olsun,” diyerek aniden ayağa kalktı. Ardından Hazal’ın bileğinden tuttuğu gibi onu da yanında sürükleyerek yürümeye başladı. “Yarın sabah babamın yanına girer, onun da elini öperiz,” dedi, arkasına bakmadan. Hazal, kocasının sert adımlarına yetişebilmek için eteğini hafifçe toparladı, başı öne eğik bir şekilde arkasından, sadece adımlarına ayak uydurmaya çalışıyordu. *~*~*~*~*~ Zişan, masanın altına gizlediği ellerinde yumruklarını öyle sıkıyordu ki, tırnakları avuçlarına geçmişti. Derisinin altındaki öfke, nabzını damarlarında yakıcı bir ateş gibi pompalıyor, kalbindeki kıskançlıkla birleşip ruhunu kemiriyordu. Gözleri, Devranın yanındaki kadına bakmamak için direniyordu. Yıllardır gizli gizli kurduğu hayallerin yerine şimdi o yabancı kadının geçmesi, içini lime lime ediyordu. Öfkenin yüzüne yansımasına asla izin veremezdi. Kendini bıraksa, hiç düşünmeden o uğursuza “Senin ne işin var onun yanında?” diye haykırır, çirkin örtüsünün altındaki saçından tutup zevkle yerde sürükler, ardından merdivenlerden iterek yuvarlanışını keyifle izlerdi. Ama yapamazdı. Devran’a bu kadar yaklaşmışken, onu bir kez daha kaybetmeye tahammülü yoktu. *~*~*~*~*~* Devran konaktaki geniş odasına girdi. Ailesine olan hıncı hâlâ geçmemişti. Peşinden sürüklediği Hazalı gelişi güzel odaya doğru itti. Genç kadın o kadar hafifti ki yatağa kadar savrulmuş, yatağın ucunda dengesini kaybedip yüz üstü yatağa düştü. Allahtan yatak yumuşacıktı. Devran bunun farkında bile değildi, odanın içinde bir sağa bir sola volta atıyordu. Tamam her şey yolunda gitmişti. Ailesi artık sesini çıkaramazdı. Zişan da umudunu keserdi belki. Yengesinin üstüne sinmiş o bakışları, imaları… midesini bulandırıyordu. Ondan kurtuluşu konuşamayan, uğursuz gelinde bulunmayı umut etti. Ama içi alev topuydu. Sinirle yumruğunu duvara geçirdi. İşte yine yeniden istemediği bir evlilikte bulmuştu kendini. Derin bi nefes alıp yatakta oturan kıza baktı. İki ucu boklu değnekti. Sadece bu sefer kendi istediği boku tutmuştu. En azından buna sevinebilirdi. Eee şimdi ne yapacaktı bu kızla… Ne yapabilirdi..? Mutlu edebilir miydi onu? “ilk kocası gerdek gecesi ölmüş diyorlardı. Adamı kalpten götürmüştü. O işi yaparken çok ateşliydi demek! Öğrenmenin zamanı gelmiştir belki diye düşündü. Ardından Hazalın yanına yaklaşıp “Soyun“ diye emretti. Hazalın gözleri kocaman olurken Devran’ın gözleri, ilk kez kıza bu kadar uzun bakıyordu.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD