6. BÖLÜM

1243 Words
Ertesi sabah saat altıda alarm çalmadan uyanmış, kendimi Amasya’nın serin sabah rüzgârına bırakmıştım. Aklımda tek bir düşünce vardı: Bu dükkânın ruhunu o adamın lüks restoran sevdasına kurban etmeyecektim. Daha dün tanışmış, ayağının tozuyla dükkâna ortak olmuştu ama sanki kırk yıllık sahibi gibi düzen değiştirmeye kalkışıyordu. Lokantanın kapısını açıp mutfağa girdiğimde, tezgâhın üzerinde bir buket beyaz papatya ve hemen yanında şık bir klasör buldum. Papatyaların yanındaki küçük notta sadece iki kelime yazıyordu: "Barış çubuğu?" Klasörü açtığımda ise Diyar’ın çizdirdiği mimari tadilat projelerini ve menü taslaklarını gördüm. Dünya mutfağından sous-vide usulü pişmiş etler, Fransız sosları, isimleri okunması bile zor tatlılar... Adam gelir gelmez bu sıcak esnaf yuvasını soğuk bir gurme restorana çevirmeyi kafaya koymuştu. Tam o sırada mutfak kapısı açıldı. Diyar, üzerinde her zamanki gibi jilet gibi duran gömleği ve elinde iki bardak taze kahveyle içeri girdi. "Günaydın ortak," dedi gayet rahat bir tavırla. Kahvenin birini bana uzattı. "Projeleri inceleme fırsatın oldu mu?" Notu ve papatyaları hiç bozmadan klasörü çat diye önüne doğru ittim. Kahveyi de almadım. "Günaydın Diyar Bey. Papatyalar için sağ olun ama projeye cevabım net: Hayır." Diyar kahvesinden bir yudum alıp tezgâha yaslandı. Gözlerinde pes etmeyeceğini belirten muzip bir ışık vardı. "Kader, inat etme. Bu dönüşüm dükkânın kazancını üç katına çıkaracak. Kaliteyi yükseltiyoruz, kötü bir şey yapmıyoruz ki." "Kazanç her şey değildir," dedim önlüğümü belime sıkıca bağlarken. "Buraya sabahın köründe gelen Hüseyin Amca iki kepçe sıcak çorba içmek için geliyor. Yan esnaf gelip tereyağlı pilavın kokusuyla huzur buluyor. Sen daha dün geldin buraya. Buraya o soslu, küçük porsiyonlu yemekleri koyarsan bu insanlar kapıdan içeri adım atmaz. Biz kışlada da bilirdik; karın doyuran şey yemeğin havalı adı değil, içindeki samimiyettir." Diyar "kışla" kelimesini duyunca kaşlarını hafifçe kaldırdı. "Askerlik anılarını her tartışmada koz olarak kullanacak mısın?" "Koz değil, tecrübe," dedim tezgâha koca bir kuru soğan koyup bıçağı elime alarak. Bıçağı o kadar seri ve ritmik vurmaya başladım ki tıkır tıkır çıkan ses mutfağı kapladı. Diyar bir süre bıçak kullanışımdaki o asker disiplinini izledi. Yüzünde takdirle karışık şaşkın bir ifade belirdi. "Peki, madem bu kadar eminsin," dedi geriye doğru bir adım atarak. "Bu cumartesi dükkânda özel bir menü günü yapalım. Sen kendi geleneksel menünü çıkar, ben de dükkânı tanıyalım derken menüye dünya mutfağından birkaç dokunuş ekleyeyim. Müşterilerin geri bildirimlerine bakalım. Eğer esnaf senin düzeninden şikâyetçi olmazsa, tadilat fikrini bir süreliğine rafa kaldıracağım." Bıçağı tezgâha vurup durdum. Gözlerinin içine baktım. Dün gelen adamın özgüveni tavan yapmıştı ama bilmediği bir şey vardı: Ben Amasya esnafını da, teyzemin bana bıraktığı lezzet mirasını da çok iyi biliyordum. "Kabul," dedim kendimden emin bir sesle. "Ama bir şartla: Mutfakta bana ayak bağı olmayacaksın. Dün verdiğin sözü tutup bugün yeni bir yardımcı aşçı alacaksın." Diyar gülümsedi. "Sözüm söz. Saat sekizde yeni aşçı arkadaş burada olur." Gerçekten de saat tam sekizde içeri giren genç çocukla birlikte mutfak biraz olsun nefes aldı. Gün boyu Diyar’la aramızda tatlı ama gerilimli bir rekabet rüzgârı esti. O kasada durup müşteri yoğunluğunu yönetirken, ben mutfakta harikalar yaratıyordum. Akşam mesai bitiminde dükkânı kapatırken kapının önünde durduk. Amasya’nın serin gecesinde Yeşilırmak’ın yansıması ışıl ışıldı. Diyar ceketini giyerken bana döndü: "Cumartesi gününe hazır mısın Kader Hanım? Daha ikinci günümüzden iddiaya giriyoruz." Başımı dik tuttum, gülümsedim. "Ben doğduğum günden beri savaşa hazırım Diyar Bey. Asıl siz ilk haftanızdan yenilmeye hazırlansanız iyi edersiniz." Arkasını dönüp yürürken hafifçe güldüğünü duydum. Eve doğru yürürken cebimdeki telefon titredi. Zeynep’ten mesaj gelmişti: "Kızım naptın, nasıl gidiyor yeni ortakla? Adam hâlâ meteor mu yoksa kaza kurşunu mu?" Gülümsedim, mesaja hızlıca yanıt yazdım: "Meteor ama sert bir kayaya çarptı. İkinci günden pes ettireceğim onu!" Cumartesi sabahı dükkânın kapısını açtığımda saat henüz 05.30’du. Amasya güne yeni uyanırken mutfakta kendi krallığımı kurmaya başlamıştım bile. Teyzemin bana bıraktığı o eşsiz tarif defterini tezgâha koydum. Dev tencerelerde ağır ağır kaynayan kemik suyu, nar gibi kızaran etler, mis gibi tereyağı kokan bakliyatlar... Mutfağı saran o koku, Amasya esnafının kalbine giden en kestirme yoldu. Saat 07.30’da mutfağın kapısı açıldı. Diyar, her zamanki gibi kusursuz takımıyla değil; bu kez kolları sıvanmış siyah bir şef önlüğüyle içeri girdi. Saçları hafifçe dağılmıştı ve elinde özel bir baharat çantası vardı. Onu ilk defa şef önlüğüyle görünce bir an duraksadım. Adam sadece takım elbiseyle değil, mutfakta da fena halde dikkat çekiciydi. Kendine gel Kader! Düşman saflarına hayranlıkla bakmak yok! "Günaydın ortak," dedi kendine güvenen o tebessümüyle. "Görüyorum ki ağır topçuları sahaya sürmüşsün." Tencerenin kapağını kapatıp ona döndüm. "Günaydın Diyar Bey. Benim ağır topçu dediğim şey samimiyet ve gelenek. Siz ne hazırlıyorsunuz bakalım?" Diyar kendi tezgahına kurulup malzemelerini dizmeye başladı. "Fransız usulü Boeuf Bourguignon ve yanına trüf yağlı patates pürüzsüzleştirmesi... Müşterilerimiz bugün sadece karınlarını doyurmayacak, bir gastronomi deneyimi yaşayacak." Gözlerimi devirmemek için kendimi zor tuttum. "Bizim Hüseyin Amca’ya 'Trüf yağlı pürüzsüzleştirme' dersen sana 'Oğlum bu patates ezmesi, püre desene' der. Haberin olsun." Diyar hafifçe güldü ama iddiasından vazgeçmedi. "Göreceğiz Kader Hanım." Saat 12.00’yi gösterdiğinde lokanta tıklım tıklım dolmuştu. Haber çabuk yayılmıştı; esnaf, "Lale’nin Nefis Yemek Dükkânı"nda bugün bir lezzet yarışması olduğunu duymuştu. Masalara hem benim hazırladığım fırında dana kaburga ve keşkek menüsü hem de Diyar’ın Fransız usulü et yemeği tadım porsiyonları olarak sunuluyordu. Gaye ve dün işe başlayan yeni yardımcı çocuk servis yetiştirmekte zorlanıyordu. Bir ara Diyar’la mutfak tezgâhının arasında sıkıştık. Ben dev kepçeyle keşkek karıştırırken, o tabağına sos döküyordu. Sırt sırta değdiğimiz an aramızdaki o elektriği hissetmemek imkânsızdı. Kalbim gereksiz bir hızla çarpmaya başladı. "Heyecanlı mısın?" diye fısıldadı kulağıma doğru. "Sadece yemeklerin soğumasından endişeliyim," dedim sesimi olabildiğince soğukkanlı tutmaya çalışarak. Saat 15.00’e geldiğinde tencerelerin dibi görünmüş, dükkândaki o tatlı telaş yerini sakin bir sessizliğe bırakmıştı. Oylama vakti gelmişti. Masalara koyduğumuz küçük geribildirim kutularını toplayıp kasanın arkasındaki ahşap masaya geçtik. Diyar, kendine has o özgüvenli duruşuyla notları karıştırmaya başladı. "Bakalım Amasya halkı dünya mutfağına nasıl tepki vermiş..." Pusulaları tek tek açıp okumaya başladık. Diyar’ın yüzündeki o kendinden emin tebessüm, okuduğu her kağıtla birlikte yerini şaşkın bir kabullenişe bırakıyordu. "Bak bu Hüseyin Amca’nın yazısı," dedim, elindeki kağıdı işaret ederek. "Oku bakalım ne demiş." Diyar hafifçe öksürüp sesli okudu: "Diyar evladım, senin et de fena değil hani, sosu falan değişik ama Kader kızımın keşkeğiyle fırın etinin yanında esamesi okunmaz. Bizim midemizi bu küçük soslu porsiyonlar doyurmaz, lokantanın ayarlarıyla oynama." Tutamadım kendimi, basıverdim kahkahayı. Diyar da pes etmiş bir edayla başını iki yana sallayarak güldü. Gelen pusulaların neredeyse tamamında durum aynıydı; Amasya esnafı kendi lezzetini, kendi samimiyetini seçmişti. "Sanırım ilk rauntta mağlubiyeti kabul etmem gerekiyor," dedi Diyar, gözlerimin içine bakarak. "Ben size söylemiştim Diyar Bey," dedim gururla önlüğümü düzeltirken. "Burası bir esnaf lokantası. Ruhuyla, insanıyla bir bütün. Onu öyle kolay kolay değiştiremezsiniz." Diyar masaya doğru biraz eğildi. "Pekâla, tadilat projesini rafa kaldırıyorum. Ama bir şartla..." Kaşlarımı kaldırdım. "Yine mi şart?" "Bu akşam galibiyetini kutlamak için benimle Yeşilırmak kenarında bir kahve içeceksin. İş ortağı olarak değil... Sadece Diyar ve Kader olarak." Sesi o kadar içten ve yumuşaktı ki, gardımı nasıl alacağımı bilemedim. İçimdeki o savunma mekanizması tam devreye girecekken, bu kez susturdum onu. Önlüğümün düğümünü çözerken hafifçe gülümsedim. "Tamam Diyar Bey... Sadece bir kahve." "Diyar," dedi gözlerimin içine bakarak. "Sadece Diyar." Dükkânı kapatıp dışarı çıktığımızda Amasya’nın serin akşam rüzgârı yüzümüze çarptı. Yeşilırmak’ın kenarındaki küçük çay bahçesine geçip karşılıklı oturduk. Suyun üzerindeki ışıklar süzülürken ilk defa dükkânı, parayı ya da iddiaları konuşmadık. Bana hedeflerinden, ailesinden ve neden buraya geldiğinden bahsetti. Ben de ona kışladaki günleri, Zeynep’le Elif’in şakalarını ve teyzemin bana öğrettiği hayat derslerini anlattım. Eve doğru yürürken içimde uzun zamandır hissetmediğim tatlı bir huzur vardı. Cebimdeki telefon titredi. Zeynep’tendi mesaj: "Kızım naptın, yendin mi o meteor adamı?" Gülümsedim, Yeşilırmak’ın sakin akıntısına bakarak cevabı yazdım: "Savaşı ben kazandım Zeynep... Ama galibiyeti onunla kahve içerek kutluyorum. Sanırım meteor yörüngeme girmeye başladı..." Sanırım yeni bir aşk doğuyor 🤭
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD