Kimseyi görme, kimseyi duyma, kimseyi bilme. Bir dağ başında yapayalnız olsan bile doğruların peşinde gitmelisin.
"O zaman Yüce Tanrı’yı kutsadım ve dedim ki: 'Ey kutsanmış Yüce Tanrım. Her şeyi sonsuza kadar yöneten doğruluk Tanrısı!'" (Enok'un Kitabı, Birinci Kitap; Korkunç Çukur, 14 -15.)
Hanok bir anda Enok adına uyumlanmıştı bu ülkede. Sami topraklarında başlayıp yine Sami topraklarında bitecek uzun ve hızlı yolculukta yalnızca iki kez otobüs yolculuğu yapmış ve genelde de bu yolculuk boyunca belli merkezler dışında ufak kentlere uğramadan yaptıkları yolculuk boyunca her şehirde giderek artan bir üne kavuşuyor, zamanla daha da dikkat çekici bir hale bürünüveriyordu bu güruh. Zamanla ellerindeki sigara markaları değişmeye ve manzaralar bütün bütün bambaşka hallere bürünmeye başlamıştı.
Dünya üzerinde yaşamlarını sürdüren insanların yaklaşık yüzde doksan beşi hayatlarını başladıkları sosyo - ekonomik sınıfta bitirdikleri hayatları çok ilginçti. Geri kalan yüzde beşlik dilime de hayatına başladığı sosyo - ekonomik sınıftan aşağıda hayatını bitirenler de dahildi. Kısaca çok çok az kişi radikal bir servet edinebilip üst sosyo - ekonomik sınıflara geçebiliyordu.
Peki bu Hanok ve beraberindekiler için bir anlam ifade ediyor muydu? Etmiyordu ki en ünlü Fransız markaların şarap şişelerini arabanın barajına doldurmakla meşguldüler. Arabanın bagajında ufak(!) çaplı bir servet bulunduğundan hiç de hızlı gitmiyorlardı... Hem de hiç ve hatta bu yüzdendir ki birkaç saatin sonunda Avrupa turlarında baya mesafe kat etmişlerdi kaza yapana değin. Araba adeta hurda olup bütün şaraplar yola aktığında hastaneye kaldırılmış iki erkek ve bir kadından oluşan bu grup bir alışverişe de geç kalmıştı... Birinin hayatına mâl olarak, birinin hayatına mâl bir alışverişe...
Hayat ne garipti ki bir anda ölebilir, bir anda kaza geçirebilir ya da bir anda kendinizi bambaşka bir diyarda bulabilirdiniz. Hayat ne garipti ki pek çok kişi kayalar arasındaki pis ve iğrenç çukurunda mutluydu, tâ ki birisi elinde kazma ve balyoz benzeri şeylerle gelip bütün dünyanızı başınıza yıkana kadar... O gün sizin kıyamettir çünkü bütün gizlemek istedikleriniz ortaya dökülmüş ve görmeyi reddettikleriniz yüzünüze vurulmuştur.
Bir hastane odasında bir uzvunu kaybetmiş olarak uyanmaktan daha kötü ne olabilirdi ki? Olabilecek en kötü senaryolardan biri de kesinlikle sonradan kazanılmış bir uzvun kaybıydı ki Hanok bunu yaşıyordu. Gözlerinden birinde doğuştan gelen bir sorun dolayısı ile lens kullanıyordu ancak görmüyordu. Bu lens sadece bir aksesuardı. Onun sağlıklı bir insandan farklı görünmemesini sağlayan bir aksesuar. Bilmeyen biri bu gözünün işlevinin yerine getirmediğini anlayamazdı ancak artık Hanok'un göz küresi tamamıyla kapanmıştı denilebilirdi. Göz kapağında ve gözünde oluşan hasar nedeniyle artık bir gözü adeta mil çekilmiş gibi açılmıyordu.
Hanok uyandığı andan itibaren panik olmuş halde yataktan fırladı. Serum, bedenine bağlı onlarca sensör ile onların bağlı oldukları kablolar, çarşaf ve odadaki pek çok şeyi de peşinden götürerek odadan çıktığında bütün kafalar ona dönüvermişti. Umrunda değildi. Koşturarak o alt kata inerken peşinden de iki güvenliği koşturuyordu.
Hastaneden çıkış işlemlerini başlattığında güvenlik de ona yetişmeyi başarmıştı. Normal bir insana göre daha uzun boylu ve cüsseliydi. Bunun yanı sıra da uzun süre gayet ciddi bir şekilde sporla ilgilenmiş olması dolayısıyla herhangi bir insanın onu herhangi bir konuda yakalaması gayet zordu. İyi silah kullanırdı ancak profesyonelliği daha çok ateşli silahla üzerindeydi.
Hastaneden çıkma izinini alabildiğinde bir Doğu insanı gibi sakinleşmek için sigara içmeyi kafaya koymuştu. Aslında bu Doğu'ya özgü bir durum değildi ancak bilirsiniz, Dünya biraz tuhaftır. Yaftalamak adeta insanların doğuştan getirdikleri yegane özellikleridir. Delirmek üzereydi sanki. Çılgınlar gibi araba sürüyordu. Haakon adına aldıkları ikinci arabayı... Alabileceği herhangi bir ceza onun umrunda değildi. Olmazdı, cidden olmaz mıydı? Kesinlikle onu durdurmadıkları sürece umrunda olmazdı aslında. Çünkü fırsatını kaçırmak üzereydi ve yetişmeliydi. Elindeki hâlâ yanmakta olan sigarayı bir motosiklet sürücüsüne doğru fırlattığında ardında bir kaos yaratmış olduğunun farkında olmadan araba kullanmaya devam ediyordu. Alev alevdi her yer... Hızlı manevaralarla yani makas ata ata ilerliyorken en nihayetinde yine kaza yapmayı becermişti. Tebrik edilesi idi bu kaçınılmaz son. Buluşma noktasına vardığında geç kaldığını görmüştü. Oradaydı. Nefes almıyordu. Kıpırdamıyordu. Hanok hayal kırıklığına uğramış ve misafirler çocuğu tarafından oyuncağı elinden alınıp kırılmış gibi kızgın bir halde hastaneye döndüğünde arkadaşlarını da alıp çıkmıştı bu sefer.
Polisler eşliğinde karakolda cezasının bedelini ödedikten sonra salınan Hanok yine kızgındı. Yeni bir oyuncağı olmadan olmazdı çünkü o şımarık bir çocuktu ve bu yüzden de en kısa süre içerisinde yeni bir tane sipariş etme kararı vermek onun için pek zorlayıcı değildi.
Haakon yine ve yeniden Hanok hakkında sorgulara sahipti. Yine onu şeytan olarak görmeye başlamıştı. Yine bir iblisin peşinde olduğunu düşünmemeye çalışıp çalışıp başarısız oluyordu. Kendini bir aşağılık olarak görüyordu. Yeni aldıkları aracın arka koltuğunda manzarayı izlerken sorgularla dolu bataklıkta dibe batıyor ve battıkça da gebermeye adım adım yaklaşıyordu. En sonunda "Doğruya doğru, ben er ya da geç bir şeytan kılıklının elinde öleceğim, bu neden Hanok olmayacak gibi bir fikrim var ki? Bu çok saçma çünkü beni öldürebilecek asıl ve en güçlü kişi o." dediği anda sormayı düşündüğü soruyu sordu.
- Sen Şeytan ya da kaliteli bir o***** çocuğu musun?
Kadın araya girip
- Bu biraz cinsiyetçi bir küfür, değil mi, dediğinde de Hanok araya girdi.
- O***** çocuğu cinsiyetçi bir küfür değildir çünkü o***** olmak yalnızca kadınlara mahsus değildir. Ayrıca bu çıkarımı yapmak bunun yalnızca kadınlara özgü bir şey olduğunu kabul etmektir. Bu da savaşa başlarken mağlup olmaktır. Çok iyi erkek örnekleri de vardır ancak gözlükleri çıkarmalısınız. Şu at gözlüğü cinsinden olanları... 21. Asır için hepimiz böyleyiz. Hepimiz biraz yüzsüz, hepimiz biraz edepsiz, hepimiz biraz haysiyetsiziz. Hepimiz için hayatlarımızdaki ana olayımız refahımızın artması. Dilimiz fazla sivri, kalemlerimiz bıçak gibi, acımasızız, birilerinin hâlâ köle olduğunu unutuyoruz, hepimiz yaralanıp acıdan delirmiş ve çılgınca debelenen yaratıklara benziyoruz. Ne yaptığımızı bilmiyoruz, nereden yaralandığımızı ve nasıl çözeceğimizi bilmiyoruz. Ne yaptığımızı bilmiyoruz çünkü bu hayat denen akarsu içerisinde boğulmamak için sürekli çaba sarf ederken genelde delirip kontrolden çıkıyoruz, nereden yaralandığımızı bilmiyoruz çünkü bizi yaralayacak şeylerin somut olacağını düşünüyoruz ancak bizi yaralayan asıl şey bu çağ ile bu çağın çiğliği yani beklediğimiz gibi fiziksel bir yara değil bu, nasıl çözeceğimizi bilmiyoruz çünkü biz hep somut sorunlarla uğraşmışız aslında ve hatta din mevzuları bile ödülleri ve sistemleri bakımından dünyeviyken biz bilmediğimiz bir dünyanın bilemeyeceğimiz bir yarası ile uğraşıyoruz. Kısaca hepimiz şeytanız ve bu şeytan kelimesi artık özel bir ad değil, bir tür adı. Hem de öyle bir tür adı ki bu tür adının nitelediği varlık sayısı herhangi bir tür adının niteleyebileceği varlık sayısından kat ve kat fazla.
- Sen çok tutarsız ve tuhafsın, dediğinde Hanok güldü. Biraz daha güldü ve en sonunda yol kenarına çekti aracı. Kahkahalar ile gülüyordu.
- Sadece ben mi? Yalnızca ben mi? Bizler tutarsız varlıklarız. Belki Tanrı diler de birkaç like fazladan gelir de bir ihtimal bir kız bulurum diye aldığın deri ürünleri ya da o ayakkabılar nasıl üretilir, biliyor musun? Bilmiyorsun, değil mi? Herkes gibi sen de bilmiyorsun... (Kahkahalar ile titreşir yine arabadakilerin kulak zarları.) Yalnızca gülüyor ve aptalca saatlerce en güzel pozu çekmek için uğraşıyorsun. Ardından sen yorgun argın eve dönüyor ve yine doğanın içinden geçmiş ve zamanla da geçecek olan zirai her türlü ürün sayesinde yetişmiş bir ürünü bayıla bayıla yiyip doğalına bu lezzetsiz ve benzeri şeyler derken ekranında beliren birkaç haber bildirimine rastgeliyorsun. Bu rastgeldiğin bildirime tıkladığın zaman ya seni dolandırıyor ya da seni bir zulüm haberi ile tanıştırıyor. Fabrikalarda çocuk işçiler ve benzeri şeyler... Üzülüyor, kızıyor ve ortalama yarım saat kızdıktan sonra bir daha asla hatırlamamak üzere o konu hakkındaki kızdığın her şeyi unutabiliyorsun çünkü sen, bu sistemin içerisindeki insanların zihinsel varlığının uyuşuk olması için kurgulandığını unutuyorsun. Hani başta demiştim ya, Tanrı diler de birkaç like fazladan gelir diye aldığın o topu da ayakkabıyı da onların emeği ile üretiyor o çok sevgili markaların. Hatta bu o kadar bariz şekilde planlanıyor ki eğer sen yeterince zekiysen neler yapacaklarını önceden anlayıp bunu yazabilirsin bile... Mesela çocuk işçilere toplu mezara dönüşecek bir atölye... Ha, sonradan sana efsane falan diyebilirler ancak unuttukları bir şey var, sen de sadece yazdın planı önceden tahmin ederek. Kısaca; sen ortaya bırakılmış, dünyalarında kendi hallerinde yaşayan insanlardan rastgele birinin yapması beklenen şeyi yaparak yine sistemden çıkmış gibi kendini kutlayamazsın, velev ki bir gün bunu yapmayı kendine verilmiş bir zorunlu görev gibi görüp yapmamayı seçmen bile seni sistemden kurtarmaz. Sistem dediğimiz şey öyle basit mantıkla anlaşılabilir değildir. Örneğin; bir devlet aç gözlü olduğunu gizlemek için barış getireceğiz diyerek bir bölgeye asker gönderiyor ve ardından orada çıkardıkları kaos ve çaldıkları onlara yetmemiş gibi tekrar asker gönderiyor. Sonra hükumetler değişiyor, güçsüz olan güçlü oluyor., cahil yöneticiler bütün dünyaları kendine düşman biliyor, insanlar bilmedikleri bir gezegeni bildiklerini sanarak yaşıyor, bazı insanlar bilim insanları Kozmos'u kontrol edebilir kafasında yaşıyor ve sonunda herkes gibi onlar da cahil ve yobazca ölüyor. Herkes yobazdır çıkarına uymayan şeyler karşısında. Bu da insan bencilliğinde bir merkez oluşturulmasının hem aşırı zor hem de aşırı kolay hale getirir ancak cahilliğe elini veren daima kolunu kaptıracaktır. Bunu kesinlikle unutma çünkü yobazlık biraz da cahil olmayı tercih etmektir.
- Sen nesin lan? Filozof desem felsefe ile alakan yok. Psikolog desem psikolojiyi belli yönleri dışında okyanusa eli ayağı bağlı atlamaktan daha basit değil diyo'sun. Sen neyin kafasını yaşıyo'sun?
- Bilmem. Sadece kendimi aştım.
Hanok kendi kendine gülüyordu. Havalimanına değin sürdüğü aracı orada beklemekte olan şirketinden birine teslim edip uçağa bindiklerinde ufak bir zafer kutlaması da yapmışlardı. Ölmemişler ve kimse ciddi bir yara almamıştı henüz. Yolculuk yarılanmış, henüz kimse gruptan ayrılmamıştı. Bu aslında baya baya önemli bir gerçekti. Hanok için gözüne olanlar çok şaşırtıcı değildi, sanki içten içe bir gün bunu yaşayacağını hissetmişti ya da bunun olacağını biliyordu, kim bilebilirdi ki gerçeği?
Hanok uçakta gülümsüyordu. Yanında bulunan altı yoldaşı ile sessizce yapmakta oldukları bu yolculuk onu mutlu ediyordu. Kafasının içinde çanlar çalıyordu. Artık planladığı gibi hayatını yönlendirmeye başlamıştı. Elinden geldiğince hızlı bir halde her şeyi bitirmek istiyordu bir yanı ancak bir yanı da her şeyin bir sırası olduğunu ona sık sık hatırlatıyordu. Hayat yoğun ve akışkandı onun için. Hayal ettiklerini adım adım hayata geçiriyordu. Uyuşturucu madde taciri pislik bir adam olmasına rağmen dünyanın sevilen insanlarından biri olarak görülüyor ve teşekkür e-postaları alıyordu. Kısaca delirip de deliliğin zirvesinde kendini peygamber ya da tanrı ilan edenlerden pek bir farkı yoktu. Şimdi kapalı kapılar ardında görüşme yapmaya gidiyor olduklarından birden fazla şehri pas geçecek oldukları için biraz üzgün olsalar da yine de mutluydu grup.