Como’nun dar, virajlı dağ yollarında savrulan siyah arazi aracının lastikleri her keskin dönem virajda asfalta sürtünüp çığlık atıyordu. Direksiyonu tutan elleri kaskatı kesilmişti; eklemleri bembeyaz, parmakları deriyi yırtacak kadar derine gömülmüştü. Karan Ayhan araba sürmüyordu; uçurumun kenarında, kendi zihninin içinde son sürat bir felakete doğru yuvarlanıyordu. Gözlerini kör eden o kızıl sis perdesi yüzünden yolu neredeyse görmüyordu. Ciğerleri göğüs kafesine sığmıyor, sanki her nefeste içine alevli kor parçaları çekiyordu. Arabayı gölün hemen kenarındaki ıssız bir taş iskelenin yanına, çakılları savurarak durdurdu. Kontağı kapatmadı. Motorun o vahşi homurtusu kabinin içine dolarken Karan, direksiyonun üzerine kapandı. Alnını soğuk deriye vurdu; bir kez, iki kez, üç kez... Ta ki

