BİRİNCİ BÖLÜM
Havva’nın Evi Gürültüsüz Olmazdı
Havva’nın evi sessizse ya elektrikler gitmişti ya da herkes uyuyordu.
İkisi de nadir yaşanırdı.
Sabahları ev, annesinin mutfakta tencere kapaklarıyla yaptığı mini konserle uyanır, öğlene doğru babasının “kim kapattı benim terlikleri?” diye başlayan söylenmeleriyle şenlenirdi. Ama asıl gürültü… abisinden gelirdi.
Havva’nın abisi Rıdvan, mahallede “iyi çocuktur ama biraz fazla konuşur” diye bilinen, kendi sesine âşık bir adamdı. Otuzuna merdiven dayamıştı ama hâlâ annesinin yaptığı menemene ekmek banarken çocuk gibi mutlu olabiliyordu.
Rıdvan’ın hayatta iki büyük derdi vardı:
Birincisi, Havva.
İkincisi, Havva’nın henüz bir derdi olmaması.
“Bak Havva,” derdi her sabah, ağzı doluyken,
“Mahalle küçük. İnsanlar büyük konuşur. Sen dikkat edeceksin.”
Havva ise çayını karıştırırken gözlerini devirirdi.
“Abi, ben ekmek almaya giderken bile senin adını söylüyorlar. Daha neye dikkat edeyim?”
Bu laf Rıdvan’ı susturmazdı tabii.
“Benim adımı söylemeleri iyi. Korku iyidir. Korku insanı korur.”
Havva gülümserdi. Çünkü abisinin bu sert laflarının altında koca bir pamuk vardı.
Evde bir de anneleri Nermin Hanım vardı. Mahallenin gizli haber ajansı. Kim kiminle tartışmış, kim kimden hoşlanıyormuş, hepsi ondan sorulurdu. Ama Havva söz konusu olunca kadının dili susar, gözü açılırdı.
“Kızım,” derdi, saçını okşarken,
“Bakışın düzgün olsun. Sessiz ol ama ezik olma.”
Babası İsmail, az konuşur çok dinlerdi. Gazetesini okur gibi yapar, ama evde olan biten her şeyi bilirdi. Özellikle de Havva’nın ne kadar güzel olduğunun farkındaydı. Bu farkındalık onu hem gururlandırır hem de tedirgin ederdi.
Çünkü Havva…
Evin içinde sıradan bir kızdı belki.
Ama sokağa adım attığında bakışlar değişirdi.
Uzun saçlarını genelde gevşek bir topuzla toplar, yüzünde makyajdan çok güneş olurdu. Gülünce insanın içini rahatlatan bir hali vardı. Farkında olmadan dikkat çekerdi; bu da mahallede her zaman iyi bir şey sayılmazdı.
Rıdvan bunu bildiği için Havva’nın arkasından kapıyı kapatırken mutlaka söylenirdi:
“Geç kalma. Kimseyle muhabbet etme. Gözünü yere indir.”
Havva ise kapıyı kapatırken fısıldardı:
“Abi… ben yaşıyorum, farkında mısın?”
O gün Havva evden çıkarken kimse bilmiyordu ama…
Bu evin kahkahası, bu ailenin düzeni,
çok yakında bir adamın suskunluğuna çarpacaktı.
Ve o adam…
mahallede kimsenin adını yüksek sesle anmadığı biriydi.
Mahalle öğleden sonra kendi sesine kavuşmuştu. Fırının önünde simit tepsileri boşalıyor, berberin camından dışarı taşan kahkahalar kaldırıma çarpıp geri dönüyordu. Ejder, köşedeki kahvehanenin önünde durmuş, sigarasını yakarken sokağın nabzını dinliyordu. Bu mahalle onu büyütmüş, sertleştirmişti; ama bugün, nedense, her şey başka türlü akıyordu.
Tam o sırada Havva’yı gördü.
Güneş, evlerin arasından ince bir bıçak gibi sızmış, Havva’nın saçlarının kıvrımına takılıp kalmıştı. Üzerinde sade bir elbise vardı; yürürken etekleri rüzgârla konuşuyor gibiydi. Yüzünde acele yoktu ama gözlerinde bir dalgınlık… Sanki bir yere yetişmiyor da bir düşünceden kaçıyordu.
Ejder’in içi, hiç alışık olmadığı bir yerinden sızladı. O ana kadar bildiği bütün kurallar, o sokağın taşları gibi sağlamdı. Şimdi biri gelip taşları yerinden oynatmıştı.
Yanında, çocukluk arkadaşı Murat vardı. Murat, Ejder’in sustuğunu fark edince omzuna hafifçe vurdu.
“Abi, iyi misin?” dedi. “Daldın gittin.”
Ejder cevap vermedi. Gözleri hâlâ Havva’daydı. Murat da baktı, bakışını takip etti. Bir an sustu, sonra hafif bir ıslık çaldı.
“Vay,” dedi. “Mahalleye yeni mi taşındı bu kız?”
Ejder sigarasından ,
derin bir nefes çekti. Dumanı aceleyle dışarı verdi; sanki içinde biriken düşünceler de onunla birlikte dağılacak sandı.
“Yeni değil,” dedi sonunda. Sesi her zamanki kadar sertti ama kelimelerin altında tanımadığı bir çatlak vardı. “Mahallenin kızı.”
Murat kaşlarını kaldırdı. “Öyle mi?” dedi. “Ben ilk defa görüyorum.”
“Görmemişsindir,” diye kestirip attı Ejder. “Bazı insanlar göze batmaz. Sessiz yürür, sessiz yaşar.”
Ama Havva öyle değildi. Sessizdi belki, ama Ejder’in içini gürültüye boğmuştu.
Havva, sokağın karşısına geçerken başını hafifçe eğdi. O an, Ejder’le göz göze geldiler. Bir saniyeden kısa sürdü ama Ejder’e uzun geldi. Havva’nın bakışında korku yoktu; merak da değildi. Daha çok… temkinli bir duruş vardı. Sanki bir şey hissetmiş ama adını koymamıştı.
Havva hemen gözlerini kaçırdı. Adımlarını hızlandırdı. Kalbi, yürüyüşüne yetişemiyordu.
Murat, Ejder’e baktı. “Oğlum,” dedi alçak sesle, “kız sana baktı.”
Ejder dişlerini sıktı. “Bakmasın,” dedi. “Yanlış yere bakmasın.”
“Yanlış mı?” Murat hafifçe güldü. “Ona kim yanlış, sana kim doğru?”
Ejder cevap vermedi. Çünkü kendisi de bilmiyordu.
Havva köşeyi dönünce derin bir nefes aldı. Tam o sırada Zeynep’i gördü. Manavın önünde durmuş, poşetleri ayağının dibine bırakmıştı.
“Havva!” diye seslendi. “Nerelerdeydin?”
Havva gülümsedi, gülümsemesi biraz gecikmişti. “Evden geç çıktım,” dedi. “Annem bitmedi.”
Zeynep ona yaklaştı, koluna girdi. “İyi misin?” diye sordu. “Yüzün bir tuhaf.”
“İyiyim,” dedi Havva hemen. Ama sesi, kendisini bile ikna etmedi.
Birlikte yürümeye başladılar. Mahalle, akşamüstüne hazırlanıyordu. Camlardan yemek kokuları yükseliyor, sokak lambaları birer birer yanıyordu.
Zeynep, Havva’ya yan gözle baktı. “Az önce kahvenin önünden geçerken fark ettin mi?” dedi.
“Ne?” diye sordu Havva.
“Biri vardı,” dedi Zeynep. “Sana baktı. Öyle herkes gibi değil. Uzun boylu, sert biri.”
Havva’nın boğazı kurudu. “Bakmadım,” dedi hemen. “Görmedim.”
Ama yalan söylediğini ikisi de biliyordu.
Zeynep gülümsedi. “Mahallenin abilerinden herhâlde,” dedi. “Belli. Tipinden akıyor.”
Havva’nın yüzü ciddileşti. “Öyle insanlardan uzak durmak lazım,” dedi. “Başımıza iş almayalım.”
Zeynep omuz silkti. “Sen zaten iş alacak biri değilsin.”
Havva sustu. İçinde, az önceki bakışın bıraktığı iz vardı. Korku değildi bu. Daha çok, tanımadığı bir ağırlık…
Sanki biri uzaktan adını söylemişti de o duymamazlıktan gelmişti.
Kahvenin önünde Ejder hâlâ aynı yerdeydi. Murat, sigarasını yere atıp ayağıyla söndürdü.
“Ben kaçıyorum,” dedi. “Sen de toparlan.”
Ejder başını salladı. “Git,” dedi. “Ben biraz daha duracağım.”
Murat birkaç adım attı, sonra durdu. “Ejder,” dedi. “Bazen görmemek en iyisidir.”
Ejder’in sesi kısık çıktı. “Bazen de görmek kaderdir.”
Murat bir şey demedi. Gitti.
Ejder yalnız kaldığında, mahalle daha da sessizleşti. Kafasının içi ise hiç susmuyordu. Havva’nın yürüyüşü, bakışı, kaçışı… Hepsi üst üste biniyordu.
“Kendine gel,” dedi kendi kendine. “Senin işin bu değil.”
Ama kalbi dinlemedi.
O akşam Havva eve girdiğinde, ağabeyi salonda oturuyordu. Televizyon açıktı ama izlediği belli değildi.
“Geç kaldın,” dedi sertçe.
Havva çantasını kenara bıraktı. “Biraz,” dedi. “Zeynep’le karşılaştım.”
Ağabeyi gözlerini kıstı. “Mahallede çok dolaşma,” dedi. “Her önüne gelen iyi değil.”
Havva başını salladı. “Biliyorum,” dedi. Ama bugün, bilmek yetmiyordu.
O gece iki kişi uyuyamadı.
Biri, mahallenin ortasında kendine yasak koyan bir adamdı.
Diğeri, adını bilmediği bir bakışı aklından çıkaramayan bir kız.
Ve mahalle… her şeyin farkındaydı.