Gece bir vakit aniden uyandım. Sabaha ne kadar zaman kaldığını bilmiyordum, her yer zifiri karanlıktı. Biraz su içmek için kalktım, sola dönüp koridorda sessizce yürüdüm. Tam mutfakta bir bardak kaptığımda arkamdan bir ses duydum: Ayak sesleri... Sonra bir tane daha. Yavaşça bardağı yere koyup arkama baktım. İşte tam karşımda duruyordu: Komutan Virell. Solvanya’da beni hain ilan eden ve idam edilmemi isteyen komutan.
Elinde kalın bir ip ve siyah bir çuval vardı. Kendimi korumak zorundaydım; sadece kendimi değil, amcamı ve kuzenimi de bu adamdan uzak tutmalıydım. Hızla etrafıma bakındım, mutfaktaydım. Bir bıçak aradım ama tezgahta hiçbir şey yoktu. Komutan adım adım yaklaşıyordu. Çığlık atmak istedim ama boğazım düğümlenmişti, sesim çıkmıyordu. Uzak durması için elimi kaldırdığımda elimi tuttu. Ona vurmaya, kaçmaya çalıştım ama sanki tüm gücüm çekilmiş gibiydi...
Gözlerimi hızla açtım. Kuzenim Mary kendi yatağında, benimkinin tam karşısında yatıyordu. Bu bir rüyaydı. Ama bu kabus beni öyle çok korkutmuştu ki terden sırılsıklam olmuştum. Yatakta doğruldum. Odadaki küçük masanın üzerinde bir sürahi su fark edince hemen kalkıp içtim. Uzun zamandır içtiğim hiçbir su beni bu kadar ferahlatmamıştı.
Yatağıma oturdum, sırtımı duvara yasladım. Şafak yaklaşmıştı. Kollarımla dizlerime sarıldım. Babam Solvanya’da o canavarların arasında olduğu sürece, gördüğüm kabuslar gerçeklikten farklı değildi. Onu buraya getirmek zorundaydım. Ama önce ona ulaşmam gerekiyordu. Oraya kendim gidemezdim, bu yüzden ona bir mektup yazmaya karar verdim. Güvende olduğumu ve onu bir şekilde buraya getireceğimi söylemeliydim.
Babam, Güney Limanı’ndaki ticaret gemilerinden birine binmek zorunda kalacaktı. Orada benim tanıdığım gemiciler vardı. Onlara, "Ben Elya’nın babasıyım" derse ona mutlaka yardım ederlerdi. Bunu düşünerek başımı yeniden yastığa koydum ve biraz daha dinlenmeye çalıştım.
Bu sefer başka bir rüya gördüm. Normalde pek uyuyamazdım yada yorgunluktan derin uyuyup rüyalarımı unuturdum.
Bu kez büyük bir salondaydık, bir masanın etrafında toplanmıştık. Tanıdık bir yerdi ama aynı zamanda benim için tamamen bilinmezdi. Masanın üzerinde bir harita ve küçük minyatür askerler vardı. İnsanlar kendi aralarında hararetle konuşuyorlardı. Haritayı inceledim; normalde haritalarla aram çok iyiydi ama bu sefer farklıydı, üzerinde anlamadığım bir dilde yazılmış yazılar vardı.
İnsanlara baktım. İçlerinden biri, "Güney Limanı," dedi. "İşgali oradan başlatalım." Başımı kaldırıp sordum:
— Hangi Güney Limanı?
Bana sanki çok yanlış bir şey söylemişim gibi baktılar, çok utandım. Bir savaş planlıyorduk ama ben hiçbir şey bilmiyordum. İçlerinden biri, "Vergi ödemeyi reddettiklerinde, Solvanya bunu hak etti," dedi. O an anladım; bu saldırı Trenia'ya değil, doğrudan Solvanya’ya yapılacaktı! Komutanlardan biri aniden bana döndü:
— Ne düşünüyorsun?
— Yapamam, dedim. — Burada olmamalıydım.
Bana garip garip baktılar. Biri arkadan fısıldadı: "Yarı Solvanyalı..." Ona döndüm ve sesimi yükselttim: "Babam hâlâ orada!" Sonra kulağımda tek bir kelime yankılandı: Hain... "Sen bir hainsin!" Komutanlar üzerime doğru yürümeye başladığında sıçrayarak uyandım.
Gün ağarmıştı ama hava güneşli değildi. Kuzenim yatağında yoktu. Yatağımın yanındaki pencereden bir ses duydum, Mary’nin sesiydi. "Sen bir vatan hainisin!" diyordu. Hızla kalkıp pencereye yaklaştım. Mary kümesten yumurta topluyordu ve tavuklardan birine bakarak "Sen bir hainsin" diye azarlıyordu. Bunu duyduğum an rüyam aklıma geldi, rahatlayarak derin bir nefes verdim ve gülümsedim.
— Günaydın, diye seslendim pencereden.
— Günaydın! Hadi, giyin ki kahvaltı yapalım, sonra da çarşıya gideriz!
— Tamam, dedim.
Pencereyi kapatıp yatağımı yaptım ve çantama yöneldim. Yanımda çok fazla kıyafetim yoktu; sadece birkaç parça giysi, hançerim ve defterim. Günlerimin çoğu sarayda geçtiği için genellikle toplantılar, savaş konseyleri ve özel günler için resmi kıyafetler giyerdim. Bu yüzden ne giyeceğimden emin değildim. Bir yabancı olarak öne çıkmaktan kaçınmalı, mütevazı bir şey seçmeliydim.
Pazarda satış yapan yerli biri gibi görünmeye karar verdim. Uzun bir etek, beyaz bir bluz ve korse giydim. Dışarı çıktığımda yumurtalar çoktan toplanmış, kahvaltı hazırlanmıştı.
Amcama ve Mary’ye yardım ettim. Yemek yerken amcam bana bugün ne yapmayı planladığımı sordu.
— Babama bir mektup yazmak istiyorum, dedim. — Ama kiminle ya da nasıl göndereceğimi bilmiyorum.
— Sen mektubunu yaz kızım, limanda bazı tanıdıklarım var, burası ile Solvanya arasında mekik dokuyorlar. Onlarla konuşuruz, bize kesinlikle yardım ederler.
— Bu harika olur, dedim rahatlayarak. — Ayrıca Solvanya Limanı’ndaki bazı insanları ben de tanıyorum, mektubu orada bir tanıdığıma vermeleri yeter.
Uzun zamandır ilk kez içimde gerçek bir umut ışığı hissettim. Kahvaltıyı bitirip masayı temizledikten sonra amcam ve Mary mallarını satmak için pazara gittiler. Onlara daha sonra katılacağımı söyleyip masaya oturdum. Bir kağıt ve kalem alarak aceleyle mektubu yazmaya başladım.
Babamın iyi olduğumu bilmesini istedim. Gizlice Trenia’ya sağ salim geldiğimi, amcamı ve kuzenimi bulduğumu, onların gerçekten harika insanlar olduğunu ve beni evlerine, sofralarına büyük bir içtenlikle kabul ettiklerini yazdım. Ona mutlaka Güney Limanı’na gitmesini tembihledim; orada benim babam olduğunu söylerse ona yardım etmeye istekli insanlar bulacaktı. Mektubu "Seni çok seviyorum" diyerek bitirdim, özenle zarfa koyup sağ cebime yerleştirdim.
Pazarda Mary’ye yardım etmek için evden çıkarken, yazdığım bu mektubu düşünüyordum. İşe yarayacak mıydı? Emin değildim. Ülkenin şu anki durumu neydi? Saraydan yokluğum fark edilmiş miydi? Beni çoktan aramaya başlamış olabilirlerdi. Üstelik limandaki tanıdıklar başlarını belaya sokmaktan korkup babama yardım etmeye cesaret edemeyebilirlerdi. Belki de mektup yazmak için çok acele etmiştim. Babamı doğrudan buraya getirebilecek birini bulsaydım her şey çok daha kolay olurdu. Solvanya yollarını iyi bilen birine sağlam bir ödeme teklif etsem, belki de onu gizlice alıp getirirdi.
Aklıma başka bir mektup fikri daha geldi: Babamı bana getirecek o güvenilir kişiye vermek üzere ayrı bir yetki mektubu yazmalıydım. Böylece babam gelen kişiye şüphe duymadan güvenebilirdi.
Bu düşüncelerle limandaki pazar alanına, Mary’nin tezgâh açtığı hanın önüne doğru yürürken arkamdan bir ses yükseldi:
— Affedersiniz hanımefendi...
Biri hafifçe koluma dokundu. Hızla arkamı döndüm. Siyahlar içinde, uzun boylu ve orta yaşlı bir adamdı karşımda duran.
— Bunu düşürdünüz, dedi ve bana biraz buruşmuş bir mektup uzattı.
Mektubu gördüğüm anda tanıdım. Elim refleksle sağ cebime gitti; boştu. Yürürken mektubu düşürmüştüm.
— Teşekkür ederim, dedim ve nezaketle başımı eğip selam verdim.
Arkamı dönüp birkaç adım attım. Hanın girişine doğru ilerlerken, az önce yanımdan ayrılan adamla aynı şekilde giyinmiş birkaç kişinin daha bana doğru hareket ettiğini fark ettim. Adamın mektubu bana uzatırken gözlerini benden bir an bile ayırmayışı içimi ürpertmişti. Dikkat çekmemek için doğrudan önüme baktım. Mary tezgâhın arkasından çıkmış, az önce yanımdan ayrılan o siyah giyimli adamlara doğru sesleniyordu:
— Bekleyin! paranızı unuttunuz!
Mary beni gördüğü an hızlıca yanıma geldi, avucuma iki altın sikke sıkıştırarak adamları işaret etti:
— Bunu düşürdüler, unuttular. Gidip onlara verebilir misin?
Altınları avucumda sıkıca tutarak hızla adamların peşinden koştum.
— Affedersiniz! Lütfen durun! diye seslendim ama kalabalıkta beni duymadılar.
Adımlarımı daha da hızlandırdım ve içlerinden birinin kolunu tuttum:
— Affedersiniz, durun!
Bunu söylediğim an, adamın yanındaki diğer üç muhafız büyük bir hızla kılıçlarının kabzasına uzandı. Sertçe kollarımı kavradılar. Kendimi savunacak pozisyonda değildim, sakin kalmaya çalışarak:
— Paranızı unuttunuz, onu getirdim, dedim.
Şüpheyle birbirlerine baktılar. Kolunu tuttuğum adam hafif bir el işareti yaptı ve beni yavaşça serbest bıraktılar ama hâlâ tetikteydiler. Elimdeki altınları gösterdim ve karşımda duran uzun boylu, genç adama doğru uzattım. Yüzünü pelerininden dolayı net göremiyordum ama duruşundan önemli biri olduğu çok belliydi. Muhtemelen saraydan ya da köklü, soylu bir ailedendi; aksi takdirde pazar yerinde bu kadar çok muhafızla seyahat etmezdi.
Gözlerimle muhafızları hızlıca taradım, ardından genç adamın gözlerinin tam içine baktım. Amacım başımı belaya sokmak değildi, sadece oradan bir an önce ayrılmak istiyordum. Başımı hafifçe eğerek saygılı bir tonda konuştum:
— Kusura bakmayın, affedersiniz.
Arkamı döndüm ve tezgâhlara doğru yürümeye başladım. Tam o sırada, arkamdaki o genç ve asil yabancının tok sesi meydanda yankılandı:
— Sen kimsin?