O genç adam arkamdan bağırınca irkildim. Donakaldım bir an. Yavaşça arkamı döndüğümde, adamın yanındaki birkaç kişi de hızla yanıma yaklaşmıştı. Etrafımı çevirmişlerdi; kalbim deli gibi atıyordu.
Uzun boylu, kumral, yüzüne düşen birkaç saç tutamıyla o genç adam bana bakıyordu. Gözleri sertti, meydan okurcasına bakıyordu. Yanındakiler de gözlerini benden ayırmıyordu.
— Sen kimsin? dedi genç adam.
Ben de yüzümü çevirip meydan okurcasına sordum:
— Asıl siz kimsiniz?
Yanımdaki adamlardan biri aniden kolumu tuttu ve sertçe çıkıştı:
— Saygılı ol! Karşında kim olduğunu biliyor musun?
Derin bir nefes aldım. Kuzenimin ve amcamın başını belaya sokmak istemeyerek kolumu yavaşça çektim, genç adamın gözlerine baktım, sonra saygıyla başımı eğip selam verdim.
Genç adam hafifçe başını salladı:
— Adın?
— Elia, dedim.
— Nerelisin?
— Trenialıyım. Burada yaşamıyorum, sadece ailemi ziyarete geldim, diye cevap verdim.
— Dikkatli ol, Elya. Fazla dikkat çekiyorsun, dedi ve yanındaki adamlara işaret etti.
Sonra uzaklaştılar. Ben de hemen kuzenimin yanına, tezgahta satış yapmaya geri döndüm. Mary korumacı bir tavırla, "O adamlarla ne konuştun?" diye sordu. "Hiç," dedim. "Sadece paralarını verdim." Mary, "Biraz garip adamlardı, evet ben de fark ettim," dedi. "Bence onlar saraydandı," dedim. "Biliyor musun, ben de aynı şeyi düşündüm. Keşke hiç konuşmasaydın," dedi kuzenim. Ona bakıp gülümsedim. Beni korumaya çalışması ve düşünmesi gerçekten çok hoşuma gitmişti ama... Solvenya Sarayı'nda neler yaşadığımı, kimlerle neler konuşup nasıl toplantılarda bulunduğumu görse şaşırırdı.
Gülümseyip omzuna dokundum:
— Sen beni merak etme, dedim.
Birbirimize gülümsedik.
— Amcam nerede? diye sordum.
— Birkaç köye satışa çıktı, dedi kuzenim.
— Bugün yalnızım gerçi sen varsın ya, dedi; bu cevabı çok hoşuma gitmişti.
Bir süre sonra amcam geldi ve bana mektup işini sordu.
— Bitti sayılır, dedim, limana gidip oradaki bir tanıdığa vermek istiyorum. Hem daha güvenli olur.
Amcam başını salladı:
— İyi düşünmüşsün, dedi.
Satış yapmaya devam ettik. Sonrasını da bitirip kaldırdık. Tezgâhta günü tamamladıktan sonra Mary ile birlikte malları topladık. Yorucuydu ama bir o kadar da güzeldi; yorgunluk insana bazen yaşadığını hatırlatır.
Beraber yemek hazırladık ve yedik. Yemek esnasında amcam birazcık babamdan bahsetti. Eski günlerinden, annemle nasıl tanıştıklarından, düğünlerinden, Trenia'daki eski anılarından... O kadar hoşuma gitmişti ki, hiç bilmediğim ama çok da yakın hissettiğim anılar dinliyordum. Yüreğimde bir burkulma vardı, ama aynı anda bir sıcaklık da.
Yemekten sonra erkenden yattık. Sabah, amcamla birlikte limana gidip mektubu bir tanıdığına verecektik; böyle karar vermiştik.
Ertesi sabah güne sade bir kahvaltıyla başladık. Mary pazara gideceğini söylediğinde, “Ben birazdan gelirim,” dedim. Bu sabah, ayrı yollarla gitmeye karar vermiştik. Onun tezgâhın başında olması gerekiyordu ama benim önce yapacak bir işim vardı: yeni bir mektup yazacaktım. Bunun için kâğıt ve kalem lazımdı.
Çarşıda birkaç dükkâna baktıktan sonra köşe başındaki küçük bir dükkân dikkatimi çekti. Raflarında parşömen ruloları, yazı kalemleri, mürekkep şişeleri vardı. İçeri girdim. Arkamdan birinin daha girdiğini fark ettim ama dönüp bakmadım; sadece sessizce ayak seslerini duydum.
Tezgâhtaki adam yaşlıca, meraklı bakışlı biriydi. Rafları incelerken parmaklarımla birkaç parşömeni yokladım, sonra düzgün bir tane seçtim. Ardından bir yazı kalemi... Adam yanıma yaklaştı:
— Yazı mı yazacaksın, genç hanım? dedi.
Başımı hafifçe salladım.
— Sen kimin kızısın bakalım? diye sordu.
Duraksamadan cevap verdim:
— Adım Elya. Kian’ın kızıyım.
Adamın yüzü birden değişti:
— Kian mı? Trenia’nın kahramanı Kian mı? Gözleri doldu dolacak gibiydi. — Sen onun kızı mısın?
Yutkundum. Ne diyeceğimi bilemeden sadece tebessüm ettim.
— Baban Trenia için canını ortaya koymuş bir adamdı, dedi hüzünle. — Onun evladı olduğunu bilmek...
"Bu sözler benim gururlandırıyordu ama muhtemelen karşımdaki adam benim Solvenya' da komutan olduğumu bilseydi ihanet ettiğimi düşünür ve yüzüme tükürürdü"
Ödememi yaparken, içeri arkamdan giren çocuk hâlâ dükkândaydı. Rafların birinde oyalanıyor, bir şeylerle meşgul gibi görünüyordu. İşimi bitirip çıktım. Arkamdan adamın çocuğa seslendiğini duydum:
— Hey! Hâlâ karar veremedin mi? Ne arıyorsun sen orada?
Çocuk telaşla cevap verdi:
— Aradığım şeyi bulamadım.
Ve hemen arkamdan çıktı. Yaşlı adam başını iki yana salladı:
— Allah Allah… Bir saattir bakınıp duruyor.
O an hafifçe gülümsedim. Adımlarımı hızlandırarak Mary'nin yanına döndüm. Tezgahta satış sürüyordu. Bir süre birlikte çalıştık, sonra Mary erkenden kalkıp eve gitmeye hazırlandı.
— Yemek hazırlayacağım, dedi.
Ben de başımı salladım:
— Tamam. Git sen, ben biraz daha dururum.
— Ha, bu arada, dedi çıkmadan önce, — şu iki koli yumurtayı ayır. Az sonra sahipleri gelecek. Diğerleri bitti zaten, satışa devam etmene gerek yok.
— Anladım, dedim. — Gelince veririm.
Tezgâhta yalnız kaldığımda elimdeki kâğıt ve kalemi çıkardım. Yeni bir mektuba başladım. Yazacağım mektup uzun olmamalıydı, tek bir amaç taşımalıydı: o da, babamı bu mektubu gönderdiğim kişiyle yola çıkmaya ikna etmek.
Baba,
Ben iyiyim. Amcamı ve kuzenimi buldum. Şu an onların evindeyim.
Bu mektubu sana getiren kişiye güvenebilirsin. O seni bana getirecek.
Seni seviyorum. Kendine dikkat et.
– Elia
Tam son satırı bitirdiğimde başımı kaldırdım. Tezgâhların karşısında alışveriş yapıyor gibi görünen bir çocukla göz göze geldim. Gözlerini hemen kaçırdı. Ben de refleksle gözlerimi mektuba çevirdim. Bir savaş stratejisti gibi sakin, ölçülü bir şekilde hareket ettim ama içimde bir şeyler kıpırdamaya başlamıştı.
O çocuk... Sabah kâğıt aldığım dükkânda peşimden giren çocuktu. Hem orada karşımıza çıkmıştı hem de şimdi buradaydı. Ve ikisinde de göz göze gelmiş, ikisinde de gözlerini kaçırmıştı. Bu kadar tesadüf fazla gelmeye başlamıştı.
İçimdeki eski savaşçı sezgisi devreye girdi. Bu çocuk beni takip ediyor olabilir miydi? Solvanya’dan gönderilmiş bir casus olma ihtimali gözümün önünde netleşti. Kafamı kaldırdım, etrafa baktım. Derken yumurtaların sahibi geldi. Kolileri teslim ettim sonra boş tezgâhı toparlayıp kalktım.
Yürürken birkaç kez arkamı kontrol ettim. Ve o gün, artık sadece alışveriş yapılan bir pazarın değil, saklanılması gereken bir meydanın içinde olduğumu hissettim. Güvende değildim; hiçbir zaman da olmamıştım. Sürekli etrafı kontrol etmem, tetikte olmam gerekiyordu. Bu düşüncelerle temkinli adımlarla yolda yürüdüm ve sonunda eve vardım. Bahçe kapısından girerken duraksadım. Gözlerimle sokağın her köşesini taradım, her gölgeyi inceledim. Hiç kimsenin olmaması gerekiyordu; emin olmalıydım takip edilmediğimden, gözlenmediğimden. İçimdeki ses biraz olsun susunca kapıyı açtım ve içeri girdim.
O gün amcamla mektubu teslim edeceğimiz için eve erkenden gelmiştim. Sessiz bir sofrada yemeği paylaştık; konuşmadan ama her şeyin farkında olarak. Ardından birlikte Güney Limanı'na doğru yola çıktık.
Sokaklar sessizdi ama limana yaklaştıkça kalabalık ve gürültü artmaya başladı. Tahta kasaların çarpışma sesi, martıların çığlıkları ve denizin taşıdığı tuzlu hava... Derken amcam durdu ve karşıdan gelen biriyle selamlaştı.
— Alex, dedi kısa ve tok bir sesle.
Adam uzun boyluydu, omuzlarında güneşin izini taşıyordu. Ceketinin kenarından bir harita ucu sarkıyordu. Gözleri dikkatli ama dost canlısıydı; sanki karşısındaki insanın niyetini tek bakışta anlayabilirmiş gibi. Bize yaklaşırken başıyla beni de selamladı, gülümsedi. Gülümsemesi, yüzümdeki kasların hafifçe gevşemesine neden oldu.
— Yeğenin mi? diye sordu, amcama göz ucuyla bakarken.
Amcam sadece başını salladı.
Alex, Solvanya Limanı’na ve daha birçok kıyıya mal taşıyan, ticaretle uğraşıyan biriydi. Solvanya'nın sokaklarını, Trenia’nın ara yollarını çok iyi bilirdi. Her iki tarafın da nabzını tutabiliyordu ve belki de bu yüzden, mektubu ona emanet etmek en mantıklısıydı.
Alex’in sesinde güven veren bir yumuşaklık vardı; sanki yıllardır onu tanıyormuşum gibi. Ne yaptığını bilen ama laf kalabalığı yapmayan insanlardandı. Eli çabuk, sözü net... Sırtındaki çantasını yere bıraktı içinden bir kitap çıkarıp kitabı ortasından açtı.
-Amcan anlatmıştı olayların biliyorum bana güvenebilirsiniz dedi ve mektubu istedi.
Alex’in duruşu, ses tonu ve gözlerindeki o kararlılık bana güven verdi.
Mektubu çantamdan çıkardım. Parmaklarım biraz titriyordu ama Alex gözlerini kaçırmadı, tam aksine bana bakmayı sürdürdü.
Alex hafifçe gülümsedi:
— Söz veriyorum, yerine ulaşacak.
Başımı salladım. Ve bir an için... Yalnız olmadığımı hissettim.