Güneş daha doğarken gözlerimi açtım. Sarayın taş duvarlarının arasından süzülen ince bir ışık odama vuruyordu. Yorgunluğumun üstünde bir de kralın sözleri aklımdan çıkmıyordu: “Yarın altıda hazır ol.”
Aslında uykusuzluğumdan çok, içimde garip bir gerginlik vardı. Nereye gideceğimi, ne yapacağımı bilmeden oradan oraya sürükleniyordum. Kontrol bende değildi.
Derin bir nefes alıp doğruldum. Aynanın karşısına geçtim. Soğuk suyla yüzümü yıkadım, kendime baktım. Saçlarımı geriye doğru taradım. Gardırobumdan beyaz, ince bir gömlek seçtim. Üzerime rahat hareket edebileceğim bir pantolon ve sağlam çizmeler giydim. Odadan çıkarken kendi kendime fısıldadım:
— Bu sabah sıradan bir sabah olmayacak.
Koridorda ilerlerken hangi köşeden dönsem, bir komutanın bakışlarıyla ya da kısa bir işaretiyle yönlendiriliyordum. Sanki herkes, nereye gitmem gerektiğini benden daha iyi biliyordu. Kral dövüş teknikleri demişti ama… gerçekten dövüş mü olacaktı? Yoksa sadece taktik mi konuşacaktık?
Sonunda büyükçe, ağır bir kapının önüne geldim. İçeriden konuşmalar, gülüşmeler ve tahta kılıçların birbirine çarpan tok sesleri geliyordu. Derin bir nefes aldım, kapıyı açtım.
Salon geniş ve yüksek tavanlıydı. Pencerelerden içeri süzülen ışık loşluğu kırıyordu. Zeminin toprakla kaplı olması dikkatimi çekti. Sanırım gerçekten bir savaş alanı atmosferi yaratmak istemişlerdi.
Ortada ondan fazla asker ve komutan vardı. Kimileri sohbet ediyor, kimileri tahta kılıçlarla birbirine gösteri yapıyordu. İçeri girdiğim an birkaç baş bana çevrildi, bakışları üzerimde hissettim.
Gözetmenlerden biri ortaya çıkıp yüksek sesle konuştu:
— Herkes buradaysa artık başlayabiliriz. Herkes bir tahta kılıç alsın eline!
Herkes kılıçlara yöneldi. Ben de birini aldım, elimde çevirdim. Basit görünüyordu ama sertliği ve ağırlığı, neredeyse gerçek bir kılıcı andırıyordu.
— Önce ikili eşleşin ve ısınmaya başlayın! — dedi gözetmen. — Ardından size müdahalelerde bulunacağız. Sonra da seçtiğimiz kişilerle teke tek dövüşeceksiniz.
Aslında şuan sarayda sahip oldum unvanla bu eğitimler gereksizdi ama beni denemek istiyorlardı ayrıca aynı unvanda olduğum komutanlardan eğitim verenlerde benle aynı şeyi yapiyorlardı
Mantıklı geldi. Etrafıma bakındım. O sırada nispeten genç bir komutanla göz göze geldik. Onu daha önce kralın yakınında görmüştüm. Elindeki tahta kılıcı bana doğru uzattı.
Kendi kılıcımı onun kılıcına dokundurdum. Bu, kabul ettiğim anlamına geliyordu.
Komutan biraz daha anlayışlı ve mütevazı görünüyordu. Sakin bir ses tonuyla,
— Sakince başlayalım, ne durumda olduğunu görelim, dedi.
Normalde dalga geçerdim ama onun yüzünde gerçekten öğretmek isteyen, sıcak bir ifade vardı. Bu yüzden sadece başımla onayladım.
Kılıcını kaldırıp bana doğru hamle yaptı. Tahtanın keskin bir tok sesiyle kılıcını engelledim. Ardından kılıcını geri çekip bu kez ters taraftan yeniden savurdu. Ben bir adım geriye kaydım, hızla kılıcımı onun kılıcının geliş yönüne savurarak karşı koydum.
Başta bu şekilde devam ettik: O sürekli hamle yapıyor, ben de savunma yapıyordum. Her seferinde adımlarımız birbirine denk düşüyor, kılıçlarımız sert darbelerle çarpışıyordu. Sonra bir an geldi; komutan daha fazla güç uygulayıp kılıcımı kenara itti, ardından hızla bana doğru yeni bir saldırı savurdu.
Ama ben idmanlıydım. Bedenim refleksle geriye çekildi. Bu kez atağa geçen bendim. Kılıcımı hızla ileri doğru savurdum. Komutan kılıcını kaldırıp beni durdurdu. Şimdi roller değişmişti: Benim darbelerim onu geri itiyor, o ise ustaca savunmaya çekiliyordu.
Bir süre bu ritimle dövüş devam etti. Tahta kılıçların çarpışması, toprak zeminde ağır adımların sesiyle birleşiyor, salondaki uğultuya karışıyordu.
Sonra komutan birden önüme doğru çok yaklaştı. Kılıcını yukarıdan hızla indirdiğinde bu kez yere doğru eğildim. Hamlesinden sıyrılırken elimdeki kılıcı onun göğsüne çok yakın bir şekilde savurdum. Komutan kendini geriye çekti ama kıl payı… Ucundan kılıcım onu sıyırdı.
O an gülümsedi. Gözlerinde sıcak ama bir o kadar da saygı dolu bir ifade vardı.
— Tebrik ederim, düşündüğümden daha iyisin, dedi.
Bana elini uzattı. Onunla sıkıca el sıkıştık.
— Biraz dinlenelim, dedi ve kenara doğru çekildi.
Ben de kılıcımı elden bırakıp masanın kenarına koydum. Farkında olmadan kalabalığı izlemeye daldım.
Ama sonra… bir şey oldu. Gözlerim çok tanıdık bir yüze takıldı.
Görmezden gelmeye çalışarak bakışımı hemen yere indirdim, elimdeki kılıcı çeviriyormuş gibi yaptım. Ama gördüğümü biliyordum. O yüz, aklıma kazınmıştı.
Gözünün kenarında hâlâ morluk vardı, burnu hafif sargılıydı. Bu yüzü unutamazdım. Beni takip eden, evimin etrafında gördüğüm, çıkmaz sokakta yakaladığım ve hançerimle kendisine saldırdığım casus….
Bir daha karşılaşacağımı hiç düşünmemiştim. Ama işte buradaydı.
Bir kez daha dönüp baktığımda, bu kez o da bana bakıyordu. O da beni tanımış mıydı dövüşmesini yeni bitirmişti. Elinde kılıcı vardı. Bakışlarında tehditkâr bir ifade sezdim, dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümseme vardı…
Kalbim hızla çarptı. İlk başta bunu ciddiye almak istemedim. Ama sonra aklıma tek bir şey geldi: Benim yüzümden görevinde başarısız olmuştu, ayrıca ona arkasından hançerim ile saldırmıştım.
Hakkımda ne düşünüyordu içimden intikam falan istemiyor olmasını umdum cidden onunla uğraşamazdım.
Sonra bir kahkaha sesi duydum kafamı kahkaha sesinin geldiği yöne çevrildim. Herkesin dikkati aynı noktadaydı. Neredeyse bütün askerler dövüşlerini bitirmiş, kenara çekilip nefesleniyordu. Geriye kalan tek gerçek mücadele ortadaydı.
Lucas’tı… Komutan Lucas. Kahkaha atan oydu. Karşısında ise Valen’in bir diğer komutanı duruyordu. İsmini net hatırlamıyordum ama sanırım Komutan Harsen’di.
Tahta kılıçları öyle bir hız ve şiddetle birbirine vuruyorlardı ki, sanki ağaç gövdeleri çatırdıyordu. Etraftaki askerler içgüdüsel olarak tezahürat ediyordu. Çarpışmaları sıradan bir idman değil, resmen bir düelloydu.
Onları seyrederken fark ettiğim ilk şey aralarındaki mesafeydi. Çoğu dövüşçü geri çekilip nefes alacak alan bırakırdı ama bu ikisi öyle yapmıyordu. Adeta birbirlerinin nefesini hissedecek kadar yakındılar. Bu cesaret miydi, yoksa birbirlerine duydukları güven mi?
Her vuruşları farklı bir anlam taşıyordu. Birinin savunmada mı, yoksa atakta mı olduğunu ayırt etmek zordu. Roller sürekli değişiyordu.
Bir an geldi; kılıçları gövde gövdeye kenetlendi. İkisi de geri adım atmıyordu. Bilek güçleri birbirine karşı koyuyor, tahtalar gıcırdayarak çatırdıyor, askerlerin tezahüratları salonu dolduruyordu. Sonuç neredeyse belli gibiydi: artık kimin bileği daha güçlüyse, o kazanacaktı.
Tam o sırada bir eğitmen gülerek araya girdi.
— Tamam beyler, yeter! Berabere, dedi.
Kalabalık kahkahalarla doldu. Aradan “Tüh ya!” diyenler çıktı. Lucas ve Harsen ise sakince başlarını sallayıp birbirleriyle el sıkıştılar.
Benim aklımda ise tek bir soru vardı: Eğitmen araya girmeseydi acaba kim kazanırdı?
Lucas, bana her zaman fazla ciddi ve otoriter gelmişti. Valen’in yanında en çok sözü geçen oydu. Ama Harsen’in dövüşündeki yetenek tartışılmazdı. Onların her hareketini dikkatle izleyip kendime dersler çıkarmaya çalıştım.
Ardından kılıcımı aldım ve diğerleriyle beraber daire şeklinde toplandım. O tanıdık yüzle göz göze gelmemek için başımı fazla kaldırmadan kenarda durmaya çalışıyordum.
Ortaya iki eğitmen çıktı. Bir anda bütün salon sustu.
— Dikkat edin, dedi eğitmenlerden biri. Elinizdeki tahta. Ama düşmanınızınki öyle olmayacak. Onlar kör, keskin, acımasız çelik taşıyacaklar.
Sözünün bitimiyle kılıcını diğerine savurdu. Karşısındaki ustaca savuşturdu. Eğitmen bu kez yüksek sesle konuştu:
— İşte burası çok kritik bir andır! Düşmanınızın darbesini savurduğunuz an, onun gövdesi açıktır. Bir adım yaklaşır, karın boşluğuna sert bir tekme indirirseniz… kılıcını tutuşu zayıflar. İşte o zaman üstünlük sizindir!
Bunu söylerken karşısındakine sahte bir tekme salladı. Seyredenler arasında birkaç kişi başıyla onayladı, bazıları ise istemsizce kendi karnını tuttu.
Eğitmen, kılıcını kaldırıp etrafı süzdü.
— Unutmayın! Savaşta her hamle, ya sizin hayatınızı kurtarır ya da düşmanınızınkini alır.
Salon bir anlığına sessizliğe gömüldü.
Ardından eğitmenler geri çekildi ve,
“Gönüllü olan var mı?” diye sordular.
Normalde böyle anlarda hiç düşünmeden kendimi öne atardım. Ama bu defa dikkat çekmek istemediğim için, başkasının öne çıkmasını ya da eğitmenlerin seçmesini bekledim. İsmini bilmediğim genç komutanlardan biri elini kaldırdı. Ardından bir başkası daha gönüllü oldu. Eğitmenler,
“Güzel, ikiniz ortaya geçin,” dediler.
“Biz de gerekli yerlerde müdahale edeceğiz. Siz diğerleri izleyin.”
Daire biraz açıldı ve ikisi dövüşmeye başladı. İkisinin de çabaları gayet ciddi görünüyordu. Tahta kılıçlar birbirine sertçe çarpıyor, her darbede tahtanın çıkardığı tok ses alanda yankılanıyordu. Birkaç hamle özellikle etkileyiciydi; kılıçların keskinlik yerine hız ve dengeye dayalı olması, aslında onların çevikliğini daha da öne çıkarıyordu.
Ama sonra talihsiz bir an yaşandı. Dövüşenlerden biri kılıcını savurduğunda, rakibinin kılıcını değil, elini tutan kısmı yakaladı. Darbe yiyen asker bir anda kılıcı fırlatıp acıyla elini tutmaya başladı. Canı çok yanmış olmalıydı; yüzü buruştu, inleyerek elini salladı. Çevreden birkaç kişi kıkırdadı. Eğitmenler hemen müdahale etti:
“Tamam, sorun yok. Böyle şeyler olur,” dediler.
Ama asker acıdan kıvranıyordu. Çaresiz bir şekilde kenara çekildi. O sırada yanımdan alaycı bir ses yükseldi:
“Gerçek kılıç darbesi almadın, sakin ol.”
Çevredeki birkaç asker kahkahasını tutamadı. Ben gülmedim. Sesi kimin çıkardığını görmek için kafamı çevirdiğimde, yine onunla göz göze geldim. Burnu hâlâ bantlı, yüzünde hafif morluklar olan o asker. Belli ki iyileşmeye başlamıştı ama hâlâ izleri kalmıştı.
Bu kez bakışlarımı kaçırmadım. Onun tehditkâr gülümsemesiyle karşılaştım. Rahatsız edici bir şekilde üzerime dikiliyordu önüme döndüm. Ama içimdeki huzursuzluk gitmiyordu.
Eğitmen, acıdan kenara çekilen askerin ardından tekrar seslendi:
“Evet, başka gönüllü var mı?”
Ortam sessizdi. Çevreme baktım; kimsenin elini kaldırmadığını gördüm. Eğitmen alayla,
“Bu askerler fazla korkak galiba. Biz mi seçsek içlerinden?” dedi.
Tecrübeli komutanlardan bazıları güldü. “Öğrenecekler,” dediler.
Ama ben hâlâ yanımdaki casus askerin bakışlarının üzerimde olduğunu hissediyordum. Dayanamadım, ona dönüp fısıltıya yakın bir sesle,
“Bana bir şey mi söyleyeceksin?” dedim.
O ise yüksek bir sesle,
“Yo, ne söyleyeyim ki?” dedi.
Ses tonu kasıtlıydı. Çevredeki askerlerin dikkatini üzerimize çekti. Ben dikkat çekmemeye çalışırken, onun bu çıkışı beni rahatsız etmişti. Yine de geri adım atmadım.
“Bilmem. Öyle dik dik bakıyorsun da, o yüzden,” dedim, sesimi fazla yükseltmeden.
“Bilmem,” diye karşılık verdi. Ardından sesini daha da yükselterek:
“Belki de sizinle ilgili sinsi planlarım vardır,” dedi.
Alaycı tavrı, çevremizdekilerin meraklı bakışlarını üzerimize çekmişti. Kaşlarımı çattım.
“Ne diyorsun sen?” diye tersledim.
O an birden daha da yüksek sesle, herkesin duyabileceği şekilde konuştu:
“Merak etme. Ben kimseye arkadan saldırmam.”
Ortam bir anda buz kesti. Bütün gözler bize çevrilmişti. Herkes birbirine bakıyor, ne dediğimizi anlamaya çalışıyordu. Onun bu sözleriyle neyi ima ettiğini çok iyi biliyordum. Çıkmaz sokakta ona hançerle arkasından saldırdığım anı kast ediyordu. Yutkundum.
“Haklısın,” dedim bu kez daha yüksek bir sesle. “Ama arkadan saldırabilmek için önce fark edilmeden yaklaşmayı öğrenmek gerekir.”
Sözlerimden sonra yüzü aniden gerildi. Kalabalıktaki bazı askerlerin dudaklarında alaycı bir tebessüm belirdi. Ama herkes ikimiz arasındaki gerginliği fark etmişti.
O sırada eğitmenlerden biri ileri adım atıp sert bir sesle,
“İkiniz,” dedi. “Laflarla değil, kılıçlarla dövüşün.”
Elini, dairenin ortasında boş bırakılan dövüş alanına doğru işaret etti.
“Hay hay,” dedi ve elindeki tahta kılıcı sallayarak alana doğru yürüdü.
Arkasından birkaç asker coşkuyla,
“Bravo Alpaz! Hadi Alpaz!” diye bağırdı.
İşte o anda onun ismini ilk kez öğrenmiştim: Alpaz.
Şimdi bütün gözler bende, herkesin beklentisi açıktı. Benim de ortaya çıkmamı ve onunla dövüşmemi bekliyorlardı.