BÖLÜM 8: Komutan Elia

1323 Words
Sorular, cevaplar… Bir şeyleri değiştirmem mümkün değildi. Onlar soracak, ben cevaplayacaktım. Oyunun kuralları en başından belliydi. Özellikle son sorusunda gizli bir ima sezmiştim; sanki beni test ediyor, sözlerimin arasına gizlenmiş başka bir gerçeği arıyordu. Sakin ama net bir sesle, “Hayır, babanızla daha önce hiç tanışmadım,” dedim. Ardından ekledim, “Ama Solvenya Sarayı’ndaki görevim gereği birçok ülkenin yönetim biçimini, tarihini ve stratejik konumunu öğrenmem gerekiyor.” Bu kez bakışları değişmişti. Hafif alaycı, hafif sorgulayıcı bir ifadeyle, “Solvanya Sarayı’ndaki görevin tam olarak ne?” diye sordu. Başımı eğip dürüstçe cevap verdim: “Ben bir savaş stratejistiyim. Savaş planları yaparım, orduların nasıl yerleşeceğine karar veririm. Defalarca savaş meydanında bulundum, orduyu düzenledim. Ama siz sormadan belirteyim; Trenia’ya karşı daha önce hiçbir plan yapmadım. Trenialı olduğum bilindiğinden, böyle bir görev bana asla verilmedi.” Tam o anda Kral Valen’le göz göze geldik. Yüzünde açık bir şaşkınlık vardı. “Sen… Sen Solvanya Sarayı’nda bir komutan mıydın?” dedi ve beni baştan aşağı süzdü. Bakışlarında alaycılık yoktu artık. Sadece katı bir şaşkınlık. “Evet,” dedim. “Burada kadın komutanlara alışık olmayabilirsiniz ama Solvanya’da işini çok iyi yapan kadın komutanlarımız vardır. Son yıllardaki başarılarımızı da buna borçluyuz.” “Ben kadın olmanla ilgili bir şey demedim,” dedi. “Sadece bilmiyordum. Şaşırdım.” Ona dikkatle baktım. “Eğer sarayda Solvanya’dan bir elçi varsa, ona sorabilirsiniz. Solvanya’yı bilen, sarayda bulunmuş biri, beni mutlaka tanıyacaktır.” Şüpheci bakışları yavaşça silindi. Dışarıdaki komutanlara seslendi: “Onunla ilgili bir karar vereceğiz. Karar verilene kadar zindanda kalacak.” Komutanlar yeniden koluma girdiler. “Kral Valen!” diye seslendim. “Lütfen, amcama ve kuzenime zarar vermeyin. Onların hiçbir suçu yok. Bana ne isterseniz yapın ama onlara dokunmayın.” Beni kapıdan çıkardılar. Soğuk taş koridorlardan geçirip demir parmaklıklı zindanın içine attılar. Yine başladığım yere dönmüş gibiydim. Ama bu kez ellerim ayaklarım bağlı değildi. Zindanın dar alanında sessizce volta atıyordum. Az önce ölümden dönmüştüm. Kral Valen sanki bana inanmıştı… Ama şimdi ne olacaktı, hiçbir fikrim yoktu. Beni geride bırakmışlardı. “Seninle ilgili bir karar vereceğiz,” demişlerdi. Muhtemelen Kral, komutanlarına danışacaktı. Ve o komutanların hiçbirinin benden hoşlanmadığı aşikârdı. Üstelik Kral’ın kararları üzerinde büyük etkileri vardı. Bir an için rahatlamıştım ama bu uzun sürmedi. Duvara yaslandım, diz çöktüm ve gözlerimi kapattım. Düşünmemek istesem de zihnim durmaksızın çalışıyordu. Tek bir hedefim vardı artık: hayatta kalmak. Ne kadar süre geçti bilmiyorum. Gözlerimi kapatmıştım ama uyanmamı sağlayan yine o tanıdık ses oldu: Sürgülü kapı açılmıştı. Meğer uyuya kalmışım. Bu sefer beni kolumdan tutup çekmediler. Sert adımlarla yürüyen bir komutan geldi, kısa ve net konuştu: “Kral Valen sizi huzuruna bekliyor.” Şaşırmıştım. Ne bağıran biri vardı ne de itip kakma… Sadece önümde bir asker, arkamda bir asker. Koridorlarda sessizce ilerledik. Ben Kral Valen’in az önceki odasına doğru yöneleceğimizi sanıyordum, ama hayır… Askerler yürümeye devam etti. Farklı, devasa bir kapının önünde durduk. Kapı ağır ağır açıldı. İçerisi çok büyük bir odaydı. Gösterişli değildi ama boş da sayılmazdı. Odanın tam ortasında büyük, ağır bir masa vardı. Masanın çevresinde kral ve komutanları oturuyordu. Belli ki bir savaş veya konsey toplantı salonuydu burası. Beni görünce Kral Valen ayağa kalkmadı ama doğrudan bana baktı. “Seni bekliyorduk,” dedi. “Seninle ilgili bir karar vereceğimizi söylemiştim. Aramızda konuştuk.” İşte o an içimde bir şey düğümlendi. Gözlerimi kapatıp içimden sadece tek bir kelime fısıldadım: “Eyvah…” Çünkü eğer bu bir oylamaysa… Eğer karar gerçekten o kurtların ortak görüşüyle alınacaksa… Benim için son karar çoktan verilmişti. Kral Valen’in masasının etrafında toplanmış altı komutan, yüzlerinde aynı donuk ifadeyle beni süzüyordu. Salondaki hava o kadar gergindi ki, nefes alırken bile içimde bir şeylerin kırıldığını hissediyordum. Arkamda kalan devasa kapılar kapanmıştı; artık ne dışarı çıkabilirdim ne de geçmişe dönebilirdim. Kral boğazını temizleyerek sessizliği böldü. "Açıkçası," dedi kararsızca, "içinizde sana inananlar da var, yalancı olduğunu düşünenler de." "Hatta… Ajan olduğumu," diye ekledim araya girerek. Bu sözümle birlikte içeride hafif bir kıpırdanma oldu. Bakışlar keskinleşti. Özellikle sağda duran uzun boylu komutan gözlerini kısmıştı. Bir sessizlik anı daha çöktü salona. Ama bu kez dikkatimi çeken şey kralın kendisiydi. Valen, sırtını sandalyesine yaslamış, parmak uçlarıyla masaya ritmik vuruşlar yapıyordu. Sanki tüm bunlar onun için yalnızca bir tiyatroydu ve finali zaten hafızasındaydı. Bir başka komutan öne çıktı. Gri sakallıydı, yaşlı ama gözleri hâlâ bir kaplan kadar tehditkârdı. “Kimin ne düşündüğünü bilmeyeceksin,” dedi sertçe. “Bu ortak bir kararla seni gözlemlemeye karar verdik. Bir süre sarayda hizmet vereceksin.” Gözlerimi kaçırmadan, tüm cesaretimi topladım. “Bakın,” dedim. Ama kral elini kaldırdı. Sözümü tek bir hamleyle kesmişti. “Seni gözlememiz için en iyi yöntem gözümüzün önünde tutmak. Sarayda yapacağın her hareket izlenecek. En iyi bildiğin şeyi yapacaksın. Sarayda çalışacaksın.” Bir an sustum. İçimde çakan sinirle yutkundum. Bu karar bir stratejist olarak bana çok da mantıklı gelmiyordu. Kaşlarımı hafifçe kaldırarak, “Bu çok da mantıklı bir karar sayılmaz. Eğer iddia ettiğiniz gibi bir ajansam, beni doğrudan sarayın kalbine almış oluyorsunuz,” dedim. Bu sözüm odada ani bir uğultu başlattı. Homurdanmalar, kısa ama öfke dolu bakışlar… Fakat yaşlı komutan gülümsedi, daha doğrusu dudaklarını alayla hafifçe oynattı. “Hayır,” dedi. “Sadece seni gözümüzün önünde tutuyoruz. Bak,” diyerek etrafındaki komutanlara işaret etti. “ Beş tane tecrübeli komutan seni her an izliyor olacak.” Gösterdiği komutanların her biri bana bir avcı gibi bakıyordu. Soğuk, dikkatli ve tereddütsüz. “Eğer tek bir yanlışını görürsek,” diye devam etti yaşlı komutan, sesi artık buz tutmuştu, “sadece seni değil, o dışarıdaki aileni de tamamen yok ederiz.” Bu tehdit, diğer tüm sözlerin yanında bir kılıç keskinliğiyle ayrılıyordu. Kalbim hızla atmaya başladı ama profesyonel askeri eğitimim sayesinde yüz ifademi bozmamayı başardım. “Benim dışarıda bir ailem var ve onlara yardım etmem gerekiyor,” dedim. Sesim bu kez zerre titrememeliydi, titretmedim. “Ailen,” dedi başka bir komutan araya girerek, “sen yokken de işleri halledebiliyor. Kuzenin ve amcanla ilgili tüm bilgiler elimizde. Ayrıca sarayda çalıştığın sürece ücret alacaksın. Onlara maddi olarak da destek olabilirsin.” Savunmasız yakalanmıştım. Her şeyi biliyorlardı. Her hareketim çoktan izlenmeye başlanmıştı bile. “Babamı buraya getirmeye çalışıyorum,” diye mırıldandım. “Bunu da biliyorsunuz.” “Biliyoruz,” dedi kralın yanında duran genç komutan. “Ama bu bir sorun değil. Hâlâ çalışabilirsin. Hatta… İmkanlar senin için daha da geniş olur. Saray kaynaklarını kullanırsın.” Bu teklifin altında yatan fırsatları görebiliyordum. Ama aynı zamanda itiraz edecek bir gerekçem de gücüm de kalmamıştı. Karar verilmişti. Tüm gözler üzerimdeyken, kısa ama net bir cevap verdim: — Tamam. Ama bir adım daha öne attım. “Ama önce lütfen izin verin, gidip ailemi göreyim. Çünkü gece boyunca eve dönmedim… Beni merak etmişlerdir.” Kral hafifçe başını çevirdi. Çok uzun süredir ilk kez doğrudan gözlerimin içine baktı. Gözlerinde ne öfke ne de merhamet vardı. Sadece derin, her şeyi hesaplayan bir zekanın ışıltısı gizliydi. “Tamam,” dedi yaşlı komutan. “Ama önce… Komutan Lucas sana yardımcı olacak. O da seninle eve kadar gelsin.” “Ve tabii şu mesele var,” dedi komutanlardan biri, daha alaycı bir ses tonuyla. “Kıyafet meselesi. Sarayda resmi kıyafet giymek zorundasın.” Başımı hafifçe salladım. “Tamam.” Yaşlı komutan kapıya döndü ve yüksek sesle seslendi: — Asker! Elya için kıyafetleri ayarlayın. Kapının dışında bekleyen iki asker içeri geldi. İçlerinden biri öne çıktı ve bana döndü: “Hangi kıyafetler? Mutfak mı? Yoksa eğitimhane mi?” Gözlerim hızla arkamda dizilmiş o altı kibirli komutanın üzerinde gezindi. Giydikleri zırhlar, işlemeli kuşaklar ve omuzlarına kadar inen koyu renk pelerinler göz kamaştırıcıydı. Alayla kafamı iki yana salladım. “Bilmem,” dedim. “Eğer komutanların giydiği kıyafetler buysa… Ben mutfak önlüğünü tercih ederim.” Söylediklerim komutanların hoşuna pek gitmemişti, yüzleri anında gerildi. Ama tam o sırada, Kral Valen'in dudaklarından istemsizce kaçan, hafif bir tebessüm sesi duyuldu. Krala izninizle deyip arkamdaki şaşkın bakışları umursamadan kapıya doğru yürüdüm. Ardından Lucas yanıma geldi. Başını hafifçe eğerek çıkışa yöneldi. Kapılar yeniden iki yana açılırken, içeri dolan parlak sabah ışığı gözlerimi kamaştırdı. O anda anladım ki, özgürlüğüm tamamen son bulmamıştı… Ama büyük ölçüde sınırlandığı kesindi. Yine de o komutan kıyafetini eninde sonunda üzerime geçirdiğimde… Burası benim gerçek benliğimi ilk kez görecekti.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD